OSMANLI’DAN DEVLETİNDEN GÜNÜMÜZE SALGIN HASTALIKLARLA MÜCADELE YÖNTEMLERİ

237 Dergi_ORJ-düzenlendi-düzenlendi-düzenlendi-35

Osmanlı Devleti, coğrafî konumu nedeniyle sık sık salgınların etkisinde kalmış, tüccarlar, seyyahlar ve misyonerler aracılığıyla gelen bulaşıcı hastalıklardan etkilenmiştir. Hindistan’dan Anadolu’ya bağlanan kara ve deniz ticaret yolları ile Osmanlı-İran Savaşları, salgın hastalıkların yayılmasında etken olmuştur. Osmanlı, bulaşıcı hastalıkların yayılmasını önlemek için gayret gösterirken, en etkili çözümü ise karantinada bulmuştur. Sıtma, humma, tifüs, kolera, kıtlık, çekirge saldırısı ve en önemlisi veba afetlerini gören Osmanlı Devleti uzun süren salgınlar döneminde tecrit yöntemini etkili şekilde uyguluyordu. Avrupa’yı 14. yüzyılda perişan eden veba salgını, Osmanlı topraklarına da uğramıştı. Bir dönem söndürülse de, bahar ve yaz aylarında alevlenen veba, ticaret kervanları ve gemiler vasıtasıyla, farelerden kısa sürede yayılıyordu. 1591’deki veba salgınında Sultan III. Murad’ın sarayı terk ettiği, İstanbul’da hiçbir dükkânın açılmadığı bilinir. İstanbul halkı, toplu dua için Okmeydanı’nda toplanmıştı. 1697’de padişah II. Mustafa, veba salgınından dolayı halkın devlete borçlarını silmişti. “Taun” olarak bilinen veba hastalığından, Evliya Çelebi de Seyahatname’sinde bahseder. Evliya Çelebi, bir kişide bir çıban görülse, komşularının taun hastalığından şüphe ederek derhal evlerini terk ettiklerini, bir-iki yıl da o eve uğramadıklarını yazar. Eve geldiklerinde ise her yeri tütsüleyip sirkeyle temizliyorlardı. Bu, veba insanlara verdiği dehşeti gösteren bir örnektir. Hatta hastalığın ismini söylemekle çağıracağını düşünen insanlar, veba yerine ‘yumurcak’ adını kullanıyorlardı. Çin’in Yunnan bölgesinden 1850’lerde ortaya çıkan büyük veba salgını, Hong-Kong’a sıçramasının ardından, bütün dünyaya yayılmıştı. Çin’den gelen bu hastalık tüm dünyayı sarmış, binlerce ölüme sebebiyet vermişti. 19. yüzyılda yaşanan büyük salgın ile kolera Hindistan’a, oradan Afganistan’a ve Rusya’ya yayıldı. Resmî kayıtlara göre sadece Rusya’da bile 1 milyon insanın ölümüne neden olan salgın,  Afrika’ya son olarak da Amerika’ya da ulaştı.

Karantina ve Tedbirin Önemi

Osmanlı topraklarında devlet eliyle tedbirler alınsa da, halkın bilinçlendirilememesi ve kısıtlı imkânlar yüzünden hastalık önlenemez biçimde yayılıyordu. Bu durumda hastalığın görüldüğü yerler tecrit altına alınıyordu. Osmanlı Devleti, ekonomik, siyasî, askerî yönden büyük sıkıntılar yaşadığı 19. yüzyılda bulaşıcı hastalıklarla mücadelede Avrupa ile aynı tedbirleri alabilmişti. Sağlık teşkilatlarının kurumsallaştığı, salgın hastalıklara mahsus Vakıf Gureba Hastanesi’nin açıldığı Tanzimat Dönemi’nden itibaren salgın hastalıklarla daha düzenli mücadeleler yapılmış, hem toplum bilinçlenmiş, hem de sağlık teşkilatı topluma daha etkin bir biçimde hizmet eder hale gelmişti.

Sıhhiye Meclisi, vakalar kesinleşir kesinleşmez, vebanın ortaya çıktığı köy, kasaba veya şehirlere giriş çıkışı denetim altına alıyordu. Yolcuların mal ve eşyaları yüksek sıcaklıktan geçirilmek suretiyle, tathir ve tephir adı verilen bir dezenfeksiyon çalışması yapılıyordu. Karantina bekleme süresi 24 saat, 48 saat, 5 veya 10 gün olarak belirleniyor, bu ise ekonomik hayatı sekteye uğratıyordu. Uzun sürdüğü müddetçe insanlar açlıktan asayişi bozacak bazı eylemlere başvuruyorlardı. Osmanlı Devleti’nde ilk karantina uygulaması 1831 yılında Rusya’dan yayılan büyük kolera salgını sırasında gerçekleşmişti. Karantina tedbirine önem veren ve ulemanın görüşlerini alan II. Mahmut Dönemi’nde ticaret için gelen gemilerin Boğaziçi’nde bekletilmesi tedbiri alındı. Koleradan korunmak için karantinayı yazan Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi’nin risâlesi ücretsiz dağıtıldı. Takvîm-i Vekayi Gazetesi’nde karantinanın hastalığı önleyici özellikleri ve faydaları yazıldı. Avusturya’dan karantina konusunda uzmanlar getirildi. Osmanlı’da karantina uygulaması sistemli bir şekilde ilk defa 1835 yılında Çanakkale’de başladı. Akdeniz çevresini etkileyen kolera dolayısıyla Çanakkale’de karantina çadırları kuruldu, Marmara ve İstanbul’a gidecek gemiler bir süre bekletildi. İstanbul dışında Bursa, Trabzon, Midilli, Siroz, Çanakkale gibi pek çok yerde karantina noktaları kuruldu. Ticarî ilişkilerin bozulması ve ekonomik sıkıntı pahasına, dışardan gelen gemilere sıkı tedbirler uygulanmıştı. Boğaz’ın Anadolu yakasındaki Kuleli’de durdurulan gemilerden sağlık belgesi istenmiş, temiz olmayan gemilerin yolcuları ve taşıdıkları mallar, karantinaya alınmış, karantinada gemiler klor ve kireçle temizlenmiş, gerekirse kumaşlar yakılmıştır.

Sultan II. Abdülhamit Dönemi’nde Mücadele ve Tedbirler

  1. Abdülhamid Dönemi’nde bulaşıcı hastalıklara karşı büyük bir mücadele verilerek Avrupa’da kaydedilen mikrobiyoloji alanındaki buluşlar ve yenilikler yakından izlendi ve en kısa sürede uygulandı. Karantina, tephirhane, aşı üretimi, bakteriyolojihane gibi kurumların yanı sıra hastanelerde bulaşıcı hastalıklarla ilgili ayrı birimler oluşturuldu; frengi ve kolera gibi hızla yayılan hastalıklara mahsus hastaneler tesis edildi. Hamidiye Etfal ve Haseki Nisâ (Hamidiye) Hastanesi gibi büyük hastanelerde difteri, kızıl, kızamık, verem, boğmaca, yılancık gibi hastalıklara ayrılan koğuş ve baraka oluşturuldu. Bu dönemde Karadeniz’den Orta Anadolu’ya doğru yayılan, ayrıca Loros, Silifke, Gazze, Yemen, Kudüs gibi ülkenin güney bölgelerinde seyreden frengi salgınına karşı frengi hastaneleri yaptırıldı. İstanbul’da geçici kolera hastaneleri kuruldu ve hastalar tecrit edildi. 1893 kolera salgını esnasında Şehir Eminliği tarafından hastaları tedavi ve tecrit amacıyla Cerrahpaşa semtindeki Takıyyüddin Paşa Konağı satın alınarak hastaneye dönüştürüldü. Burası 1910’da Cerrahpaşa Zükûr Hastanesi adı altında erkekler için bir belediye hastanesi oldu.

Osmanlı Devleti, salgın hastalıklar yaşanmadan önce ve yaşandıktan sonra Osmanlı hekimlerinin tavsiyesi sonrası tedbirler alıyordu. Özellikle havanın temiz olmasına çok önem veren Osmanlı hekimleri, salgın hastalıkların olduğu dönemlerde havanın hastalık taşıdığını belirtip bazı tütsülerin kullanılmasını tavsiye ediyorlardı. Sokakların dezenfekte edilmesi içinde Osmanlı Devleti gerekli önlemi aldığı gibi Osmanlı hekimleri de salgın hastalığının zararının toplumda en aza indirilmesi için çeşitli güzel kokular tavsiye etmişlerdi. Sokakların tütsülenmesi için de özellikle “sirke” kullanılıyordu. Sokak başlarına taşlar yığılır onlar ateşe verip ısıtılırdı. Sonra üzerine sirke dökülerek kirli havanın temizlenmesi sağlanırdı. Ayrıca “gülsuyuyla sirke”nin karıştırılarak yaşanan yerlere saçılmasını tavsiye ederlerdi. “Temizlik” çok önemliydi. Havanın kirlenmesi sebebi olabilecek çöpler, lağımlar, leşlerin temizlenmesi gerektiği yazılmaktadır. Durgun sular, bataklık yerler kirli havalı olduğundan oralara gidilmemesi istenirdi. Böyle zamanlarda suların da kirlendiği düşünülürse sular kaynatılmalıydı. Sular kaynatıp soğutup içilmeli, her şeye rağmen sulardaki zararların olduğu düşünülürse soğan sarımsak yenilerek giderilmesi tavsiye edilirdi. Kirli havalı yerlerdeki zararların “güzel koku” ile giderileceğine de inanılırdı. Salgın zamanının zararını giderecek koku “kâfur, sandal ağacı ve gülsuyu” idi. Koruyucu olarak kekik en sevilen bitkidir. Kekik yağı, kekik suyu veya yemeklere konan kuru kekik salgın zamanlarında tüketilirdi. Turp Osmanlı hekimlerinin çok sevdiği bir ilaçtı. Özellikle karaturp akciğer hastalıklarında tavsiye edilirdi. Turp haşlanıp balla karıştırılıp yenmesi veya turpun içi oyulup bal koyup bekletilip yenmesi, hiç olmazsa yemeklerde birer dilim yenmesi öksürüğü kesen bir ilaç olarak tavsiye edilirdi.

Gülsuyunun Osmanlı tıbbındaki yeri çok önemlidir. Kokulu gülden yapılan reçelden daha kıvamlı olan gül macunları mide ve karaciğer tedavisi için çok iyi bir ilaçtı. Gül kokusu ruhun ilacıydı. İnsanı rahatlatır ve umut doldururdu. Gülsuyu çok kullanılırdı. Ferahlatan, rahatlatan bir ilaçtı. Ayrıca ateşlenildiğinde alına ve ayakaltına sürülen gülsuyu ateşi düşürürdü.

Osmanlı hekimleri salgın hastalıklarda duygu durumunun çok önemli olduğuna da dikkat çekmişlerdi. İnsan bedenini yıkıp hastalıklara ortam hazırlayan duyguların başında “korku” geliyordu. Korkudan sonra üzüntü, vesvese, kaygı, karamsarlık, kötümserlik hiç istenmeyen duygulardı. Osmanlı hekimleri duygular bedeni ilaçlar ve zehirlerden bile daha hızlı etkiler, bu sebeple dikkat edilmesi gerekir derlerdi. Hastalık ve ölüm korkusu için verdikleri bir reçete “Bu da geçer ya Hu!” dur. Yani güzel şeyler ve güzel günler nasıl geçip gidiyor ve unutuyorsak kötü günler de geçecek demektir. Bunun için geçici şeyler için üzülmemek gerekir derler. Bu şekilde morali yüksek tutmaya çalışırlar. İyi şeyler düşünmek, olaylara iyi tarafından bakmak önemlidir. Bunlar hastalığa yakalanmamak için yapılanlardır. Hastalığa yakalandıktan sonra hekim o hastaya uygun tedaviyi uygular.

Günümüze Bir Bakış ve Çay

Coranavirüs insanlığın yeni tanıdığı bir hastalık. Diğer salgın hastalıklarda kullanılan ilaçlar bunda da önleyici olabilir. Osmanlı Dönemi’nde uygulanan tedbirler uygulandığında başarı yakalanabilir. Çünkü tüm dünya birleşerek, tüm laboratuvarlar bir araya gelerek bir virüsün aşısını bulamamışlardır. Bu ise durumun vahametini göstermeye kâfidir.

Öte yandan Çin’in, Corona Virüsü hakkında gerçeği anlattığı için cezalandırılan ve daha sonra aynı hastalık nedeniyle ölen Doktor Li Wenliang, araştırma amacıyla vaka dosyalarını belgelemiş ve dava dosyalarında COVID’in etkisini önemli ölçüde azaltacak bir tedavi önerdiği iddia edilmiştir. Aynı zamanda Metilksantin, Theobromin ve Theophy gibi kimyasalların, vücudun direncini virüse karşı artırdığı üzerinde durulmuştur. Bizim her gün her an içtiğimiz ve vazgeçilmez olan çayımız ise tüm bu kimyasallara sahiptir. Çaydaki ana madde Metilksantin uyarıcı kafeindir. Çayda bulunan diğer iki bileşik maddeler Theobromine ve Theophylline’dir. Çin’deki hastane personeli hastalara günde 3 kez çay servisi yapmaya başlamıştır. Öyleyse çayın şifa verici özelliğinden yararlanarak en güzel şekliyle çay içmeye devem etmek gerekir. Ayrıca; siyah çay, sabahtan başlayıp günün her saatinde tükettiğimiz içeceklerin başında geliyor. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada yüksek bir tüketim oranına sahip olan siyah çayın sağlığımıza ne gibi faydaları var bir göz atalım. Siyah çayın faydaları: Siyah çay, antioksidan içerir. Ancak siyah çayın içindeki antioksidanların ortaya çıkabilmesi için bazı önemli noktalar bulunuyor. Siyah çay, yüksek sıcaklıkta demlenirse antioksidanlar ortaya çıkıyor. Ayrıca siyah çayın içindeki antioksidanların açığa çıkmasını önleyen bazı unsurlar da var. Bunlardan bir tanesi çayın süt ile içilmesi, diğeri ise poşet çayların kullanılmaması. Öyleyse çay süt ile içilmemeli ve poşet çay kullanılmamalıdır. Yapılan araştırmalar, siyah çayın çürük oluşumuna engel olduğunu, ağız sağlığını koruduğunu ortaya koydu. 2009 yılında yapılan bir çalışmaya göre, günde üç bardak çay içen insanlarda felç ve inme riski daha düşüktür. Çayın içindeki antioksidanlar yumurtalık kanseri başta olmak üzere bazı kanser türlerini önlemeye yardımcı olmaktadır.

Bir bardak çaydır, sohbete kapı aralayan. Her yudum sohbete bir koyuluk bir huzur katar. Muhabbetin demidir yavaş yavaş yudumladığımız çay. Gerçekte gönüller demlenir, demi yudumladıkça, dem olur demini bulur çay. İçindekileri damıtmak isteyen bir yüreğin sesi, çığlıklarıdır çay. Huzurun gölgesi, belki de bir sevdanın öyküsüdür. Sevda olmadan, sevmeden, yanmadan yürek demini bulmaz. Ateşin verdiği sıcaklıkla muhabbetle olgunlaşır hakiki anlamda. Hakikat ise; Bir demlik çay da, doyumsuz bir sohbette gerçek bir dostta saklıdır. O,  dostla yapılan sohbet ise vuslattır. Sımsıcak bir muhabbet ve kavuşmadır, tarifi ise mümkün değildir. Huzurun membaı dostla yudumlanan bir bardak çayda gizlidir. Sohbet, her şeyden kaçıp kendini dinlediğin zamanı ifade eder. Ünlü bir filozofun da ifade ettiği gibi çay dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir.  Semaver ise sohbetlerin en önemli vasıtasıdır. Sohbette ise üç ana unsur; saki, gazelhan ve gönüllü muhibbanlardır. Bu sohbet meclislerinde buğulu bir bardak çay, bağrı ateşte yanan semaver, o güzel insanların meşreplerinden tedai olunmuş sevimli bir rumuzdur. Ruhu okşayan her güzel şey bulunduğu ortama güzellik katar. Ortam güzelliğini sağlamak üzere, çeşitli eşyalar muhabbet ve sohbete vasıta kılınmıştır. Sohbet meclislerinde vazgeçilmez en güzel unsurlardan biriside çaydır. Gönüller tek merkezde toplanır ve dünya telaşesinden uzak manevi huzurun yakalandığı, yüreklerin ve gözlerin güldüğü huzur mekânlarıdır. Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri’nin şu dörtlüğü ne kadar güzeldir

Gülleri handân edendir hep bu dem             

Bülbülü nâlân edendir hep bu dem                               

Âşıkı hayrân edendir hep bu dem                               

Dem bu demdir dem bu demdir dem bu dem

Sayfayı Paylaş