YAVUZ SULTAN SELİM HÂN’IN ŞAHSİYETİ

194-somuncubaba-yavuz

Dokuzuncu Osmanlı padişahı olan Yavuz Sultan Selim’in babası Sultan II. Bayezid Han, annesi Dulkadıroğlu Alaüddevle’nin kızı Aişe Hatun’dur. (Gülbahar Hatun olduğu da ifade edilmektedir.) 10 Ekim 1470’te Amasya’da doğdu.
Küçük yaşta İstanbul’a gönderilen Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed Han’ın terbiyesinde yetişti. Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Arabî ve Farisî’ye mükemmel surette konuşacak şekilde vâkıf oldu. Çok çevik ve zeki idi. Bir defa dinlediğini bir daha kolay kolay unutmazdı. Spora meraklıydı. Ata binmek, güreş tutmak, ok atmak ve kılıç kullanmak hususunda büyük maharet sahibi oldu.
Babası II. Bayezid Han padişah olduktan sonra askeri sevk ve idare ile ilgili devlet yöneticiliğini öğrenmesi için kendisini Trabzon’a vali tayin etti. Trabzon’da devlet işlerinin yanında ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlâna Abdülhalim Hazretleri’nin derslerini takip ederdi. Bu arada edebiyat ve tarih ile de ilgilendi. Eyaletini çok güzel idare eden Selim’in komşu devletler ile de münasebetleri oldu.
Trabzonluları rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı.
Bunların en meşhuru 1508 Kütayis seferidir. Bu seferlerde bugün Türkiye toprakları içinde bulunan Kars, Erzurum, Artvin illeri ile on beş mahalli fethederek Osmanlı topraklarına kattı. Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi onun âdil idaresine hayran kalarak Müslüman oldu.
Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak Şiî-Safevî Devleti’ni kuran ve Anadolu için yıkıcı emeller besleyen Şah İsmail’in faaliyetlerini yakından izleyerek ona mâni olmaya çalıştı. Erzincan yakınlarında bir Safevî Ordusu’nu bozguna uğratarak, komutanları İbrahim Mirza’yı esir aldı. Bu cevvaliyeti ile Anadolu’da halk arasında ve yeniçerilerce bir destan kahramanı gibi sevilip sayıldı. Tahta geçmesinde bu faaliyetlerinin büyük rolü oldu.
Sekiz yıl saltanat süren Selim Han; uzun boylu, iri kemikli ve omuzlarının arası gayet geniş olup, mütenasip bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlaktı. Yüce bir himmet, sağlam azim, vakar, geniş tasavvur, keskin zekâ, ileri görüşlülük, çabuk kavrama, tahminde isabet, fıtrî kahramanlık, her türlü silahı mükemmel bir şekilde kullanma, harp mahareti ve büyük değişiklikler yapma kabiliyeti, süratli manevra yapma, mukavemet etmede kuvvet, güçlüklerden yılmama gibi her bir kahramana iftihar vesilesi olacak pek çok üstün meziyetlere sahipti.
İslâmiyet’e bağlılığı ve dini yayma ve din yolundaki bid’atleri yok etme yolundaki gayret ve himmeti son derece yüksekti. En büyük ideali Müslümanları ve İslâm devletlerini bir bayrak altında toplamaktı. Bunun için gece gündüz çalışarak babasından devraldığı devletini iki katından fazla büyüttü. Akıllara sığmayan bu muazzam fütuhat dört yıl (1514-1518) gibi kısa bir süre içerisinde yapılmıştı.
Doğu-Anadolu’da Safevilerden Erzincan, Kemah, Ayıntab, Mardin, Urfa, Diyarbekir ve çevresi, Ramazanoğulları’na ait Adana, Tarsus ve havalisi, Memlüklerden el-Cezire, Suriye, Filistin, Mısır ve Hicaz’ı alarak ülkesine katmıştı. Bundan başka ehemmiyeti pek büyük olan İslâm âleminin manevî hükümdarlığı manasına gelmekte olan halifeliğe sahip olarak Osmanlı hükümdarlarının mevkilerini yükseltmiştir. İslâmiyet’in meydana çıktığı Mekke ve Medine’nin Osmanlı Devleti idaresi altına girip, Selim Han’ın mütevazı bir tabir olan ‘Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerifeyn’ (İki şerefli beldenin hizmetçisi) unvanını alması İslâm âleminde bu devlete olan hürmet ve itibarı kat be kat artırmıştır.
Asıl hedefi Safevî Devleti’ni tamamen ortadan kaldırıp Orta Asya’ya kadar giderek oralardaki Sünnîleri nüfuzu altına alıp, tam bir birlik meydana getirmekti. Zira Anadolu’daki parçalanmanın devleti düşürdüğü bunalımları görmüş ve bizatihi yaşamıştı. Onun en fazla endişelendiği husus ve devleti için gördüğü en büyük tehdit, Müslümanların birlik ve beraberliğinin bozulmasıdır. Kendisine atfedilen bir dörtlükte Selim Han’ın birlik ve beraberliğe verdiği önem çok iyi anlaşılmaktadır.
Milletimde ihtilaf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hatta bî-karâr eyler beni
İttihad oldu hücum-ı hasmı def’e çâremiz
İttihad olmazsa daim dağdâr eyler beni
Büyük devlet adamı
Devlet işlerinde kati bir programla hareket eden Yavuz Sultan Selim, herhangi bir devlet işini kesin olarak ortaya koymadan önce, muhtelif yollarla onun hakkında vezirlerin ve diğer ilgililerin fikirlerinden istifade ederdi. Uzun süre düşündükten sonra son kararını verir ve ondan asla dönmezdi. Hatta bu kararın aleyhinde bulunanları ve vazgeçmek isteyenleri şiddetle cezalandırırdı.
Bundan dolayı hususi meclislerindeki güler yüzlülüğü ve müsamahasına veyahut yaptığı hizmet dolayısıyla teveccühüne mağrur olup padişahın kararı haricinde mütalaa beyan edenlerin ne suretle idam edildikleri Safevî ve Memlük seferlerinde görülmüştür.
İrade ve azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehasıyla babasının devrinde durgunlaşan idareyi kısa zamanda hareketli ve cevval bir hale getirdi. Buna mâni olmak isteyenleri tepelemiştir.
Muazzam bir casusluk teşkilatı vardı. Bu sayede gerek memleket dışından ve gerek içeriden anında mâlumat alırdı. Pek mühim işlerde bizzat takibat yapardı. Hudutlardan uygunsuz haberler aldığı vakit; “Siz işlere bakmıyorsunuz!” diyerek vezirleri hem tazir eder hem de hapsettirirdi. Hersek zâde Ahmed Paşa, Dukakinoğlu, Sinan Paşa ve Pîrî Mehmed Paşa bu vartaya uğramışlardandır.
Celal Sahibi Bir Padişah
Selim Han celal sahibi bir padişahtı. Şahidi olduğu olaylarda derhal cezalandırma yoluna giderdi. Buna rağmen şikâyet durumlarında iyice araştırmadan ve soruşturmadan hüküm vermezdi. Fikrini açık söyleyenin mütalaasını kendi fikrine aykırı olsa bile kızıp söylenerek dinler ve hak sözü kabul ederdi.
Bir gün Yavuz Sultan Selim’e bazı kimseler gelerek Amasya’da Gümüşlüoğlu Şeyh Mehmed’in “Sultan Korkud sağdır.” diyerek propaganda yaptığını ve başına adamlar topladığını bildirdiler. Bunun üzerine padişah, şeyhi getirtip İstanbul’da hapsettirdi.
Şeyh Mehmed Efendi doğru sözlü ihlaslı ve muhterem bir zâttı. Bunu bilen veziriazam Pîrî Paşa derhal padişahın yanına gelerek Şeyh Mehmed hakkındaki sözlerin asılsız olduğunu ve bunu tahkik için mutemet birisinin memur edilmesini arz etti. Sultan Selim Han da o zaman ‘Ehl-i vukuftan birisini bana gönder.’ diyerek tembihledi.
Celalzâde Mustafa Çelebi’yi gören Pîrî Paşa:
“Divanda meseleler görüşüldükten sonra padişahın yanına gideceksin, bir yere ayrılma.” diye bildirdi. Padişahın huzuruna çıkacağını duyan Celalzâde büyük bir heyecan kapıldı ve divan müzakerelerinden sonra arz odasına girdi.
Sultan Selim Han bu esnada bir kitap mütalaası ile meşguldü. Celalzâde’yi görünce:
“Celal oğlu Mustafa sen misin?” diye sordu.
“Ben kulun, Padişahım.” demesi üzerine:
“Gümüşlüoğlu’nu nasıl bilirsin? Cevher veya meder (toprak) midir? Nice idrak kılursun, bilirsin?” dedi. Mustafa Çelebi de:
“Evliyalık membaının, kaynağının cevheri ve nefisle mücadele meydanının hâlis eri, bir ulu kişi bilirim” diye cevap verince;
“Ulu mu! Ulu mu! Ulu mu!” diyerek üç kere tekrar edip hiddet göstermiş ve sormuştu.
Fakat Mustafa Çelebi’nin her defasında:
“Evet, padişahım ulu kişidir.” diye sükûnetle cevap vermesiyle hiddeti geçmiş ve kendisiyle sonra yumuşak bir şekilde konuşmuştur.
Bu arada Celalzâde’ye yevmiyesini de soran Selim Han on akçe olduğunu duyunca miktarı çok az bulmuş ve artırılmasını emretmiştir. Sonra da:
“Şeyhe bizden selam söyle, hatırını hoş tutsun” diyerek Celalzâde’yi Gümüşlüoğlu’na göndermiştir.
Değerli Adamlara Karşı İtimadı
Padişahın devlet işlerinde ve adam seçiminde büyük bir isabeti vardı. Çaldıran Muharebesi sırasında divandaki en küçük rütbeli şahıs olan Pîrî Mehmed Çelebi’yi keskin görüşlerinden dolayı takdir etmiş ve onu kısa denilebilecek bir sürede ‘veziriazamlık’ mevkiine kadar yükseltmiştir. Değerli adamlara karşı itimadını her zaman muhafaza eder, söylentilere asla kulak asmazdı.
Memleketin genişlemesi ve bu yüzden işlerin artması üzerine veziriazam Pîrî Paşa bir telhis ile kendisine bir yardımcı vezir, muavin istemiş, padişah da muvafık görmüştü. Birkaç gün sonra Rumeli Beylerbeyi Çoban Mustafa Paşa’nın muavini olmasını arz edince Selim Han:
“Ben deli olmadım, öyle bir adamı tayin edeyim.” diyerek kabul etmemişti.
Aradan iki ay geçtikten sonra Pîrî Paşa evvelki ricasını tekrar etmişti. Bunun üzerine padişah:
“Mademki onun vezir olmasını bu kadar çok istiyorsun, öyleyse senin vezirin olsun.” diyerek Mustafa Paşa’nın vezirliğini istemeyerek de olsa kabul etmişti.
Beş altı ay sonra Pîrî Paşa’nın hastalığı sebebiyle bulunmadığı bir arz gününde Mustafa Paşa, Pîrî Paşa’nın arzlarının yanlış olduğunu ileri sürerek itiraza kalkmıştı. Padişah mülâyemetle “Ne ise söyle.” diye müsaade etmiş o da bundan cesaret alarak veziriazamın aleyhinde söyleyeceklerini anlatmaya başlamıştı. Bunun üzerine Sultan Selim, büyük bir kızgınlıkla elindeki okla Mustafa Paşa’nın başına vurarak:
“Bre mel’un! Bunca zamandan beri hizmetimi gören Türk’ün doğru veya yalanını bilmez miyim? Kalk sen benim vezirim değilsin. Anın vekilisin ve bu rütbeye anın arzıyla nail oldun.” diyerek öldürmek istemişse de yine Pîrî Paşa’nın ricasıyla kurtulmuştur.
Devlet İşlerinde Titizliği
Selim Han’ın devlet işlerinde titizliği, hata edeni affetmemesi ve sinirli yapısı vezirlerini son derece korkutur, işlerini ciddiyetle takibe yol açardı. Geride olanlar, ‘Rakip ölmez görev gelmez.’ endişesi taşımazlardı.
Rakibin ölmesine çâre yoktur
Meğer vezir ola Sultan Selim’e
sözü meşhur olmuştu. Selim Han’a vezir olursa rakip çabuk gider ve bize de ikbal yolları açılır, derlerdi. Ancak Selim Han’a vezirlik etmek de kolay değildi. Kendisinin şiddet ve gazabından korkan ve her an ölüm tehlikesi geçiren Pîrî Mehmed Paşa bir gün usanarak divanda:
“Padişahım, eninde sonunda bir bahane ile beni öldüreceksiniz. Hemen bir gün evvel halâs etsen münasiptir.” deyince Selim Han bir hayli gülmüş ve:
“Benim dahi muradım odur. Lakin yerini tutar bir adam bulunmaz. Yoksa seni muradına eriştirmek kolaydır.” demişti.
Böylece Padişah, “Yerine geçer adam bulunmaz.” diyerek Pîrî Paşa’ya karşı kadirşinaslığını da göstermiş oluyordu.
Bu büyük devlet adamının sekiz yıllık kısa saltanatı sırasında yaptığı işler gerçekten baş döndürücü olmuştur. İki buçuk milyon kilometrekareye yakın devraldığı devletini dört yıllık bir zaman dilimi içerisinde (1514-1518) altı buçuk milyon kilometrekareye çıkarmıştır. Bu suretle tarihin en büyük cihangirleri arasında yerini almıştır.
Yıkıcı Şiî propagandasını Anadolu’dan söküp atmış ve vurduğu müthiş darbe ile İran’ı Türkiye için bir tehdit olmaktan çıkarmıştır. İki yüz elli yedi yıldır devam eden, Timur Han’ın fethe müyesser olamadığı Memlüklü Devleti’ni iki meydan savaşı ile tarihe gömmüştür. İslâm halifeliğini üzerine alarak Osmanoğulları’na büyük bir prestij ve manevî güç kazandırmıştır. Cezayir’i himayesine alarak Mağrib’e atlamış ve İspanya ile karşı karşıya gelmiştir.
Faruk Sümer Bey, ‘Büyük ideallerin adamı olan Selim Han’ı ne ümerası, ne uleması ve ne de askerleri anlayabildi. Büyük işler yapmak ve başarmak için yaşayan bu büyük ülkücü hükümdar gayesine ulaşamadan öldü.’ derken Yahya Kemal de genç yaşta ecel kendisini teslim almasaydı ‘Muhammed aleyhisselamın şânı bütün âlemi kaplayacaktı.’ diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir.
Sultan Selim’i Evvel’i râm etmeyip ecel
Fethetmeliydi âlemi şan-ı Muhammedî
Gerçekten de bu cihangir padişahın son seferinin neresi olduğu belli olmamış, Avrupa seferi diye kaynaklara yansımıştır. Zira onun nerede duracağı belli olmadığı gibi tasavvurlarını da kimse tahmin dahi edemiyordu.

* Prof. Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL

Sayfayı Paylaş