EDİTÖR’den

235 Aile-3

Her hafta cuma hutbesinde hatibin hem metnini hem de mealini okuduğu ayet-i kerimeyi iyice düşünüp tekrar edecek olursak; “Şüphesiz Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenalığı ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (16/Nahl, 90.) ayetinin bizlere hayatın ve varlığın temeli olan adaleti hatırlattığını görürüz.

Türkiye’de yaşayan birçok insan her hafta bu emri dinliyor. Bu emir, adaleti gerçekleştiren kişiler için “makbul insan olma” vasfını da sağlıyor.

Adaleti ilk defa renk, cinsiyet, dil, din, mezhep, servet, makam, mevki farkı gözetmeksizin bütün insanların eşitliği için kullanan ve insanların ancak birbirlerine iyilik ettikleri ölçüde âdil ve Allah’a yakın olabilecekleri esasını ahlâk dünyasına İslâmiyet getirmiştir.

Adalet, ferdî ve içtimaî yapıda dirlik ve düzenliği, hakkaniyet ve eşitlik ilkelerine uygun yaşamayı sağlayan ahlâkî erdemdir. Adalet, davranış ve hükümde doğru olmak, hakka göre hüküm vermek, eşit olmak, eşit kılmak gibi manalara gelir.

Bütün semâvî dinler ve düşünce sistemleri “adaletle davranmayı” ve “adaletle hükmetmeyi” emreder. Kur’an-ı Kerim’in Asr Suresi’nde, insanın, eğer iman etmemişse, sâlih amel işlememişse, sabrı ve hakkı tavsiye etmemişse, hak için mücadele etmemişse hüsran içinde olduğu belirtilir. Demek ki; adalet için, hak için mücadele etmeyen insan, ziyan içindedir.

Adaletle ilgili Bursa Ulu Cami’nin yapımında yaşanmış olan şu olay gayet ibret vericidir:

Osmanlı Sultanı Yıldırım Bâyezîd Han, Niğbolu zaferine nişane olarak muhteşem bir mescid yaptırmak ister. Mimarlar, bugün Ulu Cami’nin bulunduğu mevkide karar kılarlar. Söz konusu arsa üzerinde evi, bahçesi olanlara başka yerden muadil yer verilir. Hatta ceplerine birkaç kese altın sıkıştırılır, gönülleri hoş edilir. Ancak yaşlı bir kadıncağız “Evim de evim!” diye bir feryat tutturur ki sormayın. Değerinin fevkinde ücretlere omuz silker, bütün tekliflere “Olmaz!” der. Önce vezirler, sonra bizzat Sultan, kadının ayağına gider, ikna etmeye çalışırlar; ama o direnir.

Sultan Bâyezîd, caminin yerini sevmiştir. Hiç hesapta olmayan pürüz canını sıkar. Hatta divanı toplar, çözüm yolu arar. Kadılar “Mal onun değil mi?” derler, “Satarsa satar, satmazsa satmaz!” Meclis çaresizlik içinde dağılırken Bâyezîd’in aklına damadı gelir. Emir Sultan’ı bulur, meseleyi anlatır. Mübarek sadece tebessüm eder. “Acele etme!” der, “Bir gecede neler değişmez?”

İhtiyar kadın, o gece rüyasında mahşer meydanını görür. Annenin çocuğundan kaçtığı bir dehşet ânıdır. Kalabalıkta korkunç bir azap endişesi vardır. O arada bir dalgalanma olur. İnsanlar, âlemlere rahmet olarak yaratılan Efendimiz (s.a.v.)’in yanına koşarlar. Şefaate kavuşan kavuşana… Kadıncağız da niyetlenir, ama bırakın yürümeye, kıpırdamaya bile mecali yoktur. Ayakları vücudunu taşıyamaz, ıstırapla yerleri tırmalar. Elinden kaçan büyük fırsat ciğerini dağlar, feryad ü figan ağlamaya başlar. İşte tam o sırada Emir Sultan’ı görür, “Herkes cennete gitti.” der, “Ben bir başıma kaldım burada!” Mübarek, o gönül ferahlatan tatlı sesiyle sorar: “Kurtulmak istiyor musun?” Kadın, nefes nefese cevap verir:

– Hiç istemez miyim?

– Öyleyse Sultan’ımızı üzme!

Ertesi gün kadın ayağı ile gelir, evini verir. Üstelik önüne konulan ücreti bağışlar camiye. Yine de o yere bir şadırvanlı havuz yaptırılır, orada namaz kılınmaz. Nitekim “Adalete müstenid olmayan devlet yaşayamaz.” kaidesi, bizim asırlar boyunca öğrendiğimiz ve çocuklarımıza öğretmeğe çalıştığımız bir kaidedir. Adaletin “devletin temeli” olması bir sözden ibaret değildir. Bunun için evvelâ milletin adalete güvenmesi lâzımdır.

Sayfayı Paylaş