İSPANYA’DA MÜSLÜMANLARA YAPILAN ZULÜM VE ETNİK KATLİAM

İSPANYA’DA MÜSLÜMANLARA YAPILAN ZULÜM VE ETNİK KATLİAM

Endülüs Müslümanlarının 732 senesinden sonra sürüklendikleri Asabiye Savaşları, İspanya’yı İslâm’ın mutlak hâkimiyetinden çıkararak, kuzeyi Hıristiyanların güneyi ise Müslümanların hâkimiyetinde olmak üzere ikiye bölmüş, daha da önemlisi bu ülkeyi iki taraf arasında sekiz asır sürecek bir mücadele zeminine dönüştürmüştür. Bir başka deyişle Müslüman fatihler, kendi aralarında mücadeleye dalmakla adeta kendi düşmanlarını kendileri ihdas etmişlerdir. Emevilerin 756 senesinde Endülüs’ü bağımsız bir devlet haline getirerek siyasî birliğini sağlamaları, Hıristiyan ilerlemesine karşı ciddi bir engel teşkil etmiştir. Bu sayede çok erken tarihlerde gerçekleşebilecek bir çöküşün önüne geçmiştir. 976 senesine kadar Endülüs’ün siyasî birliğini başarıyla temin ve temsil eden Emevi hanedanı, bu tarihten itibaren güç ve nüfuzunu yitirmeye başlamış; Âmiriler ailesinin rakip bir güç olarak ortaya çıkışı, devletin bütün dengelerini alt üst etmiş ve neticede sistemi çözüm üretemez hale getirmiştir. Merkezî idarenin bu acziyeti, neticede mahallî aristokrasilerin güçlenmesine ve ülkenin bölünmesine vesile olmuştur. Emevi halifeliğinin 1031 senesinde yıkılması üzerine, Müslümanlar arasında ideal birliği ve ortak yaşama azmi kaybolduğu için, 1031-1090 seneleri arası Endülüs’te siyasî bölünmenin kemikleştiği yıllar olmuştur. Bu bölünme, tıpkı 732 senesi sonrasında olduğu gibi Hıristiyan İspanya için ele geçirme fikrini yeniden gündeme getirmiştir. Endülüs’ün tamamının işgalini hedefleyen bu fikir uygulamaya konulurken tedriciliğe dayalı bir strateji takip edilmiştir. Bu strateji çerçevesinde, önce Müslümanların kendi aralarındaki ihtilaflar olabildiğince tahrik edilerek zayıf düşmeleri için çalışılmıştır. Bunu, zayıflayan ve kendiliğinden teslim olmaya hazır hale gelen Endülüs şehirlerinin işgali takip etmiştir. Bu süreç, en son 1492’de Gırnata’nın teslim alınmasıyla son bulmuştur. 1492’de Gırnata’nın işgaliyle hedefe erişen Hristiyan dünyasının dinî cephesi başlamıştır. Kendisinden başka herhangi bir dinin varlığına tahammül edemeyen İspanyol kilisesi, siyasiler üzerindeki nüfuzunu kullanarak, Hıristiyan hâkimiyetinde kalan Endülüs Müslümanlarına karşı Hıristiyanlaştırma kampanyası başlatmıştır. Engizisyon mahkemeleri, baskı, işkence ve katliam bu kampanyanın ayrılamaz bir parçası olmuştur. Ancak, bütün bunlar, Müslümanları dinlerinden koparmak ve kilisenin isteği ölçüsünde Hıristiyan yapmak için yeterli olmamıştır. Bu durumda, Hıristiyan İspanya’yı, bir asırdır tatbik etmekte olduğu imha siyasetinin son adımını atmaya, yani Endülüs Müslümanlarını 1609 senesinde İspanya’dan sürmeye sevk etmiştir. Böylece, 1492’de Yahudiler için kullanılan sürgün mekanizması, bu sefer Müslümanlar için harekete geçirilmiş ve bu suretle en az yarım milyon insan, kendi öz yurtlarından kovulmuşlardır.

Avrupa’da Hıristiyan işgalciler üstün bir medeniyetle karşılaştılar. İslâm daha fazla kentleşmiş, teknikte ileri, ruhsal olarak gelişmiş, dünyaya açık bir medeniyet idi. Avrupa’da İslâm nüfuzunun birçok alana yayılması Hrıstiyan dünyasını çıldırtmaya yetiyordu. Öyle ki İslâm kültüründen Avrupa dillerine geçen kelimeler İslâm kültürünün Batı dünyasındaki izlerini gösteriyordu. Hıristiyanların, Müslümanlara insafsızca, merhametsizce, acımasızca muamele etmelerinin altında biraz da bu entelektüel aşağılık duygusu yatmaktaydı. Kardinal Kimenes 1499’da Granada’da 80.000 İslâm kaynağını meydanlarda yaktırmıştı. İşte Hristiyan dünyasının bilime verdiği önem buydu. Bu tarihten üç yıl sonra da Müslümanları, Hıristiyanlığı kabul etmek, iltica veya ölüm seçenekleriyle karşı karşıya bırakmışlardı. Hıristiyan olmayı reddeden yarım milyon Musevî de sürgün edilmişti. Irkçılık çılgınlığına, Hıristiyan İspanya o tarihlerde yakalanmıştı. Hem ırkî hem dinî taassup ve baskı sınırsız bir şekilde devam ediyordu. 1258’de Moğolların Doğu’da ve Bağdat’ta yaptıkları tahribat ve ayrıca Hıristiyanların Müslümanları İspanya’dan sürgün etmeleri, İslâm dünyasının hala acısını çektiği ekonomik ve kültürel duraksamanın temelini oluşturmaktadır. Modern Avrupa, normal olarak hayal edemeyeceğimiz ölçüde İslâm kültüründen etkilenmiştir. Hristiyan dünyasının amacı ise bu kültür izlerini yok etmek İslâm ve İslâm medeniyetine hayat hakkı tanımamaktır.

Türkiye’de Endülüs’e ilgi esas olarak Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin Anadolu’ya gelmesiyle başlar. İbnü’l-Arabî’nin eserleri ve tesiriyle, Endülüs’e ilgi gösterilmiş ve Endülüs’ten gelen yardım çağrılarına imkân ölçüsünde cevap verilmiştir. Hıristiyan kuşatması ve baskısı altında zorda kalan Endülüslülerin Osmanlılardan yardım istemeleri karşısında Osmanlı Devleti’ne bağlı denizciler ve ara ara Kemal Reis gibi birkaç Kaptan-ı Derya vasıtasıyla İspanya-Portekiz kıyıları topa tutularak harap edilmiş, ticaret gemileri tacize uğratılmış ve İspanya’dan sürgün edilen Müslüman-Yahudi Endülüslüler gemilerle Osmanlı ülkesi topraklarına nakledilmiştir.

Yüzbinlerce Müslüman Katledildi

Endülüs’te yüzbinlerce Müslüman katledildi. Zorla Hıristiyanlaştırılmış Müslüman bir ailenin torunu olan İspanyol tarih profesörü Rodrigo de Zayas, İspanya’da Müslümanlara karşı yapılmış korkunç katliamın bilançosunu 500 yıl sonra belgeleriyle gözler önüne serdi. İspanya Müslümanları ve ‘Devlet Irkçılığı’ adıyla yayınladığı kitapta, 756 sayfa boyunca Endülüs’te yüzyıllar önce yapılan zulümler, işkenceler belgelerle yazılı hale getirildi, dünyanın gözü önüne sunuldu. Bu eserden parçalar sunalım, gözyaşlarının bile az kaldığı hıçkırıkları bir nebze de olsa ifadeye çalışalım.

İspanya Hristiyanlığın ki hedef, krallığın birleşmesi ve İspanyol Müslümanlığının kökünün kazınmasıdır. Bu hedefe varmak için iki vasıta kullanılmıştır: Birincisi, 2 Ocak 1492 yılında Gırnata’nın düşmesiyle tamamlanan askerî işgal; ikincisi, Müslümanların zorla asimilasyonu, daha sonra da topluca sürgün edilmeleri.1492’de İspanya Yahudileri sürgün edildi. Biraz daha az biliniyor ama aynı tarihte Endülüs’ün son kalesi olan Gırnata’daki Nasrî Emîrliği tarihten silindi. Bundan sonra İslâm’ın İspanya’da jeopolitik hiçbir dayanağı kalmadı. Müslümanlar Katolik kralların egemenliğine ve insafına terk edildiler.

Müslümanlar ikinci sınıf vatandaş haline getirilir. Çok geçmeden Morisk diye adlandırıldılar. Morisk, zorla Hristiyanlaştırılmış Müslüman anlamına gelir. Derken, onlar Sevilla’da 2 Ocak 1481 yılında kurulmuş olan Engizisyon’un korkunç pençesine düştüler. İşkence ve zulme uğradılar.

O dönemin Müslüman Endülüsü, Avrupa’da hiçbir zaman görülmemiş en parlak medeniyetin mirasçıları olduklarının bilincindeydiler. Kurtuba, geceleri aydınlatılan sokakları ve anestezi yoluyla ameliyatların yapıldığı hastaneleriyle bir milyon nüfuslu bir şehirdi. Hem de XII. yüzyılda! Bu halk, Hıristiyan dünyası tarafından asimile edilmeyi kesinlikle reddeder. Nedir bir Hıristiyan onların gözünde? Her şeyden evvel yıkanmayan biri. İşkence âletinin sembolü olarak Haç’ı kullanan ve kan dökmekten zevk alan bir vahşi savaşçı. İbadet sırasında bile şarap içen ve bu şarabın bir peygamberin kanı olduğunu iddia eden bir zavallı. Murdar yiyeceklerle beslenen bir arsız. Nihayet, sevgi konusunda vaazlar veren fakat insanları hapseden, mallarına el koyan, işkence eden ve öldüren bir yüzsüz.

Krallığın her bir yanından toplanan Müslümanlar, yaya olarak limanlara getirilirler. Çokları yollarda ölür açlıktan, susuzluktan ve bitkinlikten. Onları taşıtmak için Napoli’den, Ceneviz’den ve başka yerlerden kadırgalar getirtilir. Çok geçmeden askerî filolar yetersiz kalır. Bunun üzerine şahıslara ait gemiler kiralanır. Kaptanlar, Moriskleri taşımak için kelle başı ücret alırlar. Fakat, İspanyol limanlarından gözle görülmez olunca onları denize atmayı ve hemen dönüp yeni bir yükleme yapmayı daha kârlı bulurlar.

Şöyle bir düşünün: 1600 yılında İspanya Krallığı’nın nüfusu 8 milyondu. Moriskler’den 600.000’i sürüldü ve %75’i yolda öldü. Bu soykırıma bakılınca hemen hemen Nazi soykırımına benzer bir durum ortaya çıkmaktadır. Bugün İspanya’da bir tür gizli sansür var. Olaylar, metinler az çok biliniyor fakat bunların derin tahlili yapılmıyor. Teferruat olarak hiçbir zaman halka bu toplu sürgün sırasında yüzbinlerce ihtiyarın, çocuğun, hamile kadının acı çektiği ve öldüğü söylenmiyor. Tarih kitaplarımızda bunun adı bile geçmiyor.

Endülüs bizden imdat istediği zaman, biz henüz Akdeniz hâkimiyetini bile kurmuş değildik. Eğer Timur’un Anadolu’yu istilası olmasaydı, İstanbul’un fethi daha önce müyesser olacak ve Endülüs’ün imdadına yetişecektik. Endülüs’ün imdadına yetişseydik ne olurdu? Bu, tarihin toptan değişmesi olurdu. Çünkü Endülüs Avrupa’nın batısındaydı, Osmanlı ise doğusunda: Avrupa iki taraftan kıskaç altına alınmış demekti. Bir medeniyet, yani bizim medeniyetimiz, İslâm medeniyeti Avrupa’yı doğudan ve batıdan kuşatmış durumdaydı. Ve bu medeniyet, bir gün belki orta yerde, Viyana’da buluşacaktı. İşte o zaman tarih tümüyle değişecekti. Ve o günden sonra, Rönesans’ın oluşumu ve büyük İslâm devleti Osmanlı’nın bu yüzyılın başında çöküşü olmayacaktı.

Endülüs’te İslâmiyet

İspanya’da en hızlı yayılan din, İslâmiyet haline geldi. Bunun tek nedeni, Fas’tan gelen göçmenler değil. Birçok İspanyol da, yeni bir yol arayışını Müslüman olarak sürdürmeyi yeğliyor. İberya Yarımadası’nın son Mağribi kenti olan Granada da, İspanya’nın, hatta belki de Avrupa’nın İslâm merkezi haline geliyor. Ezan sesi, Granada’dan 500 yıl boyunca silinmişti. Bugünse, kentin tarihî semtinin bulunduğu Albaicin tepesinde bir cami inşa ediliyor; San Nicolas kilisesinin hemen yanında. Alhambra, Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin Mağribi Al-Andalus Devleti’nde barış içinde bir arada yaşamış olduklarının simgesi…

Aradan 500 yıldan uzun bir süre geçtikten sonra, bugün, İspanya’da Müslümanlık yeniden canlanıyor. Özellikle Endülüs’te birçok İspanyol, kültürlerinin Araplardan devraldığı mirası keşfediyor ve Müslüman oluyor. 1980’de Granada’da kayıtlı Müslümanların sayısı 200’ü ancak bulurken, bugün tahminen 5 ila 6 bin İspanyol ve göçmen, Müslümanlığı kabul etmiş durumda. Bu sayıya, Arap ülkelerinden gelen öğrencileri ve kentte resmen kaydı bulunmayan, dolayısıyla yasadışı ikamet eden yabancıları da eklemek gerek. Toplumsal dönüşümden umduklarını bulamayanlar, özellikle öğrenciler, İslâmiyet’i bir alternatif olarak gördüler ve faaliyetlerini Granada’nın eski mahallelerinde yoğunlaştırdılar. Doğu ile Batının an be an buluşması, Avrupa’nın dört bir yanından yeni Müslümanların Granada’ya akın etmesine neden oluyor.

Kaynakça

Endülüs Müslümanları-1, TDV, Ankara 1994
Endülüs Müslümanları İlim ve Kültür Tarihi, TDV, Ankara 1997
Endülüs Müslümanları Medeniyet Tarihi, TDV, Ankara 1997
Endülüs’ten İspanya’ya, TDV, Ankara 1996
Lütfi Şeyban, Reconquista: Endülüs’te Müslüman-Hıristiyan İlişkileri, İstanbul 2003
Mehmet Özdemir, “Endülüs”, DİA, C.XI, 211-225
Mehmet Özdemir, “Haçlı Ruhunun Endülüs’de Bir arada Yaşama Tecrübesine Menfi Tesirleri”, Haçlı Seferleri ve XI. Asırdan Günümüze Haçlı Ruhu Semineri, İstanbul, İÜEF-TAM, 1998, s. 73-98
Özaydın, Abdülkerim: “Âmirîler”, DİA, C.III, 72-73
Ramazan Şeşen, “Dâviye ve İsbitâriyye”, DİA, C.IX, 19-21
Rogrigo de Zayas, “Endülüs’te Yüzbinlerce Müslüman Katle di”, (Çev: Cemal Aydın), Endülüs’ten İspanya’ya, TDV, Ankara 1996.

Sayfayı Paylaş