İMÂM-I RABBÂNÎ (K.S.)’YE GÖRE TOPLUMA HİZMET VE MÜCEDDİDLİK

236 Dergi-10

İmâm-ı Rabbânî (k.s.) insanlara ve topluma hizmet edip faydalı olmanın önemi hakkında şöyle der:

“Bir kimse Allahu Teâlâ’yı zikirle meşgul iken, bir âmâ bu esnada ortaya çıksa ve ayağını önündeki çukura atmak üzere olsa, bunu gören kimsenin zikre devam etmesi mi yoksa âmâyı tehlikeden kurtarması mı faziletlidir? Elbette ki, âmâyı kurtarmak zikirden daha üstündür. Zira Allahu Teâlâ’nın ne ona, ne de onun zikrine ihtiyacı vardır. Ancak âmânın ona ihtiyacı vardır ve onu bu durumda kurtarmak gereklidir. Hele de bu kurtarma işi onun görevi ise, bu durumda onu kurtarmak zikrin kendisi olur. Zira bu Allahu Teâlâ’nın emrini yerine getirmektir. Zikirle meşgul olmak, bir hakkın yani Mevlâ Teâlâ’nın hakkını yerine getirmek demek iken, görevli olduğu kimseyi kurtarmakta iki hakkın yerine getirilmesi vardır. Biri kul hakkı, diğeri ise Mevlâ Teâlâ’nın hakkıdır. Hatta âmâyı kurtarmak yerine zikirle meşgul olmak günah bile sayılabilir. Zira her zaman zikir güzel görülmez. Hatta bazı vakitler zikri bırakmak güzel olur; oruç tutmanın yasak olduğu günlerde iftar etmek oruç tutmaktan, mekruh vakitlerde namaz kılmayı bırakmak namaz kılmaktan üstündür.”[1]

 Müceddidlik

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî bir mektubunda bazı tasavvufî yüksek ilimlerden bahsedip, bunları çoğu insanın anlayamayacağını söyledikten sonra, bu ilimlerin sâhibinin ikinci bin yılın müceddidi (yenileyicisi) olduğunu ilâve ederek kendisinin müceddid olduğunu dolaylı yolla îmâ etmiştir.[2] Bir başka mektubunda da şöyle demiştir: “Yaratılmamdan maksat olduğunu anladığım durum hâsıl oldu, bin yıllık temennî icâbet gördü. Allah’a hamdolsun ki, beni iki deniz arasında sıla (köprü, birleştirici) eyledi.”[3]

İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye “Müceddid-i Elf-i Sânî/Hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi” lakabını veren ilk kişinin, mürîdi Abdülhakîm Siyâlkûtî (ö. 1067/1657) olduğu söylenir.[4] Sirhindî’nin “müceddidlik” kavramı ile ne kasdettiği, bu kavramı kullandığı yerlerin bağlamından anlaşılmaktadır. O, (İbnü’l-Arabî’nin aksine) âlemin hakîkatlerinin ilâhî isim ve sıfatlar değil, onların zıtları olan ademler (yokluklar) olduğunu söyledikten sonra bu yüksek ilimlerden daha önce kimsenin bahsetmediğini, Hicret’ten bin yıl geçtikten sonra bu bilgilerin ortaya çıktığını söylemiş ve şöyle devam etmiştir: “Ey oğul! Bu öyle bir zamandır ki, eski ümmetlerde böyle zulmet dolu bir vakitte ülü’l-azm (büyük) bir peygamber gönderilir, o da yeni bir dîni ihyâ ederdi. Bu ümmette ise -ki ümmetlerin sonuncusudur, peygamberi de son peygamberdir ve âlimleri İsrâiloğulları’nın peygamberleri mertebesindedir- âlimlerin varlığı peygamberlerin varlığı yerine geçer. Bu sebeple her yüzyılın başında şerîatı ihyâ etmek için bu ümmetin âlimlerinden bir müceddid (yenileyici) tâyin edilir. Özellikle eski ümmetlerde ülü’l-azm peygamberin vakti olan böyle bir zamanda tam mârifet sâhibi bir âlim lâzımdır ki eski ümmetlerin ülü’l-azm peygamberinin yerine geçsin.”[5]

Yukarıdaki cümlelere bakıldığında İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin “müceddidlik” kavramının muhtevâsı anlaşılmaktadır. Öncelikle o, kendi döneminin zulmet dolu ve karanlık olduğunu düşünmekte, bir ihyânın (canlandırma) gerekli olduğuna inanmaktadır. O dönemde Hint Müslümanları arasında bazı bid‘at ve hurâfelerin yaygınlaşmış olması, bazı Müslümanların Hindû kültürünü benimsemeleri, Ekber Şâh’ın Dîn-i İlâhî adı altında yeni bir din îcâd etme çabaları ve vahdet-i vücûdu benimsediğini öne süren bazı sûfîlerin ibâha (her şeyi helâl sayma) fikrine yönelmeleri, Sirhindî’yi toplumda bir ihyâ ve tecdîdin (zihinleri yenilemenin) gerekli olduğu düşüncesine sevk etmiş olmalıdır. Ahmed Sirhindî, Hz. Peygamber’in: “Muhakkak ki Allah bu ümmete her yüzyılın başında dînini yenileyecek bir kişi gönderir.”[6] hadisine işâret etmekte, kendi döneminde ise hicrî ikinci bin yıl başladığı için, bunun daha büyük bir müceddid olacağına inanmaktadır. Bir mektubunda bunu şöyle ifâde eder: “Yüzyılın müceddidi başka şeydir, bin yılın müceddidi başka. Bunların arasındaki fark, yüz ile bin arasındaki kadar, hattâ daha büyüktür.”[7]

Bin yılın müceddidi’nin iki görevinin bulunduğu anlaşılmaktadır:

  1. Zamanın geçmesiyle dinî hayatta bozulan veya aslından sapan noktaları düzeltmek;
  2. Doğrudan peygamberî bilgi ile irtibât kurmak sûretiyle daha önceden bilinmeyen şeyleri açıklamak. İmâm-ı Rabbânî’nin bu ikinci fonksiyonu yani tasavvufun doktrin ve düşüncesine getirdiği yenilikler ile kazandırdığı yeni terimler bilinen bir gerçektir. O tasavvufun hem seyr-u sülûk (tasavvufî eğitim) konularına, hem de varlık (vücûd) konusuna bir çok yeni yaklaşım ve kavram getirmiştir. Bu durum, tasavvufî ilimlerde bir tecdîd ve zenginleştirme faaliyetidir. Müceddidlik görevinin diğer fonksiyonu olan “dînin aslından sapan noktaları onarmak” (dinde tecdîd) konusuna gelince, Ahmed Sirhindî’nin dinde yaptığı tecdîd faaliyeti iki grupta mütâlaa edilebilir:
  3. Tasavvufu dînin zâhiriyle ve âlimlerle çelişmeyecek şekilde yeniden yorumlamak. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, eserlerinde âlimler ile sûfîleri, medrese ile tekkeyi birbirine yaklaştırmak ve zâhir bâtın dengesi kurmak için özel bir gayret sarfetmiştir. Âlimler ile sûfîlerin “vahdet-i vücûd” konusundaki ihtilâflarını lafza indirgeyip aralarında köprü olma çabaları ve “vahdet-i şuhûd” düşüncesini geliştirmesi bu gayretlerin bir ürünü olmalıdır.
  4. Müslümanları (özellikle sûfîleri) fıkıh ve Ehl-i Sünnet kâidelerini tâkip etmeye, bid‘attan uzaklaşmaya teşvik etmek. Özetle söylemek gerekirse, Ahmed Sirhindî’nin müceddidliği iki yönlüdür. Birincisi, tasavvufî ilimlere getirdiği yenilikler, farklı yorumlar ve kazandırdığı ıstılâhlardır. Bu kısım, bir zenginleştirme faaliyeti olarak görülebilir. İkincisi ise dîni ve tasavvufu, daha doğrusu Müslümanları ve özellikle sûfîleri Ehl-i Sünnet değerleri içinde yeniden yapılandırma ve şerîatla tasavvufu yakınlaştırma faaliyetidir.

[1] Sirhindî, Mektûbât, II, 129-130 (no. 46)

[2] Sirhindî, Mektûbât, II, 22 (no. 4).

[3] Sirhindî, age, II, 25 (no. 6).

[4] Muhammed Hâşim Kişmî, Berekât-ı Ahmediyye, Kânpûr 1307/1889, s. 176.

 

[5] Sirhindî, Mektûbât, I, 390 (no. 234).

[6] Ebû Dâvûd, Melâhim, 1.

[7] Sirhindî, Mektûbât, II, 22-23 (no. 4).

 

Sayfayı Paylaş