Velilerin Sünnete Bağlılıktaki Hassasiyetleri

234 Dergi-42

Tasavvuf büyükleri sünnet-i seniyeden kıl kadar bile bir ayrılığı hoş görmemişler, sünneti hafife alanların ve sünnete ittiba etmeyenlerin söz, düşünce ve eylemlerine hiçbir zaman itibar etmemişlerdir. Sünnete tabi olmadan yapılan amellerin makbul olmayacağını ve bu tür amellerin Allahu Teâlâ’nın muhabbetine vesile olamayacağını söylemişlerdir. Bu konuda Ahmed bin Ebu’l Havarî: “Rasûlüllah’ın sünnetine tabi olmadan amel edenin ameli batıldır.”[1] diyerek sünnet çizgisinin dışına çıkanların batıl yolda olduklarını net bir dille ifade etmiştir.

Tasavvuf büyüklerinin eserlerindeki izahlardan ve sufilerin bu konudaki çok sayıdaki sözlerinden anlaşıldığına göre tasavvuf Kur’an ve sünnete ittiba etmekten ibarettir. Bu hakikati Cüneyd-i Bağdadî şöyle ifade etmiştir: “Tasavvuf hakiki olarak Allah’ın ahdine ve elest bezminde aldığı misaka vefa gösterip gereğini yerine getirmek ve şeriatta Peygamber (s.a.v.)’e tabi olmaktır.”[2]

Dolayısı ile tasavvuf yolunu Kur’an ve sünnet haricindeki paralel bir yol olarak algılamak tamamı ile yanlış bir algıdır. Zira mutasavvıflar sünnete bağlılık dışındaki hiçbir yolu kabul etmemiş ve meşru da görmemişlerdir. Nitekim Cüneyd-i Bağdadî bu konuda şöyle demiştir: “Peygamberlerin izini takip müstesna Allah’a giden yolların hepsi kapalıdır. Bizim bu ilmimiz Kitap ve sünnetin esasları ile bağlıdır.”[3]

Tasavvuf tarihinde hal ve ahlaklarıyla örnek gösterilen bütün mürşidlerin yaşantıları Efendimiz (s.a.v.)’in sünnet-i seniyesini hayata tatbik etmekten ibarettir. Mürşid-i kâmillerin Sünnete ittibayı esas alması konusunda Ebu Hamza Bağdadî şöyle demiştir; “Allah’a giden yolu bilen bu yola kolaylıkla girer. Allah’a giden yolda sözünde, işinde, halinde Rasûlullah’a tabi olmaktan başka bir delil yoktur.”[4]

Sünnete tabi olmak için ise öncelikle sünnetin mahiyetinin kavranması gerekmektedir. Bu konuda Abdulvahid Bin Zeyd; “Gerçek sufiler akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalpleri ile ona bağlanan ve nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk’a sığınan kimselerdir.”[5] diyerek tasavvuf yolunda Sünneti anlamanın önemine işaret etmiştir.

Aziz Mahmud Hüdayi, tasavvuf ıstılahında “ledün ilmi” olarak bahsedilen özel ilime ulaşmanın yolunun da yine Kur’an ve sünnetin anlamlarını kavramaktan geçtiğini ifade etmiştir. Bu hususu şöyle izah etmiştir: “Hakk’a talib olan kimse kitap ve sünnetin manalarını anlayacak kadar ilmi ıstılahları öğrendikten sonra zikir ve murakabe ile masivadan yüz çevirmeye çalışırsa, kalbine ledün ilminin ırmakları dökülmeye başlar. Ledünni ilim nice yıllar ömrünü ıstılah öğrenmeye harcayan, kitaplar yazmış kimselerin kokusunu bile duyamayacağı vehbi bir ilimdir.”[6]

Kur’an-ı Kerim’de Allah sevgisine erişmenin ve günahların affedilmesinin Rasûlullah (s.a.v.)’in sünnetine tabi olmakla mümkün olacağı bildirilmiştir. Âl-i İmran Suresi 31. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

Bu ayete ifade buyurulan hakikate binaen Allah dostları sünnete muhalefet eden kimselerde “muhabbet” duygusunun oluşmayacağını söylemişlerdir. Muhammed bin Fadl Âl-i İmran 31. ayetinin yorumunda şunları söylemiştir: “Açıktan ya da gizli olarak Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetinden bir şeye muhalefet eden, ya da herhangi bir şeyde ona tabi olmayı terk eden kimseden muhabbet duygusu alınır. Çünkü Peygamber (s.a.v.)’e tabi olmak, onun yolundan hiçbir şeye kesinlikle muhalefet etmemekle olur.”[7]

Tasavvuf büyüklerinin de ifade ettiği gibi Allah sevgisine erişmenin yolu, Kur’an ve sünnete sıkı sıkıya bağlılıkla birlikte Allah’ın emir ve yasaklarına kayıtsız bir şekilde itaatle mümkündür. Öyle ki Sehl bin Abdullah El Tusteri “muhabbet” kavramını bu çerçevede izah etmiş ve şöyle demiştir: “Muhabbet, mahbubun emirlerine taatle kucak açmak ve muhalefet etmekten uzaklaşmaktır.”[8]

Tasavvufun ismini kullandıkları halde sünnete ittiba meselesini önemsemeyen ve sünneti kavrayamayan ve onu yaşantısında sergileyemeyen bir takım kimselerin bidat yollarına saptıkları, heva ve heveslerinin esiri oldukları yine tasavvuf büyükleri tarafından vurgulanmıştır. Bu çerçevede tasavvufu bidatleri terk edip sünnete yapışmak olarak tanımlayan sufiler de vardır. Muhammed bin Nasrabadî şöyle demiştir: “Tasavvuf heva heves ve bidatı terk ederek kitap ve sünnete dört elle sarılmaktır.”[9]

Necmeddin Kübra; “Farz veya sünnetlerden herhangi birini terk eden kimse ateş de yutsa denizin üzerinde de yürüse, havada da uçsa iyi biliniz ki davasında yalancıdır. Bu yaptıkları da keramet değildir.”[10] diyerek sünnete ittiba etmeyenlerin bu yolun yalancıları olduğunu ifade etmiştir.

Bu gibi kimselerden ise ancak dalalet sudur edecektir. Darendeli Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bir şiirinde Kur’an’a uymayıp sünnete ittiba etmeyenlerin kendi temelsiz vehimleriyle zihinlerinde dalaletler yanı sapkınlıklar üreteceğini şöyle ifade etmiştir:

Hükm-i Kur’ân’a uyup sünnete kılmaz ittibâ

Kendi butlânından uydurma dalâletler gelir

Tarih boyunca nice kimseler hak görünümlü batıl sözlerini sufi oldukları iddiasının arkasına sığınarak cesur ve hadsiz bir şekilde söylemekten çekinmemiş olsalar da onların bu sözleri hakikat ehli sufiler tarafından makes bulmamıştır. Zira sufiler şeriatın zahirine uygun olmayan ya da sünnete muvafık düşmeyen sözler söylenmesini asla tasvip etmemişlerdir. Seriyyu’s Sakatî; “Sufinin marifet nuru takva nurunu söndürmez, kitap ve sünnetin zahiri manalarına zıt düşen bir şey söylemez.”[11] diyerek sufilerin bu konudaki prensibini çok güzel özetlemiştir.

Mürşd-i kâmiller, Kur’an ve sünnet ölçülerine vurulmadan; “Kalbimize şöyle doğdu, böyle doğdu.” şeklindeki söylemlere de iltifat etmemişlerdir. Nitekim birçok insan gönlüne doğan bir takım aldatıcı, çeldirici şeytani vesveseleri ilham zannetmekte ve o vesveselerin peşine düşmektedir. Çok iyi idrak edilip bilinmesinde fayda vardır ki sufilerin ölçüsü ilham değil Kur’an ve sünnetin zahiri ölçü ve hükümleridir. Ebu Süleyman Daranî; “Sufilere mahsus olan bir nükte bir hikmet ve bir ilham kalbime doğar fakat iki adil şahit (Kitap ve sünnet) bunun doğruluğuna şahitlik etmedikçe kabul etmem.”[12] diyerek kalbe doğan her şeyin makbul olmadığını ifade etmiştir.

Ferududdin Attar ise; “Sufilerin sözleri Kur’an ve sünnetin şerhinden ibarettir.”[13] diyerek onların sözlerinin Kur’an ve sünnet haricinde değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etmiştir.

Kalbine gelen ilhamları Kur’an ve sünnet terazisi ile tartmayan kişilerin Allah’ın velisi olamayacağını Ebu Hafs el-Haddad şöyle ifade etmiştir: “Sürekli olarak fiillerini ve amellerini kitap ve sünnet terazisi ile tartmayan (şeriata aykırı olabilecek ilhamını ve) hatırını itham etmeyen, defterin Allah adamları (ricalullah) hanesine yazılamaz.”[14]

Allah dostlarının bütün bu sözlerinden ve daha da önemlisi onların yaşantılarından anlaşılmaktadır ki velilerin vazifesi, bizleri Kur’an’ın ve Efendimiz (s.a.v.)’ın mübarek yoluna yani sünneti seniye yoluna sevk etmekten ibarettir. Bu hakikati Prof. Dr. Mustafa Kara çok güzel ifade etmiştir:  “Âlimler ve arifler bize Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in yolunun sevdalısı olabilmenin imkânlarını, usullerini sunar, hayatımıza yeni bir pencere açarlar. Bu pencere vasıtasıyla biz yeni devletlere kavuşur, yaşama sevinciyle karşılaşır, mutluluk denen dünya ile yüz yüze geliriz.”[15]

Cenab-ı Hak cümlemizi Şeriat-ı Garra-yı Muhammediye’den ve sünnet-i seniyeden ayırmasın. Sünnet dairesinden çıkan, dâl ve mudîl olan zümrelerin şerrinden muhafaza eylesin.

[1] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm, Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 25.

[2] Selvi, Dilaver, Kur’an ve Tasavvuf, İstanbul, 1997, s.260.

[3] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm, Kara, Mustafa, a.g.e, s. 25.

[4] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm, Kara, Mustafa, a.g.e, s. 25.

[5] Selvi, Dilaver, a.g.e., İstanbul, 1997, s. 43.

[6] Aziz Mahmud Hüdayi, İlim-Amel Seyrü Süluk, Çev: Hasan Kamil Yılmaz, İstanbul 1988, s. 23.

[7] Aziz Mahmud Hüdayi, Habbet-ül-Muhabbe, Çeviren: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2002, s. 42.

[8] Aziz Mahmud Hüdayi, Habbet-ül-Muhabbe, Çeviren: Necdet Yılmaz, İstanbul, 2002, s. 7.

[9] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm, Kara, Mustafa, a.g.e, s. 25.

[10] Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 81.

[11] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm, Kara, Mustafa, a.g.e, s. 22.

[12] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm bkz. Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 24.

[13] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm bkz. Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 20.

[14] Süleyman Uludağ’ın yazdığı bölüm bkz. Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, İstanbul, 1990, s. 25.

[15] Gönül Mektupları, s. 16.

Sayfayı Paylaş