Velilerin Zahir Batın Dengesini Gözetmeleri

240 Dergi-70

Mutasavvıflara göre Kur’an ayetlerinin ilk görünüşte akla gelen zahirî anlamları dışında bir de marifet sahibi arif kimselerin anlayabileceği batınî anlamları vardır. Sufiler belirli kaidelere ve hassasiyetlere dikkat ederek, zahirî mana ile çelişmeyecek şekilde bazen ayet ve hadis-i şeriflere batınî anlamlar verirler. Mesela Abdulkadir Kadir Geylani Hazretleri, Eshab-ı Kehf’in mağaradaki uykularından bahseden Kehf Suresi 18. ayetindeki; “Onları sağa sola çeviriyorduk.” ifadesini; “Sevgi eli onların kalbini halden hale çevirir.” şeklinde açıklamıştır.[1]

İmam Gazalî, Buharî ve Müslim’de geçen “Köpek bulunan eve melekler girmez.” hadisini naklettikten sonra; “Kalb, meleklerin indiği ve eğlendiği bir evdir. Gazab, şehvet, kin, hased, kibir, ucb ve benzeri kötü huylar üren köpeklerdir. Bu gibi köpeklerle dolu bir kalbe melekler nasıl girsin?” diyerek hadis-i şerife batınî bir anlam vermiştir. Fakat bunu söyledikten sonra şöyle bir açıklama yapma gereği duymuştur:

“Bunu söylerken hadisteki ‘ev/beyt’ kelimesinden murat kalp, ‘köpek/kelb’ kelimesinden murat da gazap ve diğer kötü sıfatlar da demek istemiyorum. Ancak bu hadiste buna da tembih ve işaret vardır derim. Zahir manayı batın manaya değiştirmekle sözü asıl manasında kullandıktan sonra buna da tembih ediyor demek arasında büyük fark vardır. Bâtıniye Fırkası’nın ayrıldıkları bu inceliktedir. Bizim anlattığımız iyi âlimlerin kabul ettikleri i’tibar yoludur. İ’tibar ibret almak demektir. Yani asıl manayı kabul etmekle beraber ondan başka bir mana çıkarmaktır.”[2]

Büyük âlim Gazalî, derin anlayış ve kavrayışı ile yapmış olduğu bu güzel izahıyla mutasavvıfların batınî anlayışları ile batınî manalar üzerine mezheplerini bina eden Bâtınilerin anlayışları arasındaki usul farkını en güzel şekilde ortaya koymuştur. Mutasavvıflar Bâtıniler gibi zahir manaları küçümsememiş ya da reddetmemişlerdir. Onunla ters düşmeyecek şekilde ibret ve işaret mahiyetinde batınî izahlar yapmışlardır.

İmam Gazalî’nin buradaki izahı insanları sapmaktan ve saptırmaktan kurtaran, istikamet veren çok mühim bir açıklamadır. Tarihte Bâtıniye Fırkası diye adlandırılan bir takım kimseler ayet ve hadislerin zahirî manalarını bir tarafa bırakıp, “Bunun anlamı şudur.” diyerek kendilerince farklı açıklamalar getirmişlerdir. Bu arada asıl mana da buharlaşıp kaybolmuştur. İslâm âlimleri usul dâhilinde olmayan her türlü yorumu hoş karşılamamış, insanı yoldan saptıracak yorumlara da dikkat çekerek ikaz etmişlerdir.

O dönemlerde Bâtınilik revaçta olduğu için İmam Gazalî, onların yaydıkları yanlış anlayışlara karşı ciddi bir mücadele vermiştir. Onların itikada taalluk eden tehlikeli yaklaşımlarını en ağır bir şekilde eleştirmiş ve delillerini ortaya koyarak onların anlayışlarını reddetmiştir. Kuralsız kaidesiz yanlış batınî yorumlara sıcak bakmadığını şu sözleriyle ifade etmiştir: “Batın mana için bir kaide yoktur, herkesin uydurmasına göre ayrı ayrı tevcihlere gidilebilir. İşte bu da İslâm dinine büyük zararı olan bidatlerdendir. İnsan tabiatı garabete meylettiği ve bundan lezzet aldığı için garip şeyler ortaya koymakla zahirini tevil ederek şeriatı yıkmak ve insanları kendi batın ve batıl inançlarına çevirmektir.”[3]

Son dönem âlimlerinden merhum Ebu Gudde bu türlü hoş olmayan batınî yorumların tasavvufla bir alakasının olmadığını Muhasibi’ye yazdığı şerhte şöyle ifade etmiştir: “Öteden beri batınî fikirleri ve hulûl öğretisini benimseyerek tasavvuf ve sûfîlik elbisesine bürünüp aslında hile, aldatma ve kafa karıştırma amacı taşıyan yollarla insanların ilgisini çekmeye çalışan ve tasavvufla uzaktan yakından ilişkisi olmayan gruplar var olagelmiştir. Bunlar Müslümanları doğru yoldan uzaklaştırabilmek için sapkın fikirlerini (ilhâd) tasavvufa ve İslâm’la bağdaşması mümkün olmayan görüşlerini dinimize sokmaya çalışmışlardır. Söz konusu grupların tasavvufla ve sûfîlerle hiçbir alâkası yoktur.”[4]

Sufiler bâtın uğruna zahirin terk edilemeyeceği görüşündedirler. Batınî yorumların doğruluk kıstasının ise yine Kur’an ve Sünnet’in zahirî manaları olduğunu söylerler. İslâm ile iman nasıl ayrılamıyorsa zahir ile batın da öyle ayrılamaz derler. Bununla birlikte birçok tasavvufî eserde zahir ve batın dengesinden bahsedilmektedir. Sufiler zahir ile yetinip batını inkâr edeni hoş karşılamadıkları gibi, batın ile yetinip zahirî inkâr edeni de hoş karşılamamışlardır. Zahirin hakkını vermeden batınî anlamların peşine düşünlerin sözlerini şeytanın vesvesesi olarak değerlendirmişlerdir.

Tasavvufun menşeini Hint’e veya Yunan’a götürenlerin iddialarının aksine sufiler bütün bu düşüncelerini Kur’an’a ve Sünnet’e dayandırmaya çalışmışlardır. Bu konuda, her ayetin birer zahir ve batın manası bulunduğuna dair bazı hadis rivayetleri bulunmaktadır.[5] Ayrıca İbni Abbas’ın şöyle dediği rivayet edilir: “Kur’ an bölümler ve ilimler ihtiva eder. Onun zahiri ve batıni yönü vardır. Onun incelikleri bitmez tükenmez. Onun sonuna erişilmez.”[6] Tasavvuf kitaplarında sufilerin bu konudaki dayanakları delilleri ile izah edilmiştir.

Mevlâna Celaleddin Rumî de Kur’an’ın batınî anlamları olabileceği kanaatindedir. Bu konuda şöyle söylemektedir: “Kur’an’ın görünen kelimelerinin ve zahirî manasının altında, pek derin bir de batınî iç mana vardır. O batınî mananın da altında bir iç mana vardır. Ondan sonra üçüncü bir iç mana daha vardır ki, onu anlamakta akıllar kendilerini kaybeder. Kur’an’ın dördüncü batınî manasını ise, eşi benzeri olmayan Allah’tan başka kimse anlayamadı.”[7] Mevlâna’nın bu sözleri, Kur’an-ı Kerim’in anlam zenginliğini ifade etmesi hikmetine muvafıktır.

Mutasavvıflar Kur’an’a ve Sünnet’e ittiba etmeyip, Batınilerin yaklaşımına benzer bir tarzda zahir batın fitnesi çıkaranları dışlar ve onları sufi olarak görmezler. Sufilerin uzaklaşmamızı istediği bu tip kimseler bu yolun daha ilk kapısı olan şeriat kapısına uğramadan velayet mertebelerini geçtiklerini iddia ederek ilhama mazhar olduklarını iddia ederler. “Zahir”le “batın”ın arasını ayırarak her ikisinin de kaynağının aynı hakikat olduğunu gizlemeye çalışırlar. “Bu batın ilmidir.” söylemi altında zahirî anlamlara ters düşen garip teviller yapmaktan çekinmezler.

Batın ilmini istismar eden bu kimseler, büyük bir aldanma içerisindedirler. Şeriata uymadıkları halde Allah ile bir sevgi bağı kurduklarını söyleyen bu kimselerin sözlerini tasavvufla özdeşleştirmek sap ile samanı ayıramamak gibi bir durumdan kaynaklanır. Böylelerinin halleri Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi’ye sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Zayıf temelle bina inşa edilmez. O vaziyette olduklarını zannedenler istidraçtan kurtaramazlar. Hakka vasıl olmak isteyenler bu hususlara yani Allahu Teâlâ’nın Kur’an’daki emirlerine yasaklarına riayet etmezlerse aradıklarını nasıl bulurlar?”[8]

Mürşid-i kâmiller zahir batın dengesini çok iyi ayarlar ve zahir/batın ikiliğini kabul etmezler. Bu konuda son dönem meşayıhından Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi’nin çok güzel bir beyti vardır: “Zâhir ü bâtında bir ol hiç ikilik katma hâ/ Bir kurulmuş sofradır ye iç de gâfil yatma hâ.” Bu beyitteki “zahir ve batında bir ol” ifadesini şiirin anlam zenginliği bağlamında; “Riyakâr olma, için dışın bir olsun.” anlamında anlayabileceğimiz gibi; zahir ve batın dengesini korumak bu konuda zahir batın ikiliği çıkarmamak anlamında da anlayabiliriz.

Konuyu toparlayacak olursak veliler “zahir”e ters olan “batın”ın peşine düşmemiş ve yaşantılarında zahirin de batının da hakkını vermişlerdir. Seriyyu’s-Sakatî: “Sufinin marifet nuru takva nurunu söndürmez, sufi Kitap ve Sünnet’in zahiri manalarına zıt düşen bir şey söylemez”[9] diyerek Kur’an’ın zahirî manalarına ters gelen sözler söylemenin hoş bir şey olmadığını ifade etmiştir. Mahir İz de kitabında bu konuyu açıklamış, sufilerin “Bu ilm-i batındır.” diyerek Kitap ve Sünnet’in zahirine muhalif bir söz söylemeyeceklerini ifade etmiştir.[10]

Ebu Said Harraz; “Zahirî hükümlere aykırı düşen her batın batıldır.”[11] diyerek sufilerin bu konudaki hassasiyetini veciz bir şekilde özetlemiştir. Cenab-ı Hak cümlemize zahir batın ayrılığı fitnesine düşmemeyi, zahirin de batının da hakkını veren gerçek mürşid-i kâmillerin yolundan gitmeyi nasib eylesin.

[1] Bkz. Abdulkadir Geylani, Fethu’r Rabbani Tercümesi İlahi Armağan, Tercüme: Abdulkadir Akçiçek, İstanbul, 1988, s. 292.

[2] İmam Gazzalî, İhyau Ulumid Din, Tercüme: Ahmet Serdaroğlu, c1, 126.

[3] İhya-u Ulumuddin, Tercüme; Ahmet Serdaroğlu, c.1, s. 96.

[4] Abdulfettah Ebû Gudde Hakikati Arayanlara Kılavuz, s. 23.

[5] Bkz. İbni Hibban, Sahih 1:146; el-Münavî Feyzü’l-Kadîr, 3:54.

[6] Zehebi, Et Tefsîr ve’l-Müfessirûn, c.3, s. 20.

[7] Mesnevi c.3. 4287.

[8] Prof. Dr. Vahit Göktaş, Mahmud Sami Efendi Hayatı ve Tasavvufî Görüşleri, s. 91.

[9] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm Bkz; Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 22.

[10] Bkz. Mahir İz, Tasavvuf, İstanbul, 1997, s. 54.

[11] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm Bkz; Mustafa Kara, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 24.

Sayfayı Paylaş