TEVEKKÜL VE TESLİMİYET SAHİBİ KADIN: PEYGAMBER ANNESİ

240 Dergi-6

Peygamber olmak, Yüce Allah’ın lütfudur. O, dilediğine bu nimetini ikrâm eder, dilediğini elçisi olarak seçer. Elbette seçimi yapan Yüce Allah’tır ve kimi seçeceğini, ne zaman, kimlere elçi göndereceğini en iyi O bilir. O’nun seçimi, en doğru, en yerinde ve içerisinde sayısız hikmet olan bir seçimdir.

“Allah’ın fazlı her şeyi kaplar, O her şeyi bilir. Rahmetini dilediğine tahsis eder, Allah büyük, bol nimet sahibidir.”[1]

“Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.”[2]

“Bu Kur’ân, iki şehrin birinden bir büyük adama indirilmeli değil miydi, dediler. Rabb’inin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar?”[3]

İnsan yetiştirme sanatı olan annelik de nimetlerin en büyüğüdür. İslâm, annelerin ayağı altına cenneti sermiştir. Peygambere anne olmak da büyük lütuftur. İnsanlığın kurtarıcısını dünyaya getirmek ve onu yetiştirmek nimetlerin en büyüğüdür. Yüce Yaratıcı’nın elçisini rahminde, kucağında, sırtında taşımak ne büyük lütuftur.

Anne, çocuğunu aylarca karnında taşıyarak, zorlu bir süreçte dünyaya getirerek ve aylarca onu emzirerek annelik derecelerini elde eder. Anne sütü çocuğun büyümesinde, yetişmesinde çok önemli olan bir besindir. Bir başka kadının sütü yahut bir hayvanın sütü yahut bir başka mama aslâ çocuğun kendi anne sütünün yerini tutmaz. Onun için Kur’ân âyetleri, annelerin çocuklarını emzirmelerini ister.[4] Yüce Rabbimiz, Hz. Mûsâ Peygamber üzerinden anne sütünün önemini çarpıcı bir şekilde şöyle açıklar:

Hz. Mûsâ’nın Anne Sütünü Tercih Etmesi                             

“Allah, ‘Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi.’ dedi, Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahyedilmesi gerekeni vahyetmiştik: ‘Mûsâ’yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.

Kız kardeşin Fir’avun’un sarayına giderek: ‘Ona bakacak birini size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece, annen üzülmesin, sevinsin diye, seni ona iade etmiştik.”[5]

Fir’avun gördüğü bir rüyayı yorumlatmıştı. Buna göre İsrailoğullarından doğacak olan bir erkek çocuk, onu tahtından edecekti. Bunun üzerine Fir’avun, doğan tüm erkek çocukların öldürülmesini emretti. Bir başka görüşe göre Fir’avun, İsrailoğullarının artan nüfusunu engellemek, bir çeşit nüfus planlaması yapmak için böyle bir yola başvurmuş ve bir nevi soykırıma başlamıştı.

O sene bir erkek çocuk dünyaya getiren Mûsâ’nın annesi, evlâdını bir sandığa koyup Nil’e bıraktı. Suyun üzerinde yüzen sandık içerisinde bulunan çocuğu Fir’avun’un hanımı aldı ve çocuğu kendisinin büyüteceğini söyleyerek onu öldürülmekten kurtardı. Fir’avun’un sarayına getirilen çocuk için sütanne aranmaya başladı, fakat çocuk hiçbir kadının sütünü almıyordu. Sonunda Mûsâ’nın kız kardeşinin tavsiyesi üzerine Mûsâ’nın annesi saraya sütanne olarak geldi ve Hz. Mûsâ kendi annesinin sütüyle büyümeye başladı. Mûsâ’nın annesi hem çocuğuna kavuşmuş, hem de ona süt emzirme karşılığında saraydan pek çok hediye ve ücrete nâil olmuştu. Bu olayı Peygamberimiz şöyle anlatır: “Yaptığı işinin hayrını Allah’tan bekleyerek yapanın misali Mûsâ’nın annesine benzer. O hem çocuğunu emzirdi, hem de ücretini aldı.”[6] Yüce Rabb’imiz de hikmet ve ibretlerle dopdolu olan bu olayı bize anlattı:

“Mûsâ’nın ablasına: ‘Onu izle.’ dedi. O da kimse farkına varmadan, Mûsâ’yı uzaktan gözetledi. Önceden, başka sütanneleri kabul etmemesini sağladık. Mûsâ’nın ablası, ‘Size, sizin adınıza ona bakacak, iyi davranacak bir ev halkını tavsiye edeyim mi?’ dedi. Böylece onu, annesinin gözü aydın olsun, üzülmesin, Allah’ın verdiği sözün gerçek olduğunu bilsin diye, ona geri çevirdik. Fakat çoğu bilmezler.”[7]

Âyetlerdeki bu anlatım, her çocuk gibi Hz. Mûsâ’nın da doğar doğmaz büyük bir nimetin içerisinde olduğunu bize hatırlatıyor. Aslında her doğuş, bir var oluştur ve var olmak nimetlerin en büyüğüdür. İnsan olmak, anne kucağında ve onun sütüyle büyümek ise bir başka nimettir.

Mûsâ Bebek, Fir’avun’un sarayında koruma altına alınmıştır. Ancak saray yanında, anne kucağı ve anne sütü de onun için bir başka koruma olmuştur.

Âyete göre çocuğun anne ile beraber olması ve onun sütünden gıdalanması hem anne için göz aydınlığıdır, hem de çocuk için. Anne evlâdına sütünü emzirirken ona yalnızca sütünü vermez, sevgisini verir, gönlünü verir. Anne sütüyle çocuğun sadece fizikî bünyesi beslenmez, onun rûhu da beslenir. Bu sayede çocuğun rûhu da ilgiye, sevgiye doyar. Aslında anne ve yavrusu arasında kurulan bu iletişimde anne sütü ile yavrusunu beslemekte, çocuk da sevgisiyle annesini beslemektedir. İnsanın ve özellikle güçlü şahsiyetlerin yetişmesinde anne sütünün çok önemli bir yeri vardır.

Yüce Rabb’imiz, “Biz, diğer sütanneleri kabul etmemesini sağladık/başka sütanneleri ona haram kıldık.” buyurarak olaya bizzat müdâhale etmiş ve Mûsâ Bebek’in yabancı bir kadının sütüyle beslenmesine izin vermemiştir. Zira yabancı kadının sütü, çocuk için yabancı bir kültürle buluşmak demekti. Bu da bize, peygamberlerin peygamber olmadan önce de ilâhî koruma altında olduklarını göstermektedir. Bu müdâhalesiyle Yüce Rabb’imiz, Mûsâ kulunun haram ve şüpheli şeyler karışmamış tertemiz anne sütüyle beslenmesini istemişti.

Yüce Allah dileseydi, Mûsâ bebek başka sütanneleri kabul edebilirdi. Ancak Rabb’imiz buna izin vermeyerek kendi zulüm düzenlerini sürdürmek için bir kısım planlar yapan Fir’avunların kibrini de bu şekilde kırmış oluyordu. Siz ne yaparsanız yapın, eninde sonunda işler Allah’a dönecek ve hep O’nun dediği olacaktır. İlahlık davasında olan Fir’avun, ne Mûsâ’nın gelecekte tahtından edecek kişi olduğunu bilebilmiş, ne de onun kabul ettiği süt annenin gerçek annesi olduğunu bilebilmiştir. Çünkü gaybı bilen ancak Yüce Allah’tır. Yüce Allah isterse olmazlar olur, Fir’avunlar Mûsâlara hizmetkâr olurdu.

Öte yandan Yüce Rabb’imizin, Hz. Mûsâ’nın başka kadınların sütünü almamasını bize haber vermesi, çocuğun kendi anne sütünün ne kadar önemli ve gerekli olduğunu bildirmiştir.

Bu kıssa, en olumsuz şartlarda bile insanın ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini bize hatırlatır. İnsan değişik sınav şekilleriyle karşı karşıya kalabilir. Önemli olan o sınavın üstesinden gelmek için çıkış yolları aramalı, çaba ve gayret göstermelidir. Nitekim Mûsâ’nın annesi, Yüce Allah’ın kendisine ilham etmesiyle çocuğu, elleriyle ölüme terk etmemiş, onu bir sandığın içerisine koyarak suya bırakmış, sonra da kızına onu takip etmesini istemiştir. Yüce Allah da ona çıkış yolları bahşetmiştir. Anne, zâlim Fir’avun’un zulüm planlarına teslim olmamış, kendi çapında yapabileceğini yapmış, sebeplere sarılmış ve sonra da Yüce Rabb’e tevekkül etmiştir.

Benzer şekilde Hz. Mûsâ’nın ablası da kadın başına, suya atılan kardeşini takip etmiş, onun başına gelenleri izlemiş ve saray adamlarının sütanne aramaya başladıklarında onlara rehberlik ederek Hz. Mûsâ’nın tekrar annesine kavuşmasına ön ayak olmuştur. O, bütün bunları, şüpheleri uyandırmadan, Fir’avun ve adamlarına yakalanmadan en güzel şekilde, kadın başına yapmıştır.

İnsanların bir planı olabilir, ancak Yüce Allah’ın planı, bütün planları bozar, onları etkisiz hale getirir. Nitekim Allah’ın planı karşısında Fir’avun’un planı etkisiz kalmış, Fir’avun Mûsâ Bebek’i öldüremediği gibi, onu kendi elleriyle sarayda beslemek zorunda kalmıştır.

O halde yapılması gerekenleri yaptıktan sonra Yüce Allah’a güvenmeli ve O’ndan yardım istemeli, O’nun izni olmadan bir yaprağın bile dalından düşmeyeceğine inanılmalıdır. O’nun her söylediğinde ve eylediğinde sayısız hikmetlerin olduğu bilinmeli ve yaşananlarda bu hikmetler görülmeli ve şükredilmelidir.

Hz. Mûsâ’nın annesi, yapılması gerekenleri yaptıktan sonra Yüce Allah’a tevekkül etme, bir anne olarak çocuğuna bakma, çocuğunun üzerine titreme ve ona gelebilecek tehlikelere karşı tedbir alma konusunda kadın erkek herkese mesajlar sunmaya devam ediyor. Hz. Mûsâ’ya, annesine, kız kardeşi ve saraydaki hâmîsi Asiye anneye selam olsun!

 

[1] 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74.

[2]  2/Bakara, 269.

[3] 43/Zuhruf, 31-32.

[4] 2/Bakara, 233, 31/Lokmân, 14, 46/Ahkâf, 15.

[5] 20/Tahâ, 36-40.

[6] İbn Kesir, Tefsîr, Tâhâ 20/40.

[7] 28/Kasas, 11-13.

Sayfayı Paylaş