DEĞERLERİNE DUYARLI ÇOCUKLAR

238 Aile-6

Çocuk, üzerine hayal kurulan, dua edilen, evin en kutsî misafiri aynı zamanda en değerli emaneti. Emanet kelimesi bizde bir kimliği temsil eder: Emin olunan kişi. Bu insan, mesuliyet alanıyla ilgili ahde vefa üzerine yaşama gayreti içinde bulunandır. Bizi anne babalık makamı ile tanıştıran, en büyük emanetimiz olan çocuklarımızdır, daha dünyaya gözlerini açmadan başlarız onlar üzerine hayal kurmaya. İsteriz ki, bu dünyada insanın yaşayabileceği bütün güzellikleri yaşasınlar. Savunduğumuz değerlerle mücehhez, iyi insan, iyi vatandaş ve iyi bir kul olsunlar. İsteriz ki ‘iyi’ kavramlarının, zamana ve zemine göre değişmeyen sabiteleri olsun. Zamanın çeldirici davetleri karşısında savrulmasınlar, yalpalamasınlar. Dünyanın her neresine giderse gitsin, değişmeyen nitelikte olsun güzel ahlâkları. Sorumluluk sahibi her anne baba, bu hayâli kurarken ideal insan yetiştirme adına ‘Ne yapmam gerekiyor?’ sorusunu da kendilerine sürekli sorarlar. Bilirler ki, bu insan tipi kendiliğinden yetişmeyecektir. Ve sadece aileler değil, toplumlar ve milletler de bu insanı yetiştirecek eğitim modellerini ararlar. Çünkü dünya, insanın eliyle değişecektir. Biliriz ki her çeşit hizmet, güzel ve değerlidir. Ancak insana yapılan yatırım, çok daha mukaddes ve bir o kadar da muhteremdir. Ve tarih bize göstermiştir ki bir insan bazen bir ülkenin kaderini değiştirir. Bu ideal insana duyulan özlemle ilgili olarak, Hz. Ömer (r.a.) zamanında yaşanmış bir olay anlatılır kaynaklarda:

Zeyd bin Eslem’in babasından naklettiğine göre; Ömer bin Hattab (r.a.) bir gün dostları ile otururken aralarında şöyle bir konuşma geçmiş: Hz. Ömer (r.a.): “Eğer Allah (cc) tarafından kesin olarak kabul olunacağını bildiğiniz tek bir dua hakkınız olsaydı Allah’tan ne dilerdiniz?” diye sormuş. Oradakilerden biri: “Ben, şu oda dolusu gümüşüm olsun da onu Allah yolunda harcayayım isterim.” demiş. Bir başkası: “Ben, şu oda dolusu altınım olsun da Allah yolunda harcayayım isterim.” demiş. Bir diğeri ise: “Ben de, şu oda dolusu mücevherim olsa da Allah yolunda harcasam.” demiş. Bu dua taleplerini duyan Hz. Ömer (r.a.): “Başka?” deyince, “Başka bir şey istemeyiz.” demişler. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.), kendi duasını şöyle dile getirmiş: “Ben, Allah yolunda görevlendireceğim Ebu Ubeyde Bin Cerrah, Muaz Bin Cebel ve Huzeyfe Bin Yeman gibilerden oluşan bir oda dolusu yiğit isterdim.” demiş.

Bu istekte bizim de en çok ihtiyaç duyduğumuz, dualarımızı süsleyen bir insan tipi çıkıyor karşımıza: Bir taraftan kendi köklerine sımsıkı bağlı ama diğer taraftan ‘dünya ile entegre olabilen, ufku geniş, değer sahibi, duyarlı çocuklar’. Biliyoruz ki iyi yetişmiş bir insan hiçbir maddiyatla kıyaslanamaz. Edep ve terbiyesi ile ilgilenilmiş bir çocuk, ailesi ve toplumu için en büyük servet, en değerli mirastır.

Bahsedilen bu ‘değer sahibi, duyarlı çocuklar’a değerleri kazandırırken biz anne-babalara kuşkusuz çok fazla görev düşmektedir. Değer dediğimiz kavramı çocuklarımıza bir bilgisayara program yükler gibi yükleyemeyiz. Değer, ancak sosyal rollerle öğrenilerek gelecek kuşaklara aktarılır. Örneğin, yere çöpü atan bir ebeveynin, çocuğuna çevre bilinci ile ilgili  bir şeyler anlatması havada kalacaktır. Bu durumda çocuk, sadece öğrenilmiş sorumsuz davranışları benimseyecektir. Yaşanılmadan anlatılan değerlerin sadece kavramlarını öğretebiliriz. Değeri asil kılan, temsil edilmesidir.

Değerlerine duyarlı çocukların yetişmesi için, onların besin kaynağı hükmünde olan sevgi ve güven ihtiyaçlarının karşılanması büyük önem taşıyor. Sevginin yeşertici üslubuna her daim ihtiyacımız var. Çocuklarımızın yüreklerinde en ufak bir sökük oluşmasına müsaade etmeden, onları duygusal olarak doyurmalıyız. Her şart ve ortamda çocuklarımızı sevdiğimizi ve onlara değer verdiğimizi hissettirmeliyiz. Aksi takdirde, bizim dolduramadığımız ve doyuramadığımız boşlukları arzu etmeyeceğimiz şekilde kapatacak birileri mutlaka bulunacaktır. Çünkü çocuklar, günebakan çiçekleri gibi kendisine ilgi ve sevgi gösteren kişilere yönelirler. Ve kalp, yapısı gereği, muhabbet duyduğu kişilerin tesiri altına girer. Her anne-baba çocuğunu sever ama önemli olan, bunu çocuğa hissettiriyor olmasıdır. Değerlerin eyleme dönüşmesinde kafa ile birlikte kalbin de işin içine dâhil edilmesi, aynı zamanda davranışların kalıcılığını da artıracaktır.

Çocuklarımıza en küçük yaşlardan itibaren mutlaka seviyelerine uygun sorumluluklar vermeliyiz. Biz anne-babalar her şeyi çocuklarımız adına düşünüp yaparsak, onlar nasıl sorumluluk sahibi olacaklar? Ye, iç, gez, tüket şeklindeki yaşam tarzı, çocukları mirasyedi konumuna hazırlayacaktır. Kolay bulduğu, ter dökmediği, çilesine ve ızdırabına ortak olmadığı şeylerin kıymetini bilemeyecektir. Bir işi yapmanın zorluğunu bilmek, onun ruhunda minnet ve şükran duygusu gibi güzel hasletleri mayalayacaktır. Aynı zamanda, sahip olduklarının kadrini bilmesi, onun insanlara teşekkür etme davranışını içselleştirmesine, bu da Rabb’ine şükreden bir kul olmasına zemin hazırlayacaktır.

Bütün dünyayı aynı tür giydiren, yediren ve eğlendiren küresel kültürün çocuklarımız üzerindeki ahlâkî erozyonuna karşı, milli ve manevi değerlerimizi yaşamak ve yaşatmak adına göstereceğimiz gayret, onların kendi kültürel değerlerine aidiyet bilincini artıracaktır. Bu değerler, toplumu bir arada tutan tutkal gibidirler. Bu yüzdendir ki bizleri, bir türkü duygulandırır, bir ezan sesi dinginleştirir. Emniyette olduğumuz hissini verir dalgalanan bayrak. Gezerken şehrimizin sokaklarında, sığınağımız olur bir cami minaresi. Her birinde anne sıcaklığındaki güveni buluruz.

Kendimizi ve neslimizi koruyarak emaneti emin bir şekilde teslim etmek istiyorsak, mesuliyet alanlarında gevşeklik göstermeden, her daim diri bir gayreti kendimize şiar edinmeliyiz. Geleceğimizin teminatı olan evlatlarımızın değerlerine duyarlı bir insan olmaları için; ilgi, bilgi ve sabırla onların eğitimleri ile yakından ilgilenmeliyiz. Ahlâkî meziyetlerle donanmış, milli ve manevi değerlerini benimsemiş duyarlı bir nesil yetiştirebilmek duasıyla…

Sayfayı Paylaş