RÛHUN MERTEBELERİ (LETÂİF)

240 Dergi-16

Letâif, latîfe kelimesinin çoğulu olup, tasavvuf terimi olarak rûhun mertebeleri veya farklı boyutları demektir. Bir başka târife göre letâif, duyu organları ve aklın sağladığı bilgilerin ötesindeki mânevî gerçekleri bilmemizi sağlayan hassas bilinçaltı yetenekleridir. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (k.s.)’ye göre insan, on letâiften oluşmaktadır. Bunlara “Letâif-i Aşere” adı verilir. Bunlardan beşi Âlem-i Emr’e (ruhlar âlemine), beşi de Âlem-i Halk’a (yaratılış âlemine) âittir. Âlem-i Emr’in beş latîfesi “kalp”, “ruh”, “sır”, “hafî” ve “ahfâ” olup “letâif-i hamse” veya “cevâhir-i hamse” (beş latîfe) diye bilinirler. Âlem-i Halk’ın beş latîfesi ise “nefs” ve insan bedenini oluşturan “dört unsur”dur (anâsır-ı erba‘a: Toprak, ateş, su ve hava). Bu dört unsurun da nefse dâhil olduğu kabûl edilir. Letâif-i Sitte (altı latîfe) dendiğinde Âlem-i Emr’in beş latîfesi ile “nefs”ten oluşan altılı grup kastedilir.[1]

Letâif-i sitte (altı latîfe) iç içe geçmiş halkalar şeklinde düşünülebilir. En dış halka nefs, onun içindekiler sırasıyla kalp, ruh, sır, hafî ve ahfâdır. Bunlar insan rûhunun farklı mertebeleri ve boyutları olup bir içteki, dıştakine göre daha hassâs ve yüksek seviyelidir. Sûfî, önce “kalbine” (göğsün sol tarafına) yoğunlaşarak zikre başlar. Kalbi zikrin lezzetini hissedip zikre iştirâk eder hâle gelince “rûhuna” (göğsün sağ tarafına) yoğunlaşarak zikre devam eder. Ruh da zikre iştirâk edince bunu sırasıyla sır, hafî, ahfâ ve nefs izler. Nefs zikre iştirâk ettikten sonra tüm bedenin zikre iştirâk etmesi sağlanır (sultânü’z-zikr, zikr-i küllî). Bu işlemlere, “letâife zikrin ilkâsı” denir.

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî (k.s.)’den önceki sûfîlerde, özellikle Kübreviyye şeyhleri arasında letâifin isimleri, nurları ve irtibatlı olduğu peygamberler bilinmekteydi.[2]  Ancak letâifin yerlerinden yani insan bedenindeki farklı bölgelere yerleştirilmesinden bahseden ilk yazılı kaynak, muhtemelen Ahmed Sirhindî’nin Mebde’ ve Me‘âd adlı eseridir. Sirhindî bu eserde “kalb”in, göğsün sol tarafında, “rûh”un ise sağ tarafında olduğunu; sır, hafî ve ahfânın göğsün ortasında bulunduğunu, “ahfâ”nın tam ortada, “sır” ve “hafî”nin de onun yanlarında bulunduğunu, “nefs”in ise beyin (dimâğ) ile irtibatlı olduğunu ifâde etmiştir.[3]

İmâm-ı Rabbânî bu cümleleri ile letâifin yerlerini ana hatlarıyla belirtmiş, detaylara girmemiştir. Sonraki Müceddidîler letâifin yerleri konusunda detaylı ya da detaysız olarak bazı bilgiler vermişlerdir. Ancak her sûfînin kendi rûhî tecrübesinin farklı oluşu sebebiyle olsa gerek, İmâm-ı Rabbânî’den sonraki bazı Müceddidî şeyhleri letâifin yerleri konusunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Sonraları bazı şeyhler bu dizilişi daha detaylı olarak şöyle ifâde etmişlerdir: “Kalp” sol memenin iki parmak altında, “ruh” sağ memenin iki parmak altında, “sır” sol memenin iki parmak üstünde, “hafî” sağ memenin iki parmak üstünde, “ahfâ” göğsün ortasında veya üst kısmındadır.   Letâiften her birinin ayrı renkte bir nûrunun olduğu önceki sûfîler tarafından da bilinmekte idi. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî bu nurların Misâl Âlemi’nde zuhûr ettiğini söylemiş ve bu zuhûrun, ilgili latîfenin safâsının alâmeti olduğunu kaydetmiştir. Bu konuda o şöyle der: “Kalbin safâsının alâmeti, Misâl Âlemi’nde kalbin kırmızı bir nur şeklinde zuhûr etmesidir. Rûhun safâsı da sarı bir nur şeklinde zuhûr etmesidir. Bu kıyâs (diğer latîfeler için de) devâm edip gider.”[4] Sonraki dönemlerde letâifin renkleri konusunda bazı farklı görüşlerin ortaya çıktığı bilinmektedir.

Letâifin fenâsı ve terakkîsi (mânen ilerleyişi) meselesini İmâm-ı Rabbânî özetle şöyle ele alır: Sâlik, Allah’ın sevgisinin galebesi sebebiyle mahlûkâta karşı önce ilgisini, sonra bilgisini yitirip “fenâ-i cesedî” (bedenin yok olması, unutulması) hâline girer. Bunun ardından kendi rûhunu ve rûhunun iç katmanları olan sır, hafî ve ahfâyı unutmaya başlar. Sonunda ruh kendisini tamâmen unutur. Ortada, Hak Teâlâ’yı müşâhededen başka bir şey kalmaz. Bu duruma “fenâ-i rûhî” (ruhun fânî olması, unutulması) adı verilir. Kalp kendi makâmından rûhun makâmına yükselince, bu unutma hâli ona da gelir ve rûha tâbî olarak kalp de fânî olur (fenâ-i kalbî). Kalp, rûhun makâmına yükselince, kalbin makâmına da nefs yükselir. Bu makâmda tezkiye edilip arıtılan nefs bir süre sonra diğerleri gibi fânî olur (fenâ-i nefs). Letâifin fenâsı bu şekilde devam eder ve sonunda hepsi ahfâ makâmına ulaşırlar. Hepsi birlikte (hey’et-i vahdânî, bir bütün hâlinde) Kuds Âlemi’ne doğru uçarlar ve bedeni boş bırakırlar. “Ölmeden önce ölmek” diye tâbir edilen durum, bu altı letâifin bedeni terk etmesinden ibârettir. Ancak bütün latîfelerin ahfâda birleşmesi şart değildir. Sâliklerden çoğu bu letâiften biri ya da birkaçı ile mânevî yolculuğuna devâm eder. Sâdece Muhammedî meşreb olan sâlikler bütün latîfelerini fânî edip (ahfâda birleştirip) tek latîfe hâline getirerek seyr-u sülûke yani mânevî yolculuğa devâm edebilirler.[5]

Muhammedî meşreb olmayanlar için ise ya “kalp” makâmından bir delik açılır ve oradan Allah-u Teâlâ’nın fiilî sıfatlarına yükselirler yahut “ruh” makâmından bir delik açılır ve oradan zâtî sıfatlara ulaşırlar. Diğer latîfeler de bu minvâl üzeredir.[6] Mânevî yolculuğunu “rûh” latîfesi ile yapan sâlik, “kalp” latîfesi ile yapana nisbetle daha ileri noktalara ulaşabilir. “Sır” latîfesiyle yapan da “ruh” latîfesiyle yolculuk yapana göre daha yükseklere çıkmaya kâbiliyetlidir. Diğer latîfeler de bu şekildedir.

Letâifin fenâya ulaşabilmesi için ya nefes tutularak kelime-i tevhîd (nefy u isbât) zikri yapılır[7], ya da “murâkabe-i letâif” adı verilen bir usûl uygulanır.[8] Emr Âlemi’nin beş latîfesinin (kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ) Âlem-i Sağîr olarak kabul edilen insandaki seyri tamamlandıktan sonra, seyr-u sülûk (mânevî yolculuk) Âlem-i Kebîr olarak kabûl edilen kâinâtta (Kuds Âlemi kısmında) devâm eder. Arş’ın üzerinde beş letâifin asıllarının bulunduğu kabul edilir. Seyr, letâifin bu asıllarında devâm eder. Âlem-i Kebîr’de (Arş’ın üzerinde) letâifin asıllarındaki yolculuk tamamlanınca, seyr ilallah yoluyla İmkân Dâiresi’nin seyri tamamlanmış olur. Sâlik, fenâ menzillerinden birine ulaşır, Velâyet-i Suğrâ (küçük velîlik, evliyâ velîliği) Mertebesi’ne girmiş olur. Sonra Allah’ın “vücûbî isim ve sıfatlarının gölgelerinde” yolculuğa başlar. Bu gölgeler, letâifin, Âlem-i Kebîr’deki asıllarının da asılları sayılır. Sâlik ilâhî isim ve sıfatların “gölgelerinde” yaptığı yolculuğu seyr fillah yoluyla tamamlayınca, gölgelerden çıkıp Allah’ın “isim ve sıfatlarında” seyre başlar. Bu noktada evliyâ velîliği olan “Velâyet-i Suğrâ” sona erer, hakîkî fenâya ulaşılır, enbiyâ velîliği olan “Velâyet-i Kübrâ”ya (büyük velîliğe) ayak basılır.[9]

Letâif, bedenden ayrılıp Kuds Âlemi’ndeki uçuş ve yolculuğu aşamalarından sonra, o âlemin rengine boyanarak tekrar bedene dönerse, sâlik bir tür fenâ hâline girer, husûsî tecellîye kavuşur ve ardından bakâ billah makâmına geçer. Bu makâmda Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanır. Bu sâlik, tekrâr görülür âleme (şehâdet âlemi) döndürülürse halkı irşâd edecek kâbiliyete sâhip olur. Âleme geri döndürülmezse uzlet velîlerinden olur, halkı irşâd edebilecek kâbiliyete sâhip olamaz.[10]

İmâm-ı Rabbânî’ye göre, sûfîler velîliğin farklı derecelerinde bulunurlar. Birinci derecede bulunanlar “kalp” makâmında olup Hz. Âdem ile bağlantılıdır. İkinci derecede bulunanlar “ruh” makâmında olup Hz. İbrâhim ve biraz da Hz. Nûh ile ilişkilidirler. Üçüncü derecede bulunanlar “sır” makâmındadır ve Hz. Mûsâ ile irtibatlıdırlar. Dördüncü derecede bulunanlar “hafî” makâmında olup Hz. Îsâ ile alâkalıdırlar. Beşinci derecede bulunanlar ise “ahfâ” makâmındadırlar ve Hz. Muhammed ile irtibatlıdırlar.[11]

Bu tasnifte anlatılmak istenen şey şudur: İlâhî feyz insanlara latîfeler ve bazı peygamberlerin rûhâniyeti yoluyla ulaşır. Âdemî meşreb olan sûfîler, mânevî yolculuğunu kalp latîfesi ile yaparlar, onların kalp latîfesine ilâhî feyz, Hz. Âdem vâsıtası ile gelir. İbrâhimî meşreb olanlar mânevî yolculuğunu ruh latîfesi ile yaparlar, onların ruh latîfesine ilâhî feyz Hz. İbrâhim vâsıtası ile gelir. Diğerleri de bu minvâl üzeredir.[12]

Ahmed Sirhindî’ye göre insanın letâifi, bedeninin şekline dönüşerek aynı anda birçok yerde hâzır olabilir. O kişi çoğunlukla bu durumdan haberdâr olmaz. Meselâ Mekke’den gelen bir grup insanın, Hindistan’da evinden çıkmamış olan bir kişi hakkında “Biz Kâbe’de onunla görüştük” demeleri bu duruma örnektir.[13]

[1] Bu terimler için bk. Sirhindî, Mektûbât, I, 98 (no. 34), 136 (no. 58); III, 290 (no. 11), 460 (no. 81).

[2] Bk. Necdet Tosun, Bahâeddîn Nakşbend: Hayatı, Görüşleri, Tarîkatı (XII-XVII. Asırlar), İstanbul 2002, s. 308-310.

[3] Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 60.

[4] Sirhindî, Mektûbât, II, 103 (no. 42). 638  Sirhindî, Ma‘ârif-i Ledünniyye, s. 50-54; a.mlf., Mebde’ ve Me‘âd, s. 60-61

[5] Sirhindî, Ma‘ârif-i Ledünniyye, s. 50-54; a.mlf., Mebde’ ve Me‘âd, s. 60-61.

[6]Sirhindî, Mektûbât, I, 241-242 (no. 135); 441 (no. 260).

[7] Kâdî Senâullah Pânîpatî, İrşâdü’t-tâlibîn, Delhi 1899, s. 45.

[8] İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin eserlerinde yer almayan “murâkabe-i letâif”in yapılış şekli sonraki dönemlere âit bazı eserlerde şöyle anlatılır: Sâlik, kalbini, Hz. Muhammed’in kalbinin karşısında olarak düşünür. İlâhî feyzin, fiil tecellîsi ile Hz. Muhammed’in kalbinden Hz. Âdem’in kalbine, oradan da kendi kalbine geldiğini düşünür. Bu sâyede kalp fânî olur. Bu dönemde sâlik, mahlûkâtın fiillerini göremez olur. Bütün fiilleri, fâil-i hakîkînin (Allah) fiilleri olarak görür. Âdemî meşreb olanlar bu yolla vuslata ererler. Sonra sâlik rûhunu Hz. Muhammed’in rûhu karşısında olarak düşünür. İlâhî feyzin, Hz. Muhammed’in rûhundan Hz. İbrâhim ve Hz. Nûh’un ruhlarına, oradan da kendi rûhuna geldiğini düşünür. Bu yolla rûhu fânî olur. Diğer latîfeler de benzer usûlle fenâya ulaştırılabilir. Bk. Ahmed Sa‘îd Müceddidî, Erbau Enhâr, Delhi 1311/1893, s. 3.

[9] Sirhindî, Mektûbât, I, 425 (no. 257); 431-433 (no. 260).

[10] Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, s. 61.

[11] Sirhindî, Mektûbât, I, 440-441 (no. 260).

[12] bk. Abdülehad Vahdet Sirhindî, Gülşen-i Vahdet, Karaçi 1966, s. 119-121; Şâh Veliyyullah Dihlevî, İntibâh, Lyallpur ts., s. 68-69, 74-76; Ahmed Sa‘îd Müceddidî, Erbau Enhâr, s. 3; Arthur F. Buehler, Sufi Heirs of the Prophet. The Indian Naqshbandiyya and Rise of the Mediating Sufi Shaykh, Columbia 1998, s. 120.

[13] Sirhindî, Mektûbât, II, 164-165 (no. 58).

Sayfayı Paylaş