MANZUM MEKTUP GELENEĞİ VE HULÛSÎ EFENDİ DİVAN’INDAKİ MANZUM MEKTUPLAR

236 Dergi-8

Bir önceki yazıda Türk edebiyatında manzum mektup yazma geleneğinden bahsetmiş ve bu geleneğin takipçisi olarak Hulûsî Efendi (k.s.)’nin manzum mektuplarını işlemeye çalışmıştık. O yazıda ağırlıklı olarak Hulûsî Efendi (k.s.)’nin Mektûbât’ındaki manzum mektuplarından söz etmiş, Dîvân’ındaki manzum mektupları ise bu yazıya bırakmıştık. [1]

Klâsik Türk edebiyatında müstakil eser olarak tertip edilen “mektûbât”ta yer alan manzum mektupların dışında bazı şairlerin dîvânlarında da “…iyi mi, …hoş mu” vb. rediflerle kaleme alınmış manzum mektuplar vardır. Rûhî’nin Dîvân’ında bu tarz dört manzum mektubu vardır.[2] Ayrıca şairler gazel veya diğer nazım şekilleriyle sevdiklerine hitâben mektup üslubunda şiirler yazarlar. Onları bazen sabâ rüzgârı ile bazen güvercinle gönderip hallerini arz ederler. Şair, dîvânında yer alan bu tarz şiirleri gerçekte sevdiğine göndermiş midir, yoksa hayâlî olarak mı yazmıştır? Bilinmez. Ne var ki onların sevdiklerine karşı en samîmî duygularını taşıyan ve “nâme” adını verdikleri bu şiirler dîvânların en hisli şiirleridir. 18. yüzyıl şairlerinden Nevres-i Kadîm (ö.1762) aşağıdaki beytinde, “Âşığın mektuba damlayan bir damla gözyaşı, güvercinin uçmasına engel oldu.” derken kanatlarına mektup takılmak suretiyle güvercinlerin postada kullanıldığına işaret eder:

Bir katre eşki nâmeye akmışdı âşıkın

Pervâzdan alıkodı bâl-i kebûteri[3]

Tesbit edilebildiği kadarıyla Hulûsî Efendi Dîvânı’nda yer alan 207, 239, 379, 380, 383 ve 398. şiirler mektup üslûbunda yazılmışlardır. Bunların çoğu ya gurbette yazılmış ya da gurbetteki birine yazılmıştır. Bunlardan birinde Hulûsî Efendi gurbettedir ve ana, baba, kardeş, akraba, eş ve dostlarının hâl ve hatırını sormaktadır. Gurbette kabaran özlem duygularıyla onlardan bir haber beklentisini kalemi kâğıda döker. Gurbet ellerindeyken vatanından gelecek haber onun nezdinde bin hayra geçecektir:

Olup bir yâr-ı sâdık âşiyânımdan haber verse

Nicedir hasta ol pîr ü civânımdan haber verse

 

Ne hâlde pîr atam anam ne hâlde kavm ü kardaşım

Ne eyler yâr ü yârânım dostânımdan haber verse

 

Değer yüz lutfa bin hayra geçer hayr ehlinin hayrı

Garîb ellerde kaldım kârbânımdan haber verse (379-1, 2, 3)

 

Hulûsî Efendi (k.s.), “Yüz koy kapısında niyâzım arz et.” mısraı ile başlayan gazelinde klâsik edebiyat şairinin genel postacısı sabâ rüzgârını kullanarak sevgiliye, dosta haber gönderir, halini arz eder:

 

Ey sabah rüzgârı! Sevgilinin diyârına ulaş, kapısına yüzünü sür ve ona saygı ve duâlarımı sun. Ona ‘Ayrılığınla bir hakir ve güçsüz kölenin gönlü ve canı parça parçadır.’, de; ‘O, senin saçının esiridir ve güzelliğinin gülü onu ağlatmaktadır.’ de. Ey sabah rüzgârı! ‘Ağlayıp inlemede, belâ ve gamda olan gönlümü gör, onu cömert ve vefâlı sevgiliye arz et.’ Ve ona ‘Ayrılık gamının Mecnûn’u olduğumu, beni Mansûr gibi dâra çekmemesini, ihsân ederek yüzünü göstermesini, zamanın bu günahkâr bendesine bol bol lütuf etmesini’ söyle. ‘Kimdir diye soracak olursa ‘Âvâre Hulûsî.’ dersin’.” (398)

 

Yüz koy kapısında niyâzım arz et

Ey bâd-ı sabâ var kûy-ı nigâra

 

Bir bende-i hakîr ü nâ-tüvânın

Hicrinle dil ü cânı pâre pâre

 

Eyt ki ol senin esîr-i zülfün

Hüsnün gülü koymuş anı zâra

 

Gör zâr u belâ vü gamda gönlüm

Arz et keremli vefâlı yâra

 

Mecnûn-ı gam-ı firkatindir

Mansûr gibi çekme anı dâra

 

Göster yüzünü kemâl-i ihsân

Gayrına da bakma özge kâra

 

Lutf u keremin bol bol etsin

Bu bende siyâh-rûzgâra

 

Kimdir deyü sorarsa ancak

Eyt ki Hulûsî-yi âvâre

 

 

Hulûsî Efendi (k.s.), yedi beyitlik bir başka gazelinde (383) ise cihanda bir benzerini bulamayacağı yârine bir nâme yazar ve nâmesine, “Var git o güzele, şayet seni okursa halimi anlat, selâmımı söyle, hâlimi arz etmek için bazen ağla bazen gül.” diye tembih eder. Sonra kendisine döner ve meşhur mısraını söyler:

Eyt ki garîb ü bî-kes Hulûsî

Bir dost u bir post bir de vîrâne (Gazel, 383-4)

 

Bu manzûmesinde Hulûsî Efendi (k.s.)’nin mektubunu gönderdiği sevgili Allah olmalıdır. Çünkü cihanda benzeri bulunamayacak sevgili ancak Allah olsa gerektir. Nitekim Hulûsî Efendi gazelin içinde yer alan yukarıdaki beytinde dünyadaki garipliğini, kimsesizliğini dile getirmektedir. Zira dünya mü’minin gurbetidir. İnsan burada Elest Bezmi olan öz vatanından ve gerçek sevgiliden ayrı olduğu için kimsesizdir. Tekrar geri döneceği bu yurtta bir dost, bir post bir de vîrâne ona yeter. Oyalanmayacağı bu yurtta düşmana değil dosta, inci mücevhere değil posta, saray ve köşke değil vîrâneye sahip olsa yeter.

 

Hulûsî Efendi (k.s.), manzum mektubu andıran üslubuyla yazılmış bir diğer gazelinde,  “Ey yâr-ı gâr gelmez misin?” seslenişiyle kim bilir kime sesleniyor ve şiir diliyle kimi davet ediyordu bilinmez. Ancak yâr-ı gârını saf, samîmî ve temiz bir kalpten dökülen yakarışlarla çağırıyordu.

Gam bezmimiz ârestedir

Ey yâr-ı gâr gelmez misin

Gönlümüz yâra bestedir

Ey yâr-ı gâr gelmez misin

 

Eyyûb-ı pür-derddir gönül

Ya‘kûb-ı firkatdir gönül

Yûsuf-ı hasretdir gönül                                                                                   

Ey yâr-ı gâr gelmez misin (207-1, 4)

 

 

 

 

 

 

 

[1] Not: Bu yazıdaki Hulûsî Efendi’nin beyitleri ve nesre çevirileri yakında Nasihat Yayınları’nda yayımlanacak olan 20. Yüzyıl Mutasavvıf Dîvân Şâiri Seyyid Osman Hulûsî Efendi Dîvânı (İnceleme – Metin – Nesre Çeviri).

[2] Cemal Kurnaz, “Rûhî’nin Dostları”, Divan Edebiyatı Yazıları, Akçağ Yay., Ankara 1997, s.126-182.

[3] Hüseyin Akkaya, Nevres-i Kadîm ve Türkçe Divanı, Harvard Üniversitesi, 1996, II, s 125 (27’inci kaside 16’ıncı beyit).

Sayfayı Paylaş