NAKŞBENDÎLİK SEMPOZYUMU

195-somuncubaba-naksibendilik

Marmara Üniversitesi ve Aziz Mahmut Hüdayi Vakfının ortak olarak düzenledikleri Nakşbendîlik Sempozyumu 2-3-4 Aralık 2016 tarihinde İstanbul’da yapılmıştır. Uluslararası alanda düzenlenen sempozyumun açılışı Haliç Kongre Merkezinde yapılmış, sempozyum tebliğleri ise 12 oturum şeklinde Bağlarbaşı Kültür Merkezinde gerçekleştirilmiştir. Bizim Bağlarbaşı Kültür Merkezinde ilk oturumda sunmuş olduğumuz tebliğin özeti aşığadadır.

 

Ehli Sünnet Akidesi İçerisindeki Sırat-ı Müstakim: Nakşbendîlik

 

O şâh-ı Nakş-bend’in bendesiyiz bâb-ı lutfunda

Sırât-ı müstakîme muttasıl dergâhımız vardır

Peygamber Efendimiz(s.a.v.)’den günümüze kadar devam eden Nakşbendî Yolu “Altın Silsile”nin, altın halkaları da yaşadıkları asra manevî mühürlerini vurmuş, içinde bulundukları topluma örnek olmuş şahsiyetlerdir. Hayatlarındaki düstur hâl ehli olmaktır. Sözle değil yaşayışla örneklik teşkil etmişlerdir. Nakşbendî-Hâlidî yolunun önemli hizmet halkalarından biri de Abdullah Mekkî’den günümüze kadar devam eden Darende Silsilesi’dir. Biz bu tebliğimizde tarihten günümüze, tertemiz bir şekilde bozulmadan gelen Nakşbendîlik yolunun ehli sünnet akidesi içerisindeki yerini ve sünneti seniyyeye nasıl ittiba ettiğini, İslâm’ın kurallarına harfiyen uyduğunu, sırat-ı müstakim içerisinde bulunduğunu örneklerle izaha çalışacağız.Örneklemelerimizde Hace Yusuf Hemedânî, Abdulhâlik-ı Gucdevânî, Şah-ı Nakşbend Bahaeddin, Muhammed Zâhid, İmam-ı Rabbanî, Mevlana Halid-i Bağdadî, İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi, Seyyid Hamid Hamideddin Ateş Efendi ile ilgili eserlerinden alıntılar, sohbetler, özlü sözler, beyitler, hayatlarından hatıralar ve kesitler bulunmaktadır.

Şah-ı Nakşbendî: Abdulhâlik-ı Gucdevânî ona âlem-i manada şu nasihatte bulunur: “Oğlum Bahaeddin! Zikr-i İlâhîden fariğ olma! Mahlûkata halisane hizmet et. Çünkü Hakk’a giden yol, hizmetten geçer. Ayağını şeriat seccadesine koy, emir ve nehiyde istikamet üzere ol. Daima azimetle amel et, sünnete ittiba et, ruhsatları bırak, bidatlerden kaç. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler senden hizmet bekliyor. Hafî zikre sarıl. Allah(c.c.) yâr ve yardımcın olsun.” Mevlana Halid-i Bağdadî (k.s.)’ye göre tarikatta uyulması gereken edeplerin en önemlileri şunlardır: Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye yapışmak, çirkin-kötü bidatlerden sakınmak, zorlukta ve darlıkta sabırlı olmak, bolluk ve sevinç anlarında şükretmek, azimeti tercih edip mecbur kalmadıkça ruhsatlara sarılmaktan sakınmak, kalbe gelen havatıra itibar etmemek, kalbi dış bağlardan arındırarak onun gerçek sevgiliden başkasıyla ilgisini kesmek, ehli sünnet âlimleri tarafından kesin delil olarak kabul edilmeyen vakıalara (rüyalara) ve ilhamlara tam olarak itimat etmemektir. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi ise: “Şeriatı olmayanın tarikatı olmaz, şeriatı gözetmek gerekir. Tarikatımız Halidî-Hâkî-Nakşbendî’dir. Evveli şeriat ortası tarikat ve ahiri şeriattır.” der ve ihvanlarından hassasiyetle bu hususiyetlere uymalarını ister, şeriattan kıl kadar tavize izin vermez, Kur’an ve Sünnete göre yaşama hususunda ihvanını yönlendirirdi.

Hutbeler isimli eserinde Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi(k.s.) şu şekilde buyurmaktadır: “Hakiki bir Müslümanın gaye-i ahlâkîyesi, ne maddî bir lezzet ve menfaattir ve ne de başka bir şeydir. Bil ki, dinen uhdesine düşen vazifeleri ifa ile manevî bir kemâle ermek, rıza-i Hakk’a nailiyetle ebedî bir saadete nail olmaktır. Zira Müslüman bilir ki, asıl gaye-i hilkat “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım”(Zâriyât, 56) ayet-i celilesi mantukunca marifetullah ve bu sayede Hakk’ın rızasına, ebedî saadete nailiyettir.” Yine Hulûsi Efendi(k.s.) şöyle buyurur: “Şeriat tarikatın kabıdır. Şeriatsız tarikat olmaz. Şeriatsız tarikat, elekle Tohma’dan su taşımaya benzer. Doldur, doldur boş çıkar.”

Tasavvufî sistemde ulaşılmak istenen gaye, ahlâkın kemal mertebesine varmak için her hususta Hz. Peygamber (s.a.v.)’in gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kemaline en güzel örnek olan Hz. Muhammed(s.a.v.)’in hakikî vârisi olmaktır.  Sünnete ittiba ve takva ehli olmaktır. Allah Rasûlü(s.a.v.)’ne itaat, ancak Allah’a itaatin bir gereğidir.

Hace Yusuf Hemedânî (Yolu Sahabenin Yolu): Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer, “Siz de bizim işimiz için Fâtiha okuyunuz. Tüm arzumuz, Hazreti Şeyh’in ahlâk ve ahvâlinin yazılıp bize gönderilmesidir. Çünkü duyduğumuza göre, Hazreti Şeyh’in yolu ve tavırları tıpkı sahâbenin yolu gibiymiş. Mutlaka buna önem veriniz ve duâcınızı da bu nasîb ile şereflendiriniz.” Hazreti Şeyh ise: “Ey dervişler! Bizde hatadan başka ne zuhûr etmiştir ki, onu Sencer’e gönderebilelim?” der. Bunun üzerine Hâce Alyâne: “Efendim! Dervişlerin sizden istediği, onlara müsâde etmenizdir.” deyince, Hazret: “Bizde, Allah Rasûlü’nün şeriatına uygun ne gördüyseniz yazın.” buyururlar.”

Darende’yi ziyaret eden Devlet erkânına Hamit Hamideddin Ateş Efendi tarafından tarihî özelliği olan bir ibrik  hediye edilmişti. Hediye edilen bu ibriğin üzerinde ise şu nasihat yazıyordu.

“Abdestsiz yere basma,

Akşamın işini sabaha bırakma,

Sizinledir dualarımız ve Ehl-i Beyti Muhammedi Mustafa.”

Hz. Peygamber Sevgisi

Tasavvufî sistemde ulaşılmak istenen gaye, ahlâkın kemal mertebesine varmak için her hususta Hz. Peygamber(s.a.v.)’in gittiği ve gösterdiği yoldan yürüyüp iç ve dış olgunluğu itibariyle insanlığın kemaline en güzel örnek olan Hz. Muhammed(s.a.v.)’in hakikî vârisi olmaktır. Sünnete ittiba ve takva ehli olmaktır. Muhammed Zâhid(k.s.)’e göre Hz. Peygamber(s.a.v.) her Müslüman için örnek alınması gereken biricik rehberdir. Mü’minler her hâllerinde onu örnek almalı ve onun gibi muttakî olmalıdırlar. Bu sebeple sufîlik iddiasında bulunanlar Hz. Peygamber(s.a.v.)’in uygulamalarını yaşayarak kendilerine kadar ulaştıran manevî veraset sahibi mürşidlere uymalıdırlar. Çünkü onlar, insan-ı kâmillerin en mükemmeli olan Hz. Peygamber(s.a.v.)’in ahlâkı ve sünnetini nesilden nesile aktarmaktadırlar.

Tasavvufun gayesi de, Hakk’ın rızasını kazanmak için nefisleri tezkiye etmek, güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmak, kısaca Allah ve Rasûlü’nün ahlâkıyla ahlaklanmaktır.

Yolun büyüklerinin hassasiyetle üzerinde durdukları ve uyulmasını istedikleri hususiyetler: “Kur’an-ı Kerim’in hükümlerine ve sünnet-i seniyyeye uymak, muhabbet ehli olmak, tâbi ve teslim olmak, vefa sahibi olmak, sohbetlere devam etmek, namazları cemaatle kılmak, hizmet ehli olmak, tüm işleri Allah rızası için yapmaktır. Tabi ki şu da unutulmamalıdır; maddiyat ve zahiri hayat geçicidir, asıl olan maneviyattır, manevî hâl ise bakidir.”

Sevgili Peygamberimiz’in: “Ümmetim fesada düştüğü zaman sünnetime sarılana, yüz şehit sevabı vardır.” hadisinin yorumu şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.v.), ümmetinden tavsiyelerine uyanlara, ahir zamanda fitneler ortaya çıktığı zaman, bütün işlerinde sünnetlerine yapışmak suretiyle nefs-i emmâre ile mücadele etmelerini tavsiye etmektedir. Düşmanların en büyüğü ile savaşıp şehit olan kimse ise Allah katında sevap açısından en büyük şehittir. Sünnetine sarılana ise yüz şehit sevabı müjdesi verilmektedir.” buyurmaktadır.

Sana ârif olan ilm ile irfânı n’ider sensiz

Senin lütfunla dil-gûn olduğum irfânım olmuşdur

İlim, irfan ve hakiki ilim Hak mektebinden okunmalıdır. Burada okuyan da fenâfillah mertebesine yükselir. İlim-irfan tahsil etmeyenlerin sonu hüsrandır; dosttan, meclisten ayrı kalmaktır. Gerçek ilim aşkla olur, aşk okumakla bitmez, bilmekle de tükenmez. Allah âşıkları aşk kitabını okudukça ilim erbabı olurlar. Cehalet, genel manada insanı inkâra kadar götüren bir hastalıktır. İlim ve irfan ehli olmayan kişi ne olursa olsun faydalı olmayacak, gayretleri boşa gidecektir. İlmi ile mağrur olanlar ise Hakk’ı tanımaktan gafil olacaklardır. “Hayrü’n-nâs men yenfeu’n-nâs Hayrun nâs men yenfeu hümün nâs.” ve “Seyyidül kavmü hadimühüm”  hadis-i şeriflerine göre insanların hayırlısı ve efendisi insanlara hizmet edenlerdir. Hizmet; er işidir. Çünkü bünyesinde, feragât ve istikrar taşır.

Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma

                   Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol…

 

Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî

Divân-ı Hulûsî-i Dârendevî her bakımdan “Tasavvufî Edebiyat”, daha yaygın bir ifade ile “Tekke Edebiyatı” mahsulleri içinde ele alınacak özelliklere ve değere sahiptir. O bir taraftan şeriat, tarikat, hakikat ve marifetten haber verirken bir taraftan kâmil mü’minden, âşıklardan ve gönül erenlerinden bahseder.

Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî’de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)

Peygamber Efendimiz’i sevmek ve ona itaat etmek her Müslüman için kaçınıl­maz bir görevdir. İyi bir Müslüman olabilmek ve Allah’ın sevgisini kazanabilmek için, Kur’ân’da en güzel örnek (usve-i hasene) olarak takdim edilen Hz. Muhammed (s.a.v.)’i iyi tanımalı ve onu canımız dâhil dünyadaki her şeyden çok sevmeliyiz.

Sen ki gülden bûyunu aldın meğer Peygamber’in

            Mazharı oldu anın bu devlet-i uzmâ neden

(Sen gülden Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kokusunu aldığın için bu büyük devlet onun mazharı oldu, anla bunu!)

 

İsm-i Şerifleri

Hz. Peygamber (s.a.v.)’e nispet edilen birçok isim vardır. Bu konuyla ilgili manzum veya mensur bazı eserler yazılmış ve bunlara esmâ-i nebî adı ve­rilmiştir. Bazı hilye levhalarında da Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ait doksan dokuz isim kaydedilmektedir. Peygamberimiz’in en meşhur isimleri Muhammed, Ahmed, Mahmud ve Mustafa’dır. Hulûsi Efendi, Dîvân’ında bu isimlerden Ahmed, Muhammed ve Mustafa’yı zikretmiştir.

Ahmed’in şer’ini başa tâc edip

Varını râhında hep târâc edip

Hâne-i tenden çıkıp mi’râc edip

Âşinâ ol anla yârı âşinâ

(Ahmed’in şeriatını baş tacı etmeli; bütün varlığımızı onun yolunda saçmalı; bedenden kurtulup manen miraç etmeliyiz ve gerçek sevgiliyi anla­malıyız.)

Elinde var iken fırsatı ganîmet bil

Hebâ olmadan ömr tarîk-i Mustafâ’yı tut

(Elinde imkân varken fırsatı ganimet olarak bilmeli; ömür bitmeden Peygamberimiz’in yolunu tutmalıyız.)

Vücut Azaları ile İlgili Teşbihler

Rasûlullâh Efendimiz’in, görünen bütün uzuvlarının şekli, sıfatları, güzel huyları, hayatı, bütün incelikleriyle, çok geniş ve açık olarak, O’nunla ilgili teşbihlerde ay, güneş, inci, servi gibi unsurların yanı sıra bazı ayetler de teşbih için kullanılmıştır. Hulûsi Efendi de, Dîvân’ında, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in bedeni ile ilgili teşbihler yapmıştır.

Serviler olmaz kıyas zîbâ vü tûbâ kaddine

Üstümüze tal’at-ı mihr ile servin sâye sal                                                               (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in boyu, servi ağacı gibi ve cennetteki tubâ ağacı gibi uzun ve düzgündür. Hatta onlar onun boyuna kıyas bile edilemez.)

Yüzün âyîne-i âlemdir andan Hakk hüveydâdır

Kamusu mahv-ı Zât’ın cüz’ ü küll hep sende peydâdır

(Ey sevgili! Yüzün âlemi gösteren aynadır, orada Hak apaçık, bellidir. Hepsi Allah’ın zatının mahvıdır, büyük küçük hep sende peydadır.)

Şer’-i pâkin başa tâc et bul dalâletden rehâ

Şems-i tâbân-ı hidâyetdir Muhammed Mustafâ

Çâr-yârı sıdk u adl ü hilm ü ilmin menbaı

Cümle ashâbı hakîkâtda nücûm-ı ihtidâ

(Hz. Muhammed (s.a.v.), her tarafı aydınlatan bir hidayet güneşidir. Bun­dan dolayı onun getirdiği şeriatı baş tacı edip dalaletten kurtulmak mümkündür. Onun dört dostu (ilk dört halife) sıdk, adalet, hilim ve ilmin kaynağıdır. Ashabı ise hidayet yıldızlarıdır.)

Görmedi mislini âlem görmeyiserdir ebed

Zübde-i âlemsin olmaz sana âlemde misâl

(Hazreti Muhammed (s.a.v.), âlemde bir benzeri daha görülmemiş ve görülmeyecek olan bir kişidir, âlemin özüdür. O aynı zamanda bütün yaratılmışların güzel özelliklerinin özü ve en şerefli ve olgun olanıdır.)

Allah dostlarında Peygamber sevgisi son derece güçlüdür. Onlar, kâinatın yaratıcı ilkesi olarak ilkin Nur-ı Muhammedî’nin yaratıldığını, varlığın o nurdan halk edildiğini bilirler. Onun zamanında olduğu gibi kıyamete kadar da ancak ona uymak ve sünnetine ittiba etmekle kurtuluşa erileceğini bilirler ve insanları bu inanışa davet ederler.

 

 

Sayfayı Paylaş