EZEL BEZMİNDEKİ MUHABBETİ HATIRLAMAK

240 Dergi-30

Tasavvufî anlayışa göre; inanan gönülleri Cenâb-ı Allah’a ulaştıran yolların en kısası muhabbettir, aşktır. Ezel bezminde başlayan Allah ile kulları arasındaki karşılıklı sevgiyi ifade eden muhabbet kavramı, zaman içinde mutlak hakîkat, mutlak güzellik ve mutlak varlığın bizzat kendisine delil olmuştur. Hak Teâlâ ezelde cemâl sıfatının tecellîsini celâl sıfatı üzerine gâlip kılmıştır ve aslında varlığın meydana gelmesi, aşk sıfatının diğer bütün sıfatlara tecellîsi sebebiyledir. Gönüllerde yeşeren muhabbet ilâhî aşka dönüşmüş ve ilk müşâhedenin tanıklığı olarak kendisine yer edinmiştir. Hulûsi Efendi Hazretleri şöyle buyurur:

Sanma ki ey sûfî bugün ârif olupdur âşıkun

Rûz-ı ezelden beridir ayıklığı tanıkların

(Ey sûfî! Âşıkların bugün ârif olduklarını sanma, sevgilinin tanığı olan âriflerin ayıklığı, ezel gününden beridir.)[1]

Ruhlar âlemindeki ezelî tanıklığı ve söz vermeyi Yüce Rabb’imiz âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor: “Rabb’in Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şâhit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz.’ dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ demeyesiniz.”[2]

Elest sözleşmesinde insanoğlu “Belâ/Evet!” cevabıyla itiraf ve ikrarda bulunarak Allah’ın birliğine ve rubûbiyetine şâhitlikte bulunmuştur. Bu vefâyı asıl belirleyen de Allah’a karşı duyulan aşktır.

Allahu Teâlâ dünyayı yaratmadan önce dünyaya gelecek olan bütün insanların ruhlarını, sonraları âyetin lafzından hareketle “rûz-i elest, bezm-i elest” şeklinde terimleşen ruhlar âleminde bir araya getirerek onları kendi varlığına tanık kılmış; kendisinin onların Rabb’i olduğunu yine onlara onaylatmış; bu gerçeği tasdik ettikleri yönünde onlardan söz almış ve böylece kendisi ile dünyaya gelecek bütün kulları arasında bir tür sözleşme akdetmiş; ayrıca bu sözleşme yahut taahhüde onların bizzat kendilerini şâhit tutmuş veya bir kısmını diğerleri hakkında tanık göstermiştir.

Muhabbetin Tanıkları: Ârifler

İrfan ehlinin müşâhedesi ve tanıklığı ezelden kendilerine verilmiştir. O muhabbet ânını hatırlayanlar mârifete ermiş olanlardır.

İrfan sahibi, sülûk makamlarından “mârifet” makamını gerçekleştirdiğinde âlemde Cenâb-ı Hakk’ı açıkça müşâhede ettiğinden dolayı artık hiçbir şeyden ürkmez; her mevcut ile uyuşup uzlaşır.

“Fenâ” makamında tahakkuk eden sâlik de her şeyden, hatta kendi nefs ve hissinden bile kurtularak Cenâb-ı Hak’tan başka bir varlık görmeyeceği için ekvâna/dünyâ varlıklarına güvenmez ve dayanmaz. Fakat “mârifet” makamında olan ârifler buradan terakkî edip “bekâ” makamına geçtiklerinden, ancak Hakk’ı Hak ve halkı halk görerek Hak ile halktan ve halkla Hak’tan perdelenmezler. Bununla birlikte kendilerinden ve hislerinden kurtulmazlar. Muhabbet makamındaki âşıklar ise gerçek sevgili Hak Teâlâ’yı hiçbir şeyi tercih etmezler. Daima rızâ meclisinde “Allah bizimledir.” inancının sahibi olduklarından ilâhî iradenin dışında bir harekette bulunamazlar.[3]

Aşk Sarmaşığı

Aşk kavranı etrafında oluşturulan bu büyüleyici ve etkileyici hâle/çember, kelimenin lügat anlamını dahi içine almış, kök itibariyle aynı olan “aşeka”nın sarmaşık anlamından hareket edilerek sarmaşığın bir ağacı sarmalayıp onu kuruttuğu gibi bu aşırı muhabbetin de aşığı öylece sarartıp soldurduğu söylenmiştir. Aşk kelimesi Kur’an ve hadiste geçmemektedir. Bununla birlikte “aşk” bir anlam ve vâkıa olarak her zaman vardı. Bu mânânın ilk dönemlerde “mahabbet” lafzı ile ifade edildiğini görüyoruz. Allah ile kul arasında “mahabbet/muhabbet” ile nitelenen bir sevgi ilişkisinin olabileceğine Kur’an-ı Kerim’de de işaret edilmektedir. “Allah öyle bir kavim getirir ki kendisi (Allah) onları sever, onlar da Allah’ı severler.”[4] Hatta bu âyette sevme hususunda önce Allah’ın sevmesinden bahsedilmesinin de ayrıca bir önemi vardır. Ama bu muhabbet/sevgi yerine mutasavvıflar daha sonra aşk/aşırı sevgiyi yaygın olarak kullanmışlardır.[5]

Dîvân edebiyatında mey, kadeh, sâkî, meyhâne, harâbât, pîr-i mugân kelimeleriyle birlikte bir anlam dâiresi oluşturmaktadır. Hatta bu dâiredeki diğer bazı kavramlar için de bir anahtar kelimedir.

Bahse konu aşk bütün kâinatın özünde ve hareketinde bulunduğu için bütün varlıklar mesttir. Sular bile sarhoş olmuştur. Bu aşk kadehini sırf bir kimseye değil bütün halka içirmiş olup cümle halkı sarhoş etmiştir. Yûnus Emre Divânı’ında dost elinden aşk kadehini içmeyenin gaflet ile nefsine uyduğunu söyler. Dervişlerin sarhoş olmaları “padişah”ın sâkîlik etmesindendir. Bir beytinde de meyhânesi arştan yüce olan bir sâkînin mestleri olduğunu söyler. Bu mânevî sarhoşluk ebedî olarak sürer. Bulunduğu meclisin mestlerinin demleri ‘ene’l-hak’tır ve alt derecesinde bulunan bile bir Hallâc-ı Mansur kıymetindedir.

Hallâc-ı Mansur’un “yaratılışın sebebi olarak aşk”ı öne sürmesi, öyle anlaşılıyor ki, sonraki diğer mutasavvıflara da tesir etmiştir. Ona göre Hak Teâlâ ezelde cemâl sıfatının tecellîsini celâl sıfatı üzerine gâlip kılmıştır ve aslında varlığın meydana gelmesi, aşk sıfatının diğer bütün sıfatlara tecellîsi sebebiyledir. Hallâc’ın aşk-varlık ilişkisine dair ifadelerinin yanı sıra mesela aşkta mâşûkun kıskançlığı, âşık ile mâşûk arasındaki naz ve niyaz, aşk yolunda belâ ve cefâlara katlanma, âşık-mâşûk birliği, tevhidde fenâ hâli ile ilgili görüşleri de aşkın metafiziğinin temellendirilmesinde öncü olması hasebiyle önemlidir.[6]

Muhabbeti Sunan Sâkî

Yûnus Emre’de sâkî klasik tasavvuf kitaplarında tarifi yapıldığı şekilde Allahu Teâlâ’dır. Bu kavram etrafında hiçbir bulanıklık yoktur. Bununla birlikte kelime anlamı ile kullanıldığı da vâkîdir. Fakat bu durumda da cümlenin öncesi ve sonrası, yani ibârenin delâleti bu sâkî kavramının zeminini oynak hâle getirmiştir.

Bir sâkîden içdük şarâb arşdan yüce meyhânesi

Ol sâkînün mestleriyüz canlar anun peymânesi

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.), Yûnus Emre’nin bu beytindeki hakikati bir hatırayla şöyle nakleder: “Pirimiz İhramıcızade İsmail Hakkı Efendi Hazretleri Darende’ye/Zâviye’ye gelince babam ile caminin bahçesinde buluşmuşlar. Babam bakmış ki rüyasında gördüğü zat. Koşmuş elini öpmüş, kucaklaşmışlar. Pir Efendimiz, ‘Hatip Efendi gardaşım, rüyayı sen mi anlatacaksın, yoksa ben mi anlatayım?’ diyerek, mânevî vazife ile geldiğini ifade etmiş. Babamın dersini tarif etmişler. Birkaç gün Zaviye’de kalmışlar. Bir gün sohbet sırasında Efendi Hazretleri babama çayını vermiş, ‘Hatip Efendi bize bir şeyler oku.’ demiş. Babam da, ‘Bir sâkîden içtim şarap arştan yüce meyhânesi’ diye başlayan ilâhîyi okumuş. Pir Efendimiz ilâhî den sonra, ‘Hatip Efendi gardaşım, gel senin dersini değiştirelim.’ demiş. Babam da, ‘Efendim dersimi yeni değiştirmiştiniz.’ deyince, Pir Efendimiz, ‘Olsun Hatip Efendi, yine değiştirmemiz gerekiyor.’ diyerek, babamın dersini yükseltmiş.”[7]

Yûnus Emre’nin aşka şarabını içenleri tasvirine devam edecek olursak:

Aşk şarâbın içenlere gel bir nazar eyleyi gör

Bunca yıldur niçe döner ol meclisün piyâlesi

 

“Allah oldu sana sâkî”, “Hak Çalab’um olmuş sâkî kadeh sunar kullarına. ” diyen Yûnus Emre, bu sâkîyi bir başka kavram ile de niteler: Dost, padişah. Bu kadeh sunan dünya dervişi değildir, o aşk kadehini dost elinden içmiştir. Zaten o dost bu kadehi içmesi için kendisini çağırmıştır. Sâkî o padişah olduğu için sunduğu şarap dervişleri sarhoş eder. Hakk’ın sunduğu bu şarap nurdandır. Bu sâkînin meyhânesi ise arştan yücedir. Sâkî ile karşılaşması bezm-i elest’te olmuştur. Aynı zamanda bu beyit padişah kelimesinin de izahını yapar. Şair cennete girdiğinde Kevser’i istemez de aşk şerbetini ister. Diğer bir ifade ile sâkî, yani içki sunandan mecâzî anlamı olmayan Kevser içecek olarak istenmemektedir. İstenen istenmeyenin önüne konulmuştur. O hâlde burada şerbet sadece aşk kelimesinin izahına yarayan bir unsurdur, içecek değildir. Hak, dost, padişah kelimeleri gibi farklı lafızlarla ama aynı anlamla nitelenen “sâkî” Dîvân boyunca bir yerde çok farklı anlamda da kullanılmıştır.[8]

Ezeldeki Muhabbet Sözleşmesi

Aynı mânâya mâtuf olarak Hulûsi Efendi Hazretleri de Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî adlı eserinde şöyle buyurur:

Ol sâkî-i rûz-ı ezel sundu şarâb-ı lem-yezel

Nûş edene ermez ecel haydır özünde cânîdir

Sûfîlere göre, her insan, kâbiliyetine ve yeteneğine göre, amel etmesi bakımından, hâl diliyle her ân, “Sizi yetiştiren, bakan, geliştiren, büyüten Ben değil miyim?” sorusu tekrarlanmakta ve herkes, hâl diliyle “Evet!” demektedir. Bu dünya, elest bezminde, Allah’a verilen sözün tutulup tutulmadığının denendiği bir sınama yeridir.[9]

Bize mey kısmet edip sundu nasîb-i ezelî

Gösterip gün yüzünü anda habîb-i ezelî

(Ezel sevgilisi, ezelî nasip olarak bize gün yüzünü gösterip kısmetimize mey sundu.)

Tasavvuf düşüncesinin en önemli isimlerinden biri olan İbnü’l-Arabî’ye göre, ilâhî muhabbet, Allah’ın önce kendi zâtını, sonra bizi sevmesi olmak üzere iki türlüdür. Allah zâtını zâtı için zâtında sevmiştir. Varlıklar/eşyâ/şeyler var olmadan önce, mutlak gayb olan zât mertebesinde, Allah’ın zâtını sevmesi, aynı zamanda kendi dışındaki varlıkları da sevmesi demektir. Bu suretle, varlıklar ezelde ilâhî muhabbete konu olmuştur. Bu varlıklar Allah’ın onlara olan muhabbetiyle yüklü olarak zuhûr ve tecellî ederler. Onun için hangi şekil ve surette görünürse görünsün, her çeşit sevginin ilk ve hakîkî kaynağı ilâhî muhabbettir. Şeyh-i Ekber İbnü’l-Arabî’nin bu bakış açısı, aynı zamanda sûfîlerin varlık görüşünün temel ilkelerinden birini yansıtmaktadır. Bu anlayışa göre, varlık/eşya Hakk’ın bahsi geçen sevgisi sebebiyle yaratılmıştır.[10]

Tekrar A’râf Sûresi’nin 172. âyetini hatırlayacak olursak: “Rabb’in Âdemoğulları’ndan -onların sırtlarından- zürriyetlerini alıp bunları kendileri hakkındaki şu sözleşmeye şâhit tutmuştu: ‘Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?’ ‘Elbette öyle! Tanıklık ederiz.’ dediler. Böyle yaptık ki kıyâmet gününde, ‘Bizim bundan haberimiz yoktu.’ demeyesiniz.”

İnsanın ruh ile varlığa ilk adımı atışı, aynı zamanda aşka atılan ilk adım olarak da kabul edilir. Zira mutasavvıflara göre salt güzellik olan Allah, âleme aşk ile tecellî etmiş ve bu aşktan bütün âlem nasîbini almıştır. Bu anlamda bilinme arzusu, aşkın bir sonucudur. Hadd-i zâtında Allah’ın bilinmesi, onun mevcûdiyetinin ve ulûhiyetinin bilinmesine bağlı olduğundan aşk, imanın doğal bir sonucudur.

Âyetin tasavvufî tefsiri ile bu yazımızı tamamlayalım:

“Cenâb-ı Hak, ruhlardan kendisini tanımak ve birliğini ikrar etmek konusunda iki defa söz aldı. Biri varlıkların zuhûrundan önce, diğeri de zuhûrundan sonradır. Önce, ruhlarla, Rab’liğini tanımaları konusunda sözleşme yaptı; ikinci olarak da kulluk edeplerini yerine getirmelerinin yanı sıra önceki ahdi yenilemek için sözleşme yaptı.

Âlimlerden biri demiştir ki: ‘Allahu Teâlâ ruhlardan ilk olarak, mahlûkâtın kaderlerini yazmadan önce söz aldı. Bu, göklerin ve yerin yaratılmasından 50.000 sene önce oldu. Sonra ikinci olarak, maddî âlemde zuhûrundan sonra nefislerden söz aldı. Nitekim âyet ve hadisler bu konuya dikkat çekmiştir.’

İbnü’l-Fârız, Kasîde-i Tâiyye‘sinde der ki: ‘Söz verdiğim andan beri, önceki ahdime hiç halel gelmedi. Sonraki sözleşmem de gevşeklik ve bozulmadan uzak oldu.’

Kâşânî, bu beyitleri açıklarken demiştir ki: ‘İbnü’l-Fârız’ın, önceki ahidle kastettiği, Allahu Teâlâ’nın Ademü’l-kebîr’ denilen en büyük rûhun sulbünden çıkarılan insânî ruhlarla yaptığı sözleşmedir. Bu sözleşme, ruh bedene intikâlinden önce misal âleminde olmuştur. O, Rabb’i ile kulu arasında bir muhabbet sözleşmesidir. ‘Hani o vakit Rabb’in âdemoğullarının sulbünden hürriyetini çıkarıp almıştı…‘ âyetindeki anlaşma budur. Sonraki sözleşme ile anlatılan ise ruhların peygamberler vasıtasıyla yaptıkları sözleşmedir. Bu, İslâm’a girme sözleşmesi olup ruhlar bedenlere intikal ettikten sonra gerçekleşmiştir. İkinci sözleşme, birinci sözleşme için bir te’kittir ve rubûbiyyet hükümlerine sımsıkı sarılarak onu kuvvetlendirmedir.’

Yukarıda anlatılanların özeti şudur: Ruhlarla üç defa sözleşme yapılmıştır. Birinci sözleşme ruhlarla, onlar şekil ve misal durumundan soyut haldeyken yapılan sözleşme olup bu, dille söyleme şeklinde değil, nefislerin ikrârı şeklinde gerçekleşmiştir. İkinci sözleşme ise ruhlar ilâhî ilimden varlık âlemine zuhûr ettikten ve bizzat vücut sahibi olduktan sonra olmuştur. Bu durumda ruh, zâtî bir vücûda sahip olmuş, kendisine görme, işitme, konuşma ve diğer özellikler verilmiştir. Bu sözleşme misal âleminde olmuş ve karşılıklı konuşma şeklinde gerçekleşmiştir. Ruhun, yüce Rabb’inin tecellîsini görmesi, hitâbını işitmesi ve sorusuna cevap vermesi için böyle olmuş, o zaman ruh, Cenâb-ı Hakk’ın rabliğini diliyle ikrar etmiştir. Âyetin zâhirinin gerektirdiği durum budur.

Dünya âleminde peygamberler vasıtasıyla yapılan sözleşmeye gelince, o ancak önceki iki ahdi hatırlatma ve onları yenilemedir. Bu aynı zamanda, insana karşı delilin ortaya konmasıdır.“[11]

[1] Nihat Öztoprak, 20. Yüzyıl Mutasavvıf Divan Şairi Seyyid Osman Hulûsî Efendi Divanı (İnceleme-Metin-Nesre Çeviri), Nasihat Yayınları, İstanbul 2020, c.II (4c.), s. 214.

[2] 7/A’râf, 172.

[3] Ahmet Mahir, Hikem-i Ataiyye Şerhi, Sufi Kitap, İstanbul, 2020, s. 280.

[4] 5/Maide, 54.

[5] M. A. Yekta Saraç, “Tasavvuf Edebiyatında İçki Kavramına Giriş ve Yunus Emre Örneği”, İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, Sayı: 10, Yıl: 2000, s.136.

[6] Halil Baltacı,  “Aşkın Kazandığı Tasavvufî Muhteva: Ahmed Gazzâlî, Baklî ve Irâkî Çizgisi”, Tasavvuf  İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, Sayı: 34, yıl: 2014,  s. 26.

[7] İsmail Palakoğlu, Gönüller Sultanı, SBAKM Yayınları, Ankara, 2006, s. 22.

[8] Saraç, a.g.m., s. 145.

[9] Ethem Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Rehber Yay., Ankara, 1997, s. 426.

[10] Betül Gürer, “Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i Ekseninde Tasavvufi Düşüncede İlahi Aşk”, Bilig, Sayı:  80,  Yıl: 2017,  s. 19.

[11] İbn Acîbe el-Hasenî, Bahrü’l-Medîd fi Tefsîri’l-Kur’ani’l-Mecîd, (Terc: Dilaver Selvi,) C.3, Semerkand Yayınları, İstanbul, 2015, s. 492.

Sayfayı Paylaş