KAHRAMANLIK TARİHİMİZİN ALTIN SAYFASI KANİJE

194-somuncubaba-kanije

Bugün Macaristan’da bulunan Kanije Kalesi önünde, 1601 yılında Osmanlı tarihinin altın sayfalarından biri yazıldı. Kale komutanı Tiryaki Hasan Paşa, tarih sayfalarını süsleyen dillere destan bir mücadele ve müdafaa örneği sergiledi. Kanije Müdafaası, kahramanlık tarihimizin ve savunma savaşlarımızın en parlak nişanlarındandır.
Tiryaki, uyguladığı orijinal harp taktikleri, ordusunu sevk ve idare edişi ve kazandığı muazzam zafer ile dünya askerlik tarihinin en şanlı kumandanlarından olmayı hak etmiştir. Dirayeti, gayreti, kabiliyeti, zekâsı ve yiğitliğiyle tek başına bir orduya bedel olduğunu ispatlamıştır.
Hasan Paşa, Enderun’da yetişmiş bir devlet adamıydı. Sultan III. Murad’ın baş musâhipliği ve rikâpdarlığı vazifelerini ifa etmişti. Çeşitli yerlerde sancak beyliği ve beylerbeyliği görevlerine de tayin edilmişti. İşlerindeki titizlik ve ehliyetinden dolayı kendisine “Tiryaki” unvanı verilmişti.
Tarihî Buluşma
Kanije, 22 Ekim 1600’de Avusturyalılardan alındı ve serhat kalesi hâline getirildi. Sadrazam İbrahim Paşa, Tiryaki Hasan Paşa’yı Pejoga/Peçoy mutasarrıflığına tayin etti; ilaveten Kanije muhafızlığını da kendisine verdi. İbrahim Paşa’nın vefatı üzerine sadrazamlık ve serdar-ı ekremliğe (başkomutanlığa) Yemişçi Hasan Paşa getirildi.
Avusturya İmparatoru/Arşüdükü Ferdinand, Osmanlı Ordusu’na daha fazla fırsat vermeden bütün kuvvetiyle aniden saldırdı ve Estoni Belgrad’ı işgal etti. Bir taraftan da Macarlar, Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, İspanyollar, Papalık ve Malta’yı tahrike koyuldu.
Tiryaki Hasan Paşa’yı, zor bir müdafaa savaşı bekliyordu. Düşmanın orantısız kuvvetine karşılık, kaledeki Osmanlı askerinin sayısı 9 binden ibaretti. Fakat Paşa, Hazreti Peygamber (s.a.v.)’in “Harp hiledir.” hadisi şerifini kavramış bir kimseydi. Zafer kazanmak için gerekli tüm taktik, strateji, hile ve çareye başvurmaktan geri kalmayacaktı. İmparator Ferdinand, harekât planını belirlemek için ileri gelen komutanlarıyla toplantı yaptı. Bazıları Kanije’nin yerine başka bir kalenin kuşatılmasını teklif ettiler. Kuvvetinin çokluğuna güvenen Ferdinand, bunu kabul etmeye yanaşmadı; tepkisi büyük oldu: “Boş bir kaleyi, bu kadar askerimiz olduğu hâlde zapt edemedikten sonra niçin Türklerle savaşa giriştik?”
Tiryaki, düşmanın gaflet ve gururundan istifade etmesini bildi. Bütün tedbirleri alarak, düşmanın hücum etmesini beklemeye başladı. Topçubaşına haber göndererek, kendisinden işaret gelmedikçe top atılmamasını emretti.
İlk Kapışma
Düşman,9-10 Eylül 1601 gecesi kaleyi altı koldan kuşattı. Tiryaki Hasan Paşa, at üstünde dik durabilmesi için belini bir urganla sardırdı. Başlangıçta, düşmana sadece tüfeklerle ateş edildi. Düşman kuvvetlerinin top menziline yaklaştığı sırada Hasan Paşa, ateş için gerekli işareti verdi. Tarihçi Naima’nın yazdığına göre atılan toplardan biri, Ferdinand’ın çadırına isabet etmiş ve kumandanlarından üçünün ölümüne sebep olmuştu.
İlk yenilgiden sonra Ferdinand, Hasan Paşa’nın başına 40 köy ödülü koydu. Bazı komutanlar, imparatorun huzuruna çıkarak siperlerde saklanıp intikam almayı teklif ettiler. Bunun üzerine kale yakınına yerleştirilen 42 top ateşlendi. Hasan Paşa, komutanlarını toplayarak şöyle konuştu: “Kâfi derecede yiyeceğimiz var. Barutumuzun yetmesi de muhtemeldir. Askerimiz bir hayli azsa da, elhamdülillah bu askerle bütün Avrupa’ya karşı savaşmaktan bile çekinmeyiz. Bu bizim vazifemizdir.” Savaşlarda ne kadar cesur ve yiğitse, etkili konuşma ve hitabette de o kadar mahirdi.
Tiryaki’nin Manevrası
Bu sırada, Başkumandan Yemişçi Hasan Paşa’nın Estoni Belgrad Kalesi önünde feci bir bozguna uğradığı; Budin Beylerbeyi Mehmed Paşa ile meşhur komutanlardan Kethüda Mehmed Ağa’nın şehit oldukları haberi, Kanije’yi döven binlerce gülleden daha tesirli oldu. Osmanlı tarafında buz gibi bir hava esti. Ferdinand, şehit paşaların mızrak uçlarına geçirilmiş başlarını kale önüne diktirdi. Faizî Çelebi’nin anlattığı kadarıyla, bu acı ve moral bozucu gelişmeler bile Tiryaki’yi endişeye düşürmedi. Askerlerini toplayarak, yerle bir olan moral, azim ve inançlarını ayağa kaldıran müthiş hitabette bulundu:
“Biliyorsunuz, düşman bu sözleri size acıdığından söylemez. Bunun altında mutlaka kötü bir maksat vardır. Nasıl oluyor da düşmanın yaygarasına kanıveriyorsunuz? Onların Mehmed Paşa ile Kethüda Mehmed Ağa’ya ait olduğunu söyledikleri başları henüz tetkik etmedik. Acaba doğru mu söylüyorlar? Din ve devletimize hizmet ederek, vatan topraklarını korumak için bunca eziyete katlandık. Onlar şehit oldularsa; Allah, din ve devletimize zeval vermesin! Kalenin düşman eline geçmeyeceğine dair iki delilim var: Birincisi: Kuşatma, Rabiü’l-evvel ayının on ikinci gecesi, yani şanlı Peygamberimiz (s.a.v.)’in doğduğu gece başladı. Peygamberimiz, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Cenab-ı Hak, Peygamberimiz’in doğum gecesi hürmetine kaleyi düşmanların şerrinden koruyacaktır. İkincisi: Her akşam ezan vakti kale burçlarında “Allah Allah!” diyerek gülbank çektiğimiz zaman, düşman sesimizi bastırmak için bütün toplarını ateşliyor. Böylece Allah’ın yüce ismine hakaret ediyor. Bu da Cenab-ı Hakk’a dokunacaktır. Bu yüzden, düşmanlarımıza kaleyi ele geçirmeyi nasip etmeyeceği gibi en kısa zamanda onları perişan edecektir!”
Ferdinand ve Tiryaki’nin Gözyaşları
Ertesi gün, Yemişçi Hasan Paşa’yı mağlup eden Hersek Mathias’ı (Matyoş’u) 150 bin kişilik orduyla çıkageldi. Ferdinand ve komutanlarını sorgulayan, tahrik edici şu soruyu yöneltti: “Bu kadar kuvvetinizle, böylesine küçük bir kaleyi ele geçiremediniz. Yüreğinizde mertlikten hiç mi eser yok?” Ferdinand cevap verirken üzüntü ve kızgınlığından ağladı: “Hayatımda böyle bir asker görmedim. Ne ölümden korkuyorlar ne herhangi bir şeyden çekiniyorlar!”
Komutayı devralan Matyoş, Tiryaki’ye elçi göndererek şöyle dedi: “Bir kısmı başkumandanınızı yenmiş bulunan, iki ordumuza nasıl karşı koyacaksınız? Gayeniz Padişahınıza hizmetse, bunu fazlasıyla yaptınız. Artık kış geldi. Gelin, kaleyi teslim edin!” Kanije’nin kahraman müdafileri, Matyoş’a keskin kılıçlarını göstererek karşılık verdiler. Düşman, yetmiş tabya inşa etmiş, nehir üzerine yirmiden fazla köprü atmış ve birçok gemiyi nehre indirmişti. Kumandan ve askerlerini huzuruna çağıran Tiryaki ise, savaşçılarını gayrete getiren konuşmalarından birini daha yapmayı tercih etmişti:
“Gazilerim!… Düşmanın hücuma geçeceği anlaşılıyor. Elhamdülillah Müslümanız. Düşmana karşı cihat, din ve devleti koruma vazifesi üzerimize farz. Padişahımız için canımızı feda ederek yediğimiz ekmeği helal ettirmek hepimizin en tabiî vazifesidir. Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasındaki bu savaşın neticesini, bizlerin tükenmez gayreti tayin edecektir. Üç aydır aç kaldık! Yastık yerine kılıçlarımıza yaslandık! Bu kadar kardeşimiz şehit oldu. İçimizde yara almamış insan kalmadı. Gülleler içinde yuvarlandık. Gayret ve fedakârlığın neticesini bugün alacağız. Şehitlik, Allah indinde peygamberlikten sonra gelen en yüce rütbedir. Sağ kalanlarımız, dünyada ve ahirette selamete ererler. Düşman bir kere yüz geri edilirse mağlup olur. Yerlerinizde sebat edip, ilk hücumda asla yılmayın. Böyle hareket ederseniz, Allah’ın yardımıyla zafer mutlaka bizim olacaktır!”
İnancın Zaferi
Sabah olunca düşman hücuma kalktı. Büyük toplarını ateşledi. Gemiler, kalenin hendeklerine yaklaşınca Hasan Paşa topçulara ateş emri verdi. Allah’ın yardımı ve topçuların mahareti sayesinde bir-iki seferlik ateşten sonra gemiler paramparça oldu. Daha ilk anlardaki hezimet, düşmanın bozguna uğrayarak kaçmasına başlangıç teşkil etti. Dört defa kalenin burçlarına çıkmışlar; fakat hepsinde de püskürtülmüşlerdi. Düşmanın toplam kaybı 18 binden fazlaydı. Papa VIII. Clement’in yeğeni/kardeşi Aldobrandini yaralanıp kahrından öldü. Ferdinand ve Matyoş’a, geri çekilmekten başka seçenek kalmadı.
Osmanlı askerleri, düşmanın kuvveti ne denli muazzam olsa da, iman ve azimleri sayesinde yenebileceklerine bir kere daha inandılar. Karşılarındaki kalabalık orduyu hiçe sayar oldular. Düşman ordusu, alınacak tedbirleri görüşmek üzere büyük bir toplantı yaptı. Kaledeki birliğin 9 bin değil, 80-90 bin kişi (oysa mevcut 4 bindi) olduğuna hükmedildi. Bu kadar askeri besleyecek yiyecek ve erzakın kalede bulunamayacağını düşünerek, kuşatma uzatılırsa teslimin kaçınılmaz olacağını vehmettiler. Savaşarak teslim alamadıkları bir avuç yiğidi, açlıkla dize getirebileceklerini zannettiler. Sonuç itibariyle kış boyunca kuşatmayı sürdürmeye karar verdiler.
Varılan kararın ardından Kanije’yi bir kere daha dövdüler. Gece gündüz devam eden saldırılarda günde iki binden fazla gülle atıyorlardı. Şiddetli top atışları neticesinde büyük gedikler açılmıştı. Kuşatmanın son zamanlarında çok şiddetli bir soğuk oldu. Üç aydan beri havada tek parça bulut görülmemişken, bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı. Akşam olunca soğuk bir kat daha arttı; yağmur kara dönüştü. Yağış üç gün üç gece sürdü. Düşman askerleri göbeklerine kadar kara saplandılar. Artan soğuklar, düşmanı hayli sarstı. Yavaş yavaş çözülmeye başladılar. Firarların önü alınamadı.
İmparator, Osmanlı birliklerinin top ateşini ve hücum ettiğini görünce, Zigetvar yolu üzerindeki bir geçidi tuttu ve beklemeye koyuldu. Kara Pençe, 45 topun ele geçirildiği haberini getirdi. Hasan Paşa, 600 kişiyi kalede bıraktıktan sonra, kalan askerlerle hücuma geçti. Askerlerine şöyle haykırdı: “Cenneti isteyen benimle gelsin, dünyayı isteyen de burada kalsın!” Düşman siperlerinin büyük kısmı fethedildi. Avusturya Ordusu, sert bir kayaya çarpmış deniz dalgası gibi paramparça oldu ve perişan bir halde geriye kaçtı. Tarihçi Naima’nın belirttiğine göre düşman 30 bini aşkın kayıp verdi.
Kara Pençe, Şahin adlı topla yaptığı atışla, imparatorun ordugâhını alt üst etti. Yakın adamlarının birçoğu helak oldu. Yüz kişiyle canını zor kurtarabildi. Hazinesini, tahtını, tacını, arabalarını, toplarını, cephanesini, yiyecek ve erzakını geride bıraktı.
Paşa Hazretleri ihtişamlı galibiyeti görünce, Cenab-ı Hakk’a şükretmek için iki rekât namaz kıldı. Ardından, ağlayarak şu ibret ve mana dolu sözleri beyan etti: “Bu kadar aciz olduğumuz hâlde böyle aşikâr bir fethin bize nasip olması sadece Cenab-ı Hakk’ın yardımı ve Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri’nin mucizesi bereketiyledir!” Kazandığı zaferi yüce Allah’ın inayeti, Peygamberimizin mucizesi dışında sabır, sebat, birlikte hareket ve kumandana sadakat esaslarına bağladı.
Sonuç itibariyle 80 yaşındaki Tiryaki Hasan Paşa, zekâsı, cesareti, askerî dehası, ustaca taktikleri, kurnazlık ve hileleri, etkili konuşmaları, babacan tavırları ve kahramanca davranışlarıyla, Kanije’yi yaklaşık üç ay ayakta tutmayı başarmıştı. Az bir kuvvetle ve yetersiz imkânlarla, kalabalık ve güçlü düşman ordusunu bozguna uğratmıştı. Haçlılar, ihtiyar bir Paşa’nın ve emrindeki bir avuç yiğidin inancını ve azmini yenememişlerdi. 18 Kasım 1601’de Osmanlı’ya, tarihinin en parlak zaferlerinden birini armağan etmişlerdi.1

Dipnot
1. Nâimâ Tarihi, İstanbul 1280, c.1, s.233, 264, 271-274, 279-280; Peçevî Tarihi, İstanbul 1864, c.2, s.224, 232, 235, 239-242, 331; Namık Kemal, Kanije, İstanbul 1978, s.23-24, 47-86, 96-106; Hammer, Osmanlı Devleti Tarihi, İstanbul 1984, c.8, s.8-14; M.Cezar, M.Sertoğlu, Mufassal Osmanlı Tarihi, İstanbul 1958, c.3, s.1657; İ.Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1988, c.3, k.1, s.82-91, k.2, s.290, 362, 499; İ.Hami Danişmend, İ.Osmanlı Tarihi Kronolojisi, İstanbul 1972, c.3, s.203, 205; Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi, İstanbul 1983, c.5, s.64.

Sayfayı Paylaş