SINAVIN İKİ BAŞKAHRAMANI: ERKEK VE KADIN

236 Dergi-6

İlk insan Hz. Âdem’in yaratılmasından hemen sonra ilk kadın yaratıldı ve o kadın ilk insana eş oldu. Erkek-kadın ilk iki insanın sınavı cennette başladı, onlar cenneti birlikte yaşadılar. Cennette bir ağaca yaklaşmanın dışında her şey serbestti, onlar şeytanın aldatmasıyla yasağı birlikte çiğnediler, birlikte yeryüzüne indirildiler. Günahında ısrar eden ve kendini savunmaya çalışan şeytana karşın onlar, hatâlarını itiraf ettiler, birlikte tevbe ettiler, birlikte bağışlandılar ve ikisi birlikte insanlığa ata oldular.

Pek çok âyette ilk insanın hayat serüveni anlatılır, bu anlatımlarda Hz. Âdem’in ismi yirmi beş kere geçer, ancak eşinin ismi hiç geçmez. Bu anlatımlarda eş anlamına zevc kelimesi geçer. Biz ilk insanın eşi olan ilk hanımın ve insanlığın ilk annesinin isminin yaşayan/canlı anlamında Havvâ olduğunu kaynaklarımızdan öğreniriz. Zaten Kur’ân’da Hz. Meryem’den başka kadın adı geçmez. Kur’ân’ın bu geleneği İslâm kültürüne de damgasını vurmuş ve kültürümüzde kadınların ismi açıkça zikredilmez. Bu, hiçbir zaman kadınların sınav maratonunda etkin rol almadıkları anlamına gelmez. Kur’ân’da anlatılan her başarı yahut başarısızlığın ardında kadınlar da vardır. Şimdi ilk insan ve eşinden bahseden şu âyetleri okuyalım:

“Ey İnsanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın meydana getiren Rabb’inize saygısızlıktan sakının.”[1]

“Ey Âdem! Eşin ve sen cennette kal, orada olandan istediğiniz yerde bol bol yiyin, yalnız şu ağaca yaklaşmayın; yoksa zâlimlerden olursunuz dedik.”[2]

“Ey Âdem! Doğrusu bu, senin ve eşinin düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa bedbaht olursun.”[3]

Kur’ân-ı Kerim, Son Peygamber’in dili olan Arapça olarak gelmiştir. Dilin kuralları gereği çoğu anlatım eril ifadelerle yapılmıştır. Müminûn, müslimûn, müttekûn, muhlisûn; iman eden erkekler,  Yapı itibariyle “Müslüman erkekler”, “müttakî erkekler”, “ihlâslı erkekler” gibi anlaşılabilir. Fakat aslında bu ifadeler dil kuralı (tağlîb) gereği kadınları da içine alır. Bu anlatım Kur’ân’ın ilk muhâtaplarının da dikkatini çekmiş ve onlar bunu açıkça Peygamberimiz (s.a.v.)’e sormuşlar, soruları ciddiye alınmış ve onlara cevap verilmiştir:

Ümmü Seleme Annemiz, konuyu şöyle dile getirmiştir: “Ey Allah’ın Peygamberi! Yüce Allah’ın âyetlerinde hicret konusunda kadınları andığını duymayacak mıyım?”

Onun bu sorusu üzerine Yüce Allah şu âyeti indirmiştir:[4] “Sizden erkek olsun kadın olsun, hiç birinizin çalışmasını boşa çıkarmayacağım. Zaten siz birbirinizdensiniz.”[5]

Ensar hanımlarından Ümmü Umâre yahut Esma bint Umeys, Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelip şöyle demiştir: “Bakıyorum da her şey erkeklere, kadınların hiçbir konuda isimleri geçmiyor?”

Onun bu sorusu üzerine şu âyet inmiştir:[6]

“Doğrusu erkek ve kadın Müslümanlar, erkek ve kadın mü’minler, boyun eğen erkekler ve kadınlar; doğru sözlü erkekler ve kadınlar, sabırlı erkekler ve kadınlar, gönülden bağlanan erkekler ve kadınlar, sadaka veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, iffetlerini koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çokça anan erkekler ve kadınlar… İşte Allah bunların hepsine mağfiret ve büyük ecir hazırlamıştır.”[7]

Ümmü Âmir (Fükeyhe veya Esmâ) bint Yezîd, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek şunları söylemiştir: “Anam babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Peygamberi! Allah, seni kadın erkek herkese peygamber olarak gönderdi. Biz kadınlar da sana ve Rabb’ine iman ettik. Bizler, evlerimizin temeli olup erkeklerin şehvetlerini tatmin ederiz, çocuklarını taşırız. Bizler evlerde kapalı kaldık. Siz erkekler ise cemâate çıkar, Cuma kılar, hasta ziyâret eder, cenâzeye katılır, tekrar tekrar hac yapar, cihad edersiniz. Bu yüzden siz bizden fazîletlisiniz. Biz ise, siz bu işleri yaparken mallarınızı korur, elbiselerinizi diker, çocuklarınızı terbiye ederiz. Ecir ve hayırda biz de size ortak mıyız?” Kadının bu sözleri üzerine Peygamberimiz arkadaşlarına şöyle dedi: “Dini konusunda bundan daha güzel problemini ortaya koyan bir kadın gördünüz mü?”[8]

İslâm kadın-erkek her insana gelmiştir. Yüce Allah’ın dini karşısında kadın erkek birdir. Kadın erkek hayır-şer nâmına ne yaparsa karşılığını görecektir. Yaratılıştaki fizikî farklılıklar sebebiyle bazı hükümlerde farklılık olsa da, sınavda her iki cins de sorumludur. Nitekim ilk dönemden itibaren mü’min hanımlar bu durumu anlamışlar ve üzerlerine düşenleri yerine getirmeye gayret etmişlerdir. İnsanlık tarihinde iyilik ve takvâ yarışında nice kadın kahraman, pek çok erkeği geride bırakarak sınavı önde götürmüştür.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in eşlerinden Ümmü Seleme, evinde bir gün bir kadına saçlarını taratırken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mescidden, “Ey İnsanlar!” diye seslendiğini duymuş ve saçını taramakta olan kadına, “Bırak sonra tararsın.” demiş; kadın, “O erkekleri çağırıyor, kadınları değil.” deyince de ona, “Ben de insanım, biz insan değil miyiz?” diyerek Peygamber (s.a.v.)’i dinlemeye çıkmıştır.[9] Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’in mescidine kadınlar da devam ederdi. Mescidin bir bölümü hanımlara ayrılmıştı. Hatta hanımların mescide girip çıktıkları kapı, halen “Bâbü’n-nisâ”/(Kadınlar kapısı) olarak günümüze kadar gelmiştir. Bir defasında o, namazda ağlayan bir çocuk sesi duyduğu için namazı her zamankinden daha kısa tutmuş ve gerekçesini çocuğundan dolayı annenin namazı bozmamasını sağlamak olarak açıklamıştır.

Bu söylediklerimiz, ilk insan ve eşinin yaratılışında, sınava tâbi tutuluşunda ve sınavdaki başarılarında da açıkça kendisini göstermiştir. Şöyle ki:

Yukarıdaki âyetlerde geçtiği üzere Yüce Allah, ilk insan Hz. Âdem’i yarattıktan hemen sonra eşini de yaratmıştır. İnsanlık, kadınlı ve erkekli olarak bu ikiliden çoğalmıştır. Anne ve babaları olmadığı halde Hz. Âdem ve eşi Hz. Havvâ insanlığın anne ve babaları olmuşlardır. Biz keyfiyetini bilmesek de ilk insan ve eşinin yaratılışında da ilâhî kudretin tezâhürlerine tanıklık ederiz.

Hz. Âdem ve eşi, cennete konulmuş ve cennetin sayısız nimetleri onlara sunulmuştur. “Ey Âdem sen ve eşin, cennete yerleşin, orada eğleşin, her ikiniz de oradaki nimetlerden bol bol yiyin; ikiniz de şu ağaca yaklaşmayın.” denilerek her ikisi de muhâtap alınmış, emir ve yasak her ikisine birlikte gelmiştir.

“Şeytan, senin ve eşinin düşmanı” denilerek, şeytana karşı mücâdelede sorumlu oldukları ikisine de bildirilmiştir.

Sonuçta ikisi birlikte yasağı çiğnemişler, cennet elbiseleri ikisinden de alınmış ve ikisi de cennetten çıkarılmışlardır. Kur’ân, bize yasağı önce kimin çiğnediğini söylemez, ikisinin birlikte yasağı çiğnediğini haber verir. Her ikisi de yasak meyveden yemiş ve her ikisi de cennet nimetlerinden mahrum kalmıştır. Yasağı çiğnemede, eşlerin birbirlerini değil, şeytanın onları kandırıp ayaklarını kaydırdığı bildirilir. Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde Hz. Havvâ, “ayartıcı ve baştan çıkarıcı” olarak takdim edilirken, Kur’ân’a göre insanlığın ilk çiftinin her birinin cennetten tart edilmesiyle sonuçlanan olaylardan her ikisi de eşit bir şekilde sorumlu tutulmuşlardır… Peygamberliğin sadece erkeklere has olmadığını savunan İmam Eş’ârî’ye göre Hz. Havvâ da nebîdir.[10] Nitekim insanlık da, şeytanın ana-babasını kandırdığı gibi kendisini de kandırmaması için uyarılmıştır: “Ey Âdemoğulları! Şeytan, ananızı babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de aldatmasın…”[11]

En sonunda ikisi birlikte tevbe etmişler ve tevbeleri kabul edilmiştir. Kur’ân bize onların tevbe edişlerini her ikisinin ağzından ikil kalıpla şöyle bildirir: “Her ikisi, ‘Rabbimiz! Kendimize yazık ettik; bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen biz kaybedenlerden oluruz.’ dediler.”[12]

Sonuç olarak tâbi tutulduğu sınavında ilk insanın yanında eşi de yer almıştır. Onların evlatları olarak insanlık da tâbi tutuldukları bu sınavı kadın erkek birlikte başaracak yahut kaybedeceklerdir. Kadın-erkek, birbirlerini tamamlayıp dini yaşamada birbirlerine destek oldukça sınavı kazanacak, aksi takdirde kaybedenlerden olacaklardır.

İnsanlığın atası Hz. Âdem Atamıza ve Hz. Havvâ Anamıza selam olsun!

 

 

[1] 4/Nisâ, 1. Ayrıca bkz. 7/A’râf, 189, 39/Zümer, 6.

[2] 2/Bakara, 35.

[3] 20/Tâhâ, 117.

[4] Taberî, Câmiu’l-Beyân, IV, 143; İbn Kesir, Tefsîr, I, 441.

[5]  3/Âl-i İmrân, 195.

[6] Taberî, Câmiu’l-Beyân, XXII, 8; İbn Kesir, Tefsîr, III, 487.

[7] 33/Ahzâb, 35.

[8] İbn Sa’d, Tabakât, VIII, 319-320.

[9] Ahmed, VI, 297; Müslim, Fedâil 9/29.

[10]  Ö. Faruk Harman, Havvâ, DİA, XVI, 545.

[11] 7/A’râf, 27.

[12] 7/A’râf, 23.

Sayfayı Paylaş