Hakikat Münâdîsi Velî; Osman Hulûsî-i Darendevî

236 Dergi-32

Zühd ve takva hayatının ilk eserlerinin telif edilmesi ile başlayan, tasavvuf geleneğinin tarikatlar ve tekkeler şeklinde müesseseleşmesiyle devam eden süreçte tasavvuf ve edebiyat, birbirlerinden istifade ederek varlıklarını sürdürmüşler, mutasavvıflar gerek manzum gerekse mensur ifadeleri ile inanç esaslarını, şeriat hassasiyetlerini, ahlâkî tavsiyelerini ve kalp hallerini muhataplarına anlatmaya çalışmışlardır. Tasavvuf, edebiyatın söze ahenk, iletişime tesir ve ifadeye derinlik katma gücünü; edebiyat ise tasavvufun zengin ve manevi tecrübeye dayalı muhtevasını kullanmak suretiyle gelişme ve genişleme göstermiştir. Edebiyat, tasavvufla birlikte çağlayacak bir mecra bulmuş, tasavvuf ise edebiyatı bir eğitim ve irşâd aracı olarak kullanan bir mektep olmuştur.

Müridlerini terbiye etmek için meşru her zemini kullanan mürşid-i kâmiller zaman zaman sükût ile zaman zaman ise özlü sözlerle müridlerini tefekküre sevk etmişlerdir. İman esasları, Allah sevgisi, Hz. Muhammed (s.a.v.) övgüsü, peygamber kıssaları, ayetler-hadisler,  dualar, nasihatler, kelâm-ı kibâr ve İslâm ahlakı şiire işlenen dini motiflerin başlıcalarıdır.  Bununla birlikte tasavvuf adâbına işaret eden kavramlar, manevî tecrübeleri ifade edebilmek için kullanılan ıstılahlar, Allah-insan-âlem ilişkisini açıklamaya çalışan mecazlar, insanın duygu dünyasının temsilcisi olan söyleyişler de tekke şiirinin en çok görünen unsurlarıdır.

Sözümle O’nu övemem, ancak O’ndan bahsetmekle sözümü övmüş olurum. Son yüzyılda tekke şiirine ruh üfleyen isimlerden birisinden bahsediyoruz. Darendeli Es-Seyyid Osman Hulûsî Efendi (k.s.). Ruhundaki istidadın mürşidi İsmail Hakkı Efendi’nin nazarı ile gün yüzüne çıkması O’nu herhangi bir zaman ve zemine bağlı kalmaksızın ilâhî ilhâmı almaya ve aktarmaya sevk etmiş, ledünnî bilginin mazharı kılmıştır. Nitekim kendisi de “Hulûsî’den değil bu söz o yâr-i Mihribân’dandır” diyerek bu gerçeğe işaret etmiştir. Dolayısıyla O’nun şiirleri kesbî ve sunî bir gayretin ürünü olmanın ötesinde vehbî, tabiî ve ilâhîdir.

Hâlin kâle, özün söze, şuurun şiire,  dîlin (gönül) dile, kalbin kalıba, hükmün hikmete, kemâlin kelâma, edebin edebiyata yansımasıdır Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî. Tekke edebiyatı geleneğinin zübdesi ve müstesna bir temsilcisi, susuz ve çorak gönüllerin âb-ı hayat çeşmesidir. Sadelik ve estetiğin, hüsn-i niyet ve samimiyetin mazharı, feraset, basiret, istikamet ve hidayetin mücellâ bir âyinesidir.

Sohbet meclislerinde güzel sesli yiğitler, temiz yürekli ihvana Dîvân’dan beyitler terennüm etmişler, hem okuyanlar hem de dinleyenler maneviyattan nasîbdâr olup kalp hastalıklarından onmuşlardır. Kararan ruhlar ve yitik gönüller dünyasında hakikate dair bir ışık sunmuşlar, irfan pınarlarında yunmuşlardır. Tasavvufa ve sûfilerin gönüllerine mühür vuran ehl-i irfanı vefa ve şükranla anmışlar, kalpleri ile Allah’a dönmüşlerdir. Masiva kasvetinden sıyrılıp feyz yağmurlarında dinmişlerdir. Çaya eşlik eden aşk şarabıyla muhabbete yudum yudum kanmışlar, belâ meyhânesinde adım adım yanmışlardır.

Hulûsî Efendi (k.s.)’ye göre en kâmil (olgun) ve mükemmil (olgunlaştırıcı) rehber, Hakk’ı bilen ve övgüye layık lider; mürşid-i a‘zam Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. O’ndan sonra gelen maneviyat muallimleri, O’nun ahlakıyla ahlaklanmakla Efendimiz (s.a.v.)’in tezkiye vazifesini devam ettiren manevî mirasçıları, mürşid-i kâmillerdir.

O’na göre yol, yâr yolu; iz Rasûlullah’ın izidir. O’na göre tasavvuf, aşk meydanı;  söz sevgiliyi vasfeden sözdür. O’na göre kulak, Hak kelâmı işiten kulak; göz, muhabbet ve rıza gözüdür. O’na göre zulmet, nefsin hevâsı; nur ise kalbin devâsıdır. O’na göre derman yârin cefâsı; ihsân ise yârin safâsıdır. O’na göre gönül Hakk’ın aynası, zikir o aynanın cilâsıdır. O’na göre huzur, Allah’ı anmak; huzursuzluk mâsivâya aldanmaktır. O’na göre gerçek velâyet, hulûs-i kalb ile ibâdet; en büyük kerâmet, dâimî istikâmettir.

Hulûsî Efendi (k.s.)’ye göre sûfî,   Allah ve Rasûl’üne zahiren ve bâtınen itaatle şeriat ve tarikat yolunu tutan, hakikate değer veren, marifete itibar eden, Allah’ın birliğine sığınan muhabbet ve istikâmet sahibi kişidir.

O’na göre mürid, Allah’tan başkasını talep etmeyen, sadakat, liyakat ve muhabbetle murada erişmek için gayret eden, canını cananına verip murada erendir. O’na göre canından geçebilen sevdaya erebilir, sevdiğinin yoluna baş koyan yolun sonunu görebilir.

O, Efendimiz (s.a.v.)’e yakınlığı canı pahasına isteyen bir civanmert, mezarının Medine topraklarında olmasını murâd eden yüce bir gönül, inkâra karşı imana, isyana karşı itaate, küfre karşı şükre, cehle karşı irfana çağıran bir hakikat münadisidir. Her şeyden öte O, bir muhabbet fedaisidir.

Âh mine’l-aşk ve hâlâtihî

Ahraka kalbî bi-harârâtihî

 

Âh edişim, aşktan ve hallerindendir

Kalbimin yangını hararetindendir

 

Sayfayı Paylaş