EDİTÖR’den

241 Aile-1

Şükür, bir kimsenin kendisine yapılan iyilik ve ihsanları bilip iyilik edene minnettarlık duymasıdır. O iyilikleri düşünüp hatırlayıp hayırla ve şükranla yâd etmesidir.  Allah’ın kendisine ikram ettiği bütün iyilik ve nimetlere karşılık olarak diliyle, bedeniyle ve kalbiyle  Rabb’imizi güzel bir şekilde övmeye çalışmasıdır. Cenab-ı Allah’a kul olarak işitme, görme nimetleri ve bunların dışındaki bütün varlığımız için ondan hoşnut olarak şükretmemiz gerekir.

Nimet; dünyevî karşılık beklemeksizin ikram edilen iyiliklerin genel adıdır. Nimet ile şükür arasında ‘birbirini gerektirme’ münasebeti bulunmaktadır. Yani bunlardan birinin varlığı diğerinin varlığını gerektirir. Yani nimetin varlığı şükrü gerektirir. Aslında yaptığımız ibadetler de, ileride alınacak mükâfattan çok, verilen nimetlerin şükrünü yerine getirmek için olmalıdır. Evet, insan mükâfatını zaten üzerindeki nimetlerle almıştır. Büyük bir celâl sahibi Yüce Yaratıcı, bizi varlık âleminde var etmiş; var etmesinin yanında, bize hayat nimetini vermiştir. Sonra bu varlığımızı sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmemiz için önümüze nimet sofraları içinde yiyecekler koymuştur. İnsan olarak yaratılmamız ile maddi rızıkların yanında birçok manevî ihtiyaçlarımızı Rabb’imizin gidermesi şükretmemiz için elzemdir.

Şükür, iyilik yapana karşı kalbimizle ve dilimizle teşekkür etmek, saygı göstermektir. Allah bu rızıkları bizlere faydalanmamız için vermiştir ve bunun sonucunda da bizden şükretmemizi istemektedir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de Bakara Suresi’nin 172. ayetinde: “Ey iman edenler! Size verdiğimiz azıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” buyrulmuştur. Şüphesiz bizi yaratan ve rızkın sahibi olan yüce Allah’tır.

Rızık konusunda Allah’a iman edenler ile iman etmeyenler arasındaki fark, şükür konusunda ortaya çıkmaktadır. Çevremize baktığımızda, inanan ya da inanmayan herkesin rızıklandırıldığını, inanıp iman edenlerin rızıklarının çok olmadığı ve hatta bazen inanmayanların daha çok rızıklandırıldığını görebiliriz. Allah’ın rızık vermesinin ölçüsü iman etme değildir. Allah tarafından verilen bu rızkın hesabı yine Allah tarafından sorulacaktır. Önemli olan, bu rızkın hesabı sorulduğunda bocalamamaktır. Allah’ın inanmayanlara verdiği rızkı kesmemesiyle ilgili Hz. İbrahim (a.s.) ile bir Mecusi arasında geçen şu hikâye güzel bir örnektir: Hz. İbrahim (a.s.), çok cömert ve misafirperver bir peygamberdi. Hz. İbrahim (a.s.) o kadar cömertti ki bir defada on deve veya yüz koyun kesip misafirlerine ikram ettiği bilinmektedir. Hz. İbrahim’in (a.s.) sofrasında hiçbir zaman misafir eksik olmaz, sofrasında misafir olmadan yemek yemezmiş. Bir gün akşam vakti yolda karşılaştığı yaşlı bir adamı evine davet eder. Eve geldiklerinde Hz. İbrahim (a.s.) adama abdest alması için yol gösterir. Fakat adam Mecusi olduğu için abdest almaz. Hz. İbrahim (a.s.) neden abdest almadığını sorunca adamın Mecusi olduğunu öğrenir. Bunun üzerine Hz. İbrahim’in (a.s.) yüzünü astığını ve kızdığını gören Mecusi, “Bir lokma ekmek için beni dinimden mi döndürmek istiyorsun?” diyerek yemek yemeden evden çıkar. Bunun üzerine Cebrail (a.s.), Hz. İbrahim’e gelerek: “Allah : ‘Benim kullarıma daha merhametli ve şefkatli olmalısın. Ben o kulum bana yetmiş sene isyan ettiği ve bana ibadet etmek yerine ateşe tapmayı tercih ettiği ve nimetlerime nankörlük ettiği hâlde onun rızkını kesmedim. Sen ise ona bir öğün yemek yedirmedin.’ diye buyurdu der. Adam bir anda dehşete düşer ve Hz. İbrahim (a.s)’e; “Demek senin Rabb’in merhamet ve izzet sahibidir.” diyerek Müslüman olur. Yüce Allah inanan, inanmayan herkesin rızkını verendir. O zaman kula düşen de imanın gereği olarak şükürdür.

Sayfayı Paylaş