YARATILMIŞLARDAKİ İLÂHÎ SANAT

244 Aile-3

Yüce Rabb’imiz; kâinat âlemini eşsiz bir şekilde, mükemmel, eksiksiz ve noksansız olarak yaratmıştır. Her şeyi yoktan var eden Rabb’imizdir. Allah (cc.) insanı, eşref-i mahlûkat olarak, ahsen-i takvîm üzere yaratmıştır. Yaşatan, koruyan ve kollayan O’dur. İnsan gibi âlemdeki tüm yaratılanlarda da ilâhî sanatı görüyoruz. Kâinat, bakmasını ve görmesini bilene çok manalar anlatan ibret sahnesidir. Yani kâinat çok büyük bir kitaptır. Gördüğümüz her şey ilâhî sanatın ve hikmetin yansıması olan kelimelerden oluşmuştur. Hatta bu dünyada gördüğümüz biçim ve güzellikler, kitapların içerisinde bazı konuların daha iyi anlaşılması için yapılan resimler gibi düşünülebilir.

İnsanlar kitap okumayı öğrendiği gibi bu kâinat kitabını da tabiat tablosunu da okumayı öğrenmek zorundadır. Yoksa bilmediğimiz, yabancı dilde yazılmış resimli bir kitabı karıştırmaktan öteye gidemeyiz. Allah’ın ilk emrinin de “Oku!” olması ilginç bir uyarıdır: Oku ve fark et. Yani “Seni kimin yarattığını, dünyaya hangi amaçla gönderildiğini ve buradan nereye gideceğini sorgula.” der gibi. Yaratılanları okumak kendini okumaktır. Yani kendini bilmektir. Kâinattaki her şey, görsel dil ile okunduğunda sıradan bir insan ile bir şaire, bir bilim adamından bir ressama, bir çöl bedevisinden bir Eskimo’ya farklı anlamlar ifade eder. Gökyüzündeki yıldızlar, bir denizci için yol gösteren işaretler, bir sanatçı için gökyüzünü yaldızlarla tezyin eden bir süsleme, bir bilim adamı için sonsuz gizemli bir kitap, bir âşık için sevgilinin gözlerinde pırıldayan ümit demektir.

Bütün bunların üstünde en önemlisi de bu kâinat kitabının yazarına, yani yaratanına bakan anlamıdır. Bu kâinat kitabı niçin yazılmıştır? Gördüğümüz gibi, yaratılan hiçbir şey başıboş, anlamsız, faydasız olmadığına göre o Yaratıcı Hakîm’dir, abes bir iş yapmaz. Sonbaharla ölümü hatırlattığı gibi, baharla da yeniden dirilişin müjdesini verir. Kâinat kitabının kelimeleri O’nu ve O’nun isimlerini anlatır. O Yaratıcı, Cemil ve Müzeyyin isimleriyle yeryüzünü ve gökyüzünü süslediği gibi, Hayy ismiyle cansız maddelere can verip hayvan ve insan yapar. Rezzak ismiyle yarattıklarının ihtiyaçlarını giderir, Şafi ismiyle şifa verir, Semi’ ismiyle duaları işitip cevap verir.

Okumasını bilene her güzellik bir şiir, her olay bir destan, her manzara bir sinema şerididir. İnsana düşen görev, bu kitap karşısında gözünü açmak, bu sergi salonunu ibretle temaşa etmek ve bu sinemada uykuya dalmamaktır.

İnsanlık en büyük  nimet. Birçokları, bu ilâhî ihsana karşı şükretmek yerine, insan olmayı kendileri başarmışlar da diğer varlıklar sınıfta kalmışlar gibi tuhaf bir ruh haline bürünüyor ve onlara yukarıdan bakıyor, onları düşünmeye değer bulmuyorlar. İnsanoğlu kâinat ağacının en son ve en bereketli meyvesi değil mi? İnsan en son,  en mükemmel ve bereketli meyve olduğuna göre, ondan önce yaratılmış başka meyveler de var demektir. Bu meyveler onun kadar cemiyetli değillerdir. Yani onlarda bütün İlâhî isimlerin tecellileri görülmez; fakat kendi mahiyetlerine ve görevlerine göre hepsi en güzel şekilde yaratılmışlardır. Yani, insan en son meyvedir, ama tek meyve değildir.

Bugünkü tahminlere göre, canlıların tür sayısı bir milyon altı yüz bin. Bunları tek tek saymamız mümkün değil. Bu yeni misafirlerin yaratılmalarıyla kâinat artık koyun fabrikası, deve fabrikası, balık fabrikası, aslan fabrikası, kelebek fabrikası, arı fabrikası da olmuş. Bütün bu yardımcı varlıklar yaratıldıktan sonra, artık sıra arzın halifesinin yaratılmasına gelmiş ve ilk insan olarak Hz. Âdem yaratılmış.

Allah (c.c.) bütün eserlerini sever. Dağı, taşı, kuşu, ağacı, bitkiyi canlı cansız her şeyi… Ama en sevdiği eserinin insan olduğunda şüphe yok. Zira insan O’nun en mükemmel eseri, ahsen-i takvîm üzere, yani en mükemmel bir istidatta, en harika bir sanatla yarattığı varlıktır. Bunun şükrünü yerine getirmekten aciziz. Ama bu arada şunu da tekrar hatırlamamız gerekiyor: Biz “en son ve en bereketli” meyveyiz, fakat tek meyve değiliz. Diğer meyveleri de Rabb’imizin birer eseri olarak bilmek, onları da ibret nazarıyla seyretmekle görevliyiz. Biz, münakaşa ettiğimiz ve menfaat kavgası verdiğimiz bir insanın en mükemmel  ilâhî sanat eseri olduğunu hiç hatırlıyor muyuz? Herkesle kavgası olan bir insan da kimseyi seyredemez. Yalnız ve perişan bir hayat sürer ve sonunda sevdiklerini de sevmeye değer bulmadıklarını da geride bırakıp bu dünyadan göçüp gider.

Bu âlemi sadece insan eksenli olarak açıklamaya kalktığımızda, Hz. Âdem’den kıyamete kadar süren sınırlı bir dönemi esas almış oluruz. Kur’ân-ı Kerim her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini beyan etmekle, insansız kâinatın da Allah namına birçok görevler yüklendiğini ve bunu en güzel şekilde yerine getirdiğini ders olarak verir. İnsan, bu âlemin sadece kendine bakan yönüne nazar etmekle yetindiğinde, bu gibi gaybî yönlerden habersiz yaşar. Böyle bir insan, insanlar arasında yalnız yaşadığı gibi, kâinatta da bir bakıma yalnız kalır.

Güneş onunla yakın bir dostluk kurmuşken, gözünün içinde çalışırken, o, bu samimi dostunun ışığı altında onu hiç düşünmeden ömür sürer. Hava, her nefes aldığında onun ciğerlerinde temizlik yaparken, o ise bu sadık hizmetçisini aklına bile getirmez. Böyle iki yakın dostuyla arası açık olan insan, artık ne denizlere gerçek manada nazar edebilir ne ormanlara ne de yıldızlara… Hâlbuki bu üç grubun her biri bu kâinat fuarının ayrı birer bölümüdürler. Her birinde nice İlâhî sanat eserleri sergilenmektedir. İnsan, bu kâinatın en mükemmel eseridir. Bunu böyle bilip Rabb’ine sonsuz şükrederken, diğer yaratılanları da görmezlikten gelmemeli, bencillik hastalığından uzak kalmalıyız. Rabb’im, bizleri gören, anlayan ve yaşayanlardan eylesin. Âmin…

 

Sayfayı Paylaş