ZAMANA MÜHRÜNÜ VURAN LİDER: OSMAN GAZİ

ZAMANA MÜHRÜNÜ VURAN LİDER: OSMAN GAZİ

Osman Gazi, dünyanın en muhteşem ve en uzun ömürlü devletlerinden birini kurma şerefine erişen, tarihin kaydettiği en unutulmaz liderlerdendir. Ömrünü, kurucusu olduğu Osmanlı Devleti’nin temellerini sağlamlaştırmaya ve onu parlak bir geleceğe taşımaya vakfetti.

Benliğini ve tüm varlığını ilâ-yı kelimetullah davasına adadı. Hayatı, at sırtında, cenk meydanlarında gaza ile geçti. Din için cihat ederek, Gazi; İslâm’ı Hıristiyanlık karşısında yücelterek dinin övüncü, Fahreddin; Allah’ın buyruklarının küffar ellerini gülizâr etmesine yardımcı olarak, Muineddin sıfatını hak etti.

Bu bakımdan o her şeyden önce bir dava ve mefkûre adamıydı. Bunu en büyük zenginlik ve hayat tarzı olarak benimsedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in “Dünyada tıpkı bir garip hatta bir yolcu gibi davran.” (Buhârî, Rikak, 3) hadisi şerifi gereğince fevkalade mütevazı bir hayat sürdü. Kırk yılı aşkın beyliği ve hükümdarlığı sonunda arkasında bıraktığı en büyük miras; hayatı, davası ve atiye devrettiği idealleriydi. Ve tabii, verdiği kutsi mücadelenin, davasındaki sadakat ve samimiyetinin bir ihsanı olarak da, istikbalde vücuda gelecek olan cihanşümul bir devlet ve medeniyetin banisi payesi.

İslâmî Değerlerle Yücelen Devlet

Osman Gazi, hayatını, devlet ve toplumunu İslâmî değerler üzerine inşa etti. Devlet ve medeniyetinin temellerine koyduğu helal kaideler sayesinde Allah ona ve nesline, tarihin en kudretli devletlerinden birini nasip etti. Sonuçta, her şeyiyle örnek teşkil eden, hâkimiyeti altındaki toplumları şenlendiren, ideal bir devlet ve medeniyet ortaya çıktı. Tertemiz bir toplum ve Osmanlı insanı/nesli doğdu.

Fethettiği yerlerde uygulamaya koyduğu adil, insanî ve hoşgörülü sistem, Osmanlı yönetimini cazip hale getirdi ve büyük fetihlerin önünü açtı. Haksız kazanca, haraca ve harama geçit vermeyen anlayış, Osman Gazi’nin ve dolayısıyla Osmanlıların sadece coğrafyaya değil, gönüllere de kalıcı biçimde taht kurmasına sebep oldu. Müşahhas bir misalle mevzuu taçlandıralım:

Osman Gazi, Eskişehir’de Ilıca yöresinde bir pazar kurdurdu. Yöredeki gayrimüslimler de rahat bir şekilde pazara gelip gidiyorlardı. Bir gün pazara Bilecik’ten gayrimüslimler geldi. Yanlarında getirdikleri çam ağacından yapılmış bardakları satıp geri dönmek niyetindeydiler.

Pazara gelen Germiyanoğulları Beyliği’nden birisi, bunlardan aldığı bardağın parasını ödemek istemedi. Adam, durumu bizzat Osman Gazi’ye şikâyet etti. O da, Germiyanlı’yı getirtti; önce biraz hırpaladı, sonra da bardağın ücretini alıp sahibine verdi. Osman Gazi’nin, pazara gelen Bilecikli gayrimüslimlerin incitilmemesi emrinden istifade eden kadınlar bile çekinmeden pazara gelir gider oldu.

İslâm’ın İlk Muharipleri Gibiydi

Aşıkpaşazâde, Neşrî gibi klasik kaynakların kaydettiğine göre Osman Gazi’nin miras olarak bıraktığı mal ve eşyalar sadece şunlardı: Denizli bezinden sarıklık bez, Alaşehir dokumasından sancaklar, kını ve kabzası sade bir kılıç, bir tikreş, bir mızrak, bir sırtlak telekesi (bir elbise), bir çift sokman çizme, bir kat elbise, bir tuzluk, bir kaşıklık, Sultanönü’nde ve Yenişehir’de sekiz at, konuklar için beslediği (100 kadar) iki koyun sürüsü.

Nişancı Mehmed Paşa’nın belirttiği üzere altını, gümüşü ve akçesi ise hiç yoktu. Meşhur Avusturyalı tarihçi Hammer’in değerlendirmesi oldukça manidar: “O’nun hakkında kesin bildiğimiz fakirane mirası ve sade giyimidir. Ne altın bıraktı ve ne de gümüş. Osman’ın libası, İslâm’ın ilk muhariplerinin elbiseleri gibi sade idi. Ve bir beyaz sarık sarardı. Geriye cübbesi, sarığı ve birkaç ipekli kırmızı sancak bıraktı.”

Tarihçi Ahmed Cevdet Paşa’nın tespitleri de gayet düşündürücü: “Sultan Osman vefat ettiği sırada hiç parası yoktu. Para biriktirip mal toplamaya hiç heves etmedi. Bıraktığı şeyler silah, birkaç at, bir iki parça elbise ve koyunlardan ibaretti. Çok cömertti. Yetimlere, dullara yedirip içirmesi çoktu.”

Miras hesaplanıp dökümü yapıldıktan sonra oğlu Alâeddin Bey, kardeşi Orhan Bey’e dönerek şu ibretli sözü söyledi: “Atlar hükümdara kalır. Koyunlar devlet malı olur; bunları babam gaza için saklamıştır. Geride bir şey yok ki, neyi paylaşalım!”

Bursa’ya Emanet Edilen Koca Çınar

Yaşlı bedeni onca gazayı ve akını artık kaldıramaz olmuştu. Yakalandığı nikris, halk ağzıyla damla/gut hastalığı onu günden güne eritip güçten düşürüyordu. Hastalığının şiddeti artıp onu yatağa bağlayınca daha fazla dayanamadı ve kendi isteğiyle ölümünden bir süre önce yerini oğlu Orhan Bey’e bıraktı.

Oğlunun, Bursa’nın kuşatmasını başlattığı 1326 yılında, 68 yaşındayken dünyaya gözlerini kapadı. Vücudu, geçici olarak önce Söğüt’e gömüldü. Bursa fethedildikten sonra vasiyeti üzerine burada yapılan Gümüşlü Kümbet’e taşındı.

594 Yıl Sonra Türbesine Hayâsız Saldırı

Osman Gazi, vefatından üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen mücadelesi ve tarihteki muazzam başarılarıyla adeta ölümsüzleşti ve hiç unutulmadı. Buna verilebilecek en müthiş, biraz da ibretli misallerden biri de şudur:

8 Temmuz 1920’de Yunan askerleri Bursa’ya girdiğinde, başlarında, Başbakan Venizelos’un yedek subay oğlu Sofokles bulunuyordu. Osmanlı’nın ilk kurulduğu şehirde 594 yıl öncesine dönülmüştü. Bizans, sanki asırlar evvelinden çıkıp gelerek yarım kalan bir kavganın rövanşına çıkmıştı. Tutsak şehirde, ezanların kelimenin tam anlamıyla hıçkırdığı hazin bir Ramazan günü yaşanmaktaydı. Sofokles’in günlerden beri beklediği Atinalı fotoğrafçı nihayet şehre gelmişti. Sofokles, fotoğrafçıyı da yanına alarak bir manga askerle birlikte, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin türbesine yönelecekti.

Venizelos’un askerleri, kale burcuna saldırırcasına türbe kapısına yüklendiler ve tahta kapının çatırdayıp devrilmesiyle birlikte, Sofokles önde, fotoğrafçı arkada türbeye girdiler. Ne yapılacağını anlamayan askerler de, her an birileri çıkıverecekmiş gibi, süngülü tüfeklerini türbe kapısına doğrulttular. Osman Gazi’nin sandukası, başındaki sarığıyla öylesine vakur ve öylesine haşmetliydi ki; askerler ister istemez irkilmişlerdi.

Sofokles, şaşkın bakışlar arasında sandukanın yanına gelerek, askerleriyle beraber bir içki âlemi tertipledi. Sonra da iyice kendinden geçtiği bir esnada mahmuzlu çizmelerini kaldırıp sandukaya üst üste üç tekme savurdu. Ardından kılıcını, düşmanına doğru hamle yapar gibi salladı ve küfürle karışık şu narayı attı: “Kalk ey koca sarıklı, koca Osman! Kalk da torunlarının halini gör! Kurduğun devleti yıktık. Seni öldürmeye geldim!”

Bir müddet türbenin içinde kılıcını sallayarak dolaştıktan sonra zafer kazanmış bir kumandan havasına bürünen Venizelos’un oğlu, ayağını sandukanın üzerine koyup kılıcına dayanarak fotoğrafçıya şöyle seslendi: “Çek bakalım bir Bursa hatırası…”

Sofokles, Don Kişotvari bir tavırla çektirdiği bu fotoğrafı Atina’ya gönderirken, arkasına şu satırları yazdı: “Ordularımız Bursa’ya hâkimdir. Şu anda Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman ayaklarımın altındadır. Bizans’ın intikamını aldım.”

Bir Ramazan günü Gümüşlü Kümbet’ten yükselen bu mesaj, daha sonraları Anadolu bozkırlarında yankılanan bir hürriyet ve bağımsızlık fermanına dönüşecek; Sofokles’in bardağı taşıran son damlası, Anadolu’nun Kuva-yı Milliye ruhu ile donanmış sinesinde coşkun bir sele dönüşüp, onu ve beraberindekileri Ege’nin öbür yakasına fırlatacaktı.

Sofokles’in başrolünü oynadığı, mukaddesatımızı ve Osman Gazi’nin hatırasını ayaklar altına alan bu feci sahne, herkes gibi vatanperverliğin cisimleşmiş bir abidesi olan Mehmet Akif’i de derin hicranlara boğmuş ve gelen elim haberler üzerine mersiye karakterindeki “Bülbül” adlı şiirini gözyaşları içerisinde şöyle kaleme almıştı:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda;

Bugün bir hânümansız serseriyim öz diyarımda!

Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefasız, kansız evladı,

Serapa Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdadı!

Hayalimden geçerken şimdi; fikrim hercümerc oldu,

Selâhaddin-i Eyyubilerin, Fâtihlerin yurdu.

Ne zillettir ki: Nâkus inlesin beyninde Osman’ın;

Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzi serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın mabedinden Yıldırım Han’ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın;

Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dinin devrilip, taş taş,

Sürünsün şimdi milyonlarca mevâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra İslâm’ın harem-gâhındanâ-mahrem…

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

Dipnot

Aşıkpaşazâde, Âşıkpaşazâde Tarihi, Hazırlayan: Nihal Atsız, Ankara, 1985.
Neşrî, Neşrî Tarihi, Hazırlayan: M. Altay Köymen, c.1, Ankara, 1983.
Hammer, Devlet-i Osmaniye Tarihi, Tercüme: Mehmed Ata, c.2, İstanbul, 1330.
Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, c.6, Ankara, 1985.
Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Ankara, 1989.
Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, c.2, Ankara, 1987.

Sayfayı Paylaş