SÜNBÜLİYYE ŞEYHİ MERKEZ EFENDİ (ö.959/1551-52)

195-somuncubaba-sunbuliyye

Şeyh Sünbül Sinan’ın meşhur halîfesi[1] Merkez Efendi’nin[2] asıl ismi Mûsâ, lakabı ise Merkez Musli­huddin’dir.[3] Fakat daha çok “Merkez Halîfe”[4] ve “Merkez Efen­di”[5] diye anılmaktadır. Onun Uşak’ta,[6] Denizli’de,[7] Kütahya sancağının Sarı Mahmudlu köyünde[8] ve Manisa’da[9] doğduğuna dair farklı rivâyetler bulunmaktadır.

Merkez Efendi ilim tahsiliyle meşgul olup medresede Şerhu’l-Akâid okurken tasavvufa meyletmiş, Amasya’ya giderek Habîb-i Karamânî ile görüşmüştür.[10] Derviş olma arzusuyla dergâhına gelen Merkez Efendi’ye Habîb-i Karamânî, “Senin şeyhin he­nüz posta oturmadı.” deyip irşâdının başkası elinden ola­cağını beyân etmiştir.[11] Buluşmasının hâtırası olarak Habîb-i Karamânî Merkez Efendi’ye Muslihiddin adını vermiş ve kendine va’z etme icâzeti vermiştir. Habîb-i Karamânî’nin izniyle Amasya’dan İstanbul’a dönen Merkez Efendi, Ahmed Paşa b. Veliyyiddin’in dânişmendi olmuş ve uzun yıllar ondan ders okumuştur.[12] Tahsilini sürdürürken, aynı zamanda dânişmendi olarak Ayasofya’da va’z vermiş ve meşâyih meclislerine devam etmiştir.[13] İstanbul’da Etyemez Tekkesi[14] şeyhi Mirza Efendi’nin kızıyla evlenmiş[15] ve Mirza Efendi’nin yanında riyâzetle meşgul olmuştur.[16] Merkez Efendi’nin İstanbul’da faaliyet gösteren büyük şeyhlerden her birinin meclisine gittiği halde devrân ile zikir yaptırdığı ve vahdet-i vücûd anlayışına sahip olduğu gerekçesiyle ilk zamanlar Sünbül Efendi’nin meclisine gitmediği,[17] ancak daha sonra kerâmet ehli olduğuna inanarak ona biat ettiği belirtilmektedir.[18]

Merkez Efendi, Sünbül Efendi’nin yanında mücâhedesini sürdürmüş, her türlü müşkilâtını şeyhi Sünbül Efendi’ye arzetmiş, seyr u sülûkünu tamamlayarak hilâfet almış ve İstanbul’da Koğacı Dede Zâviyesi/Abdüsselâm Tekkesi’nde irşâd faaliyetine başlamıştır.[19]

Merkez Efendi, şeyhi Sünbül Efendi’nin katında ayrı bir hususiyete, diğer müritleri arasında da ayrı bir meziyete nâil olmuştur. Şeyhi katındaki saygın konumunu yansıtmak için kaynaklarda şu anekdot anlatılmaktadır: “Sümbül Efendi çiçek toplamak üzere müritlerini göndermiş. Hepsi de, kucaklarında birbirinden güzel çiçeklerle geri dönmüşler; ancak içlerinden biri, Merkez Efendi, elinde ufak, solmuş bir çiçekle çıkagelmiş. Neden şeyhine lâyık bir şeyle gelmediği sorulduğunda şöyle demiş: ‘Bütün çiçekler Rabb’i zikrediyordu, zikirlerini nasıl kesebilirdim ki. Baktım aralarından biri zikrini bitirmiş, ben de onu aldım geldim.’ Merkez Efendi, Sümbül Efendi’nin halîfesi olur; bugün İstanbul surları boyunca uzanan kabristanlardan biri hâlâ onun adını taşımaktadır.” [20]

Merkez Efendi, bir süre Koğacı Dede Zâviyesi’nde faaliyette bulunduktan sonra, Kânûnî Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan, Manisa’da bir cami ve zâviye yaptırıp Sünbül Efendi’den bir şeyh göndermesini rica edince, Merkez Efendi buraya gönderilmiştir.[21] Bu görev de Merkez Efendi’nin Kânûnî Sultan Süleyman’la yakın temasını sağlamıştır.

Kânûnî’nin annesi Hafsa Sultan’ın Manisa’da yaptırdığı zâviyeye Sünbül Efendi’nin halîfesi olarak görevlendirilen Merkez Efendi’nin burada yaptığı oldukça tesirli sohbetlerine, pek çok kimse gibi Şehzade Süleyman da katılmaya başlamıştır. Hatta zaman zaman sohbetin etkisiyle duygulanıp ağladığı bile rivâyet edilmektedir.

Merkez Efendi ile Kânûnî arasında bu şekilde başlayan dostluğun, zamanla tahmin edilenden de ileri boyutlara ulaştığı görülmektedir. Nitekim Merkez Efendi Manisa’da iken, Yavuz Sultan Selim’in bir câriyesinden dünyaya gelmiş olan, Şehzade Süleyman’ın kız kardeşi Şah Sultan ile evlenmiş ve bu evlilikten oğulları Ahmed Çelebi dünyaya gelmiştir. H.918-926/m.1512-1520 tarihleri arasında gerçekleşmiş olan bu evlilik uzun sürmemiştir. Merkez Efendi’den ayrılan Şah Sultan daha sonra 940/1533-34’te Lütfi Paşa ile evlenmiştir.[22] Merkez Efendi burada kırk bir çeşit bitkiden mey­dana getirdiği “mesir macunu”nu îcâd ederek halka dağıtmış ve bu suretle boş bir araziye kurulmuş olan bîmarhânenin (hastahane) et­rafına halkın yerleşmesini temine çalışmıştır.[23]

Hüseyin Vassâf, Merkez Efendi’nin tabipliği ve îcâdı olan mesir macunu ile alâkalı şu tesbitlerde bulunmaktadır: “Mer­kez Efendi’nin Manisa’da iken tabiplik yaptığını ve burada bir hastanın tedâvisi ile meşgul olduğunu bazı meâyihten duymuştum. Bunu, Sünbüliyye şeyhlerinden Şeyh Zekâî Efendi’ye sordum, “Mâlûmâtım yok.” dedi. Manisalı bir zat ba­na, Mart ayında Nevruzda tertîb olunan Nevrûziye’yi (mesir mâcunu) Merkez Efendi’nin îcâd ettiğini ve Manisa’da halka dağıtığını söyledi. Bunun elbette bir aslı var ki, 350 seneden beri intikâl ede ede bu zamana kadar gelmiştir.”[24]

Merkez Efendi’nin neslin­den geldiğini ifade eden Emel Esin, şeyh hakkında yazdığı makalesinde, nesir reçetesinin İlyas Horasânî’nin halvetle alâkalı risâlesinde açıkladığı “üçüncü halvet” esnâsında iftar için yenmesi gereken lokmanın reçetesine çok benzediğini söylüyor.[25] Belki de Merkez Efendi şeyhliği esnâsında halve­te soktuğu müridlerine bu reçeteyi uyguladı, daha sonra ise halk arasında yayılınca, onlara da aynı reçeteyi hazırlayıp şifâ niyetiyle dağıttı ve muhtemelen bu hâdiseden sonra halk nezdinde tabip olarak anılır oldu. Öte yandan o devirde Ma­nisa’da yine Kânûnî’nin annesi tarafından bir de bîmarhâne yaptırıldığı bilindiği için sonraki kaynaklarda şeyh, muhtemel ki, buranın tabibi olarak kaydedildi.

Merkez Efendi, Sünbül Efendi’nin vefâtından sonra İstanbul’a gelerek Koca Mustafa Paşa Dergâhı’nda postnişin ol­muştur. Sünbül Efendi, vefâtına yakın müridleri tarafından sorulan, “Makâmınıza kimi tayin ediyorsunuz?” sualine, “Onu Hz. Allah tayin eder. Ba­şınıza bir köle (abd-i Habeşî) bile gelse ona uyun, aslâ hafif görmeyin.” demiştir.[26] Lemezât müellifinin kaydına göre ise, “Taşradan hangi halîfemiz daha önce gelirse, seccâdemiz onundur.” diye cevap vermiştir.[27] Sünbül Efendi’nin vefâtından on gün geçtikten sonra Merkez Efendi İstanbul’daki zâ­viyeye geldiğinde kendisiyle kimse ilgilenmemiştir. Yâkub Efendi ise, Şeyh Sünbül’ün vasiyeti­ni hatırlamış ve hemen Merkez Efendi’yi hücresine davet et­miştir. Rivâyete göre o gece Yâkub Efendi istihâreye yatar, rüyasında yüksek bir yere kürsü konduğunu ve herkesin bura­da konuşacak zatı beklediğini görür, Merkez Efen­di’nin yeşil bir sarıkla kürsüye çıkmakta olduğunu müşâhede eder, Şeyh kürsüye oturduğunda başındaki yeşil sarık siyaha dönüşür. Bu esnada birisinin yüksek sesle; “Yeşil şerîat, siyah tarîkat sûretidir. Bu zatın şerîatı ve tarîkatı mâmurdur.” diye bağırdığını duyar. Sabah olduğunda anlar ki, Sünbül Efen­di’nin “abd-i Habeşî” diye işaret ettiği zat budur. Hemen ken­disine biat eder. Bunu gören diğer dervişlerden bir kısmı da biat ederler.[28] Atâî rüya hakkında ilâveten Merkez Efendi’nin kürsüye çıktığı zaman Tâhâ Suresi’ni tefsir ettiğini, bunun da Hz. Peygamber (s.a.v.)’in isimlerinden olması hasebiyle, şeyhin Muhamnedî yolda irşâdı için selâhiyetli olduğu anlamını taşıdığını ifade etmekte­dir.[29]

Sünbül Efendi’nin 936/1529’da vefâtından sonra makamına Merkez Efendi geçince, Kânûnî Sultan Süleyman’ın onunla vâli iken başlayan münâsebetleri, o tarihten sonra İstanbul’da devam etmiştir. Sultanın Merkez Efendi’den bahsederken ona sevgisinden dolayı “Bizim Merkez” diye söz ettiği nakledilmektedir.[30]

Merkez Efendi İstanbul’da faaliyet gösterdiği sırada kendisine en büyük desteği eski eşi Şah Sultan vermiştir. Merkez Efendi, Kânûnî’nin hemşiresi Şah Sultan’la evlendiği, ancak bu evli­lik çok uzun sürmediği yukarıda söylenmişti. Merkez Efendi’den boşandıktan sonra Lutfi Paşa ile evlenen Şah Sultan, kocasının Yanya Beyi olması üzerine Yanya’ya gitmiştir. O zamanlar Yanya’da Sünbüliyye halîfesi Yâkub Efendi faaliyet göstermekteydi. Yakub Efendi önce Şeyh Sünbül’ün yanında yetişmiş, şeyhinin vefâtından sonra Merkez Efendi’ye biat ederek bir müddet hizmetinde bulunmuştur. Merkez Efendi tarafından irşâd faaliyetleri için Yanya’ya gönderilen Yâkub Efendi,[31] Lütfi Paşa ve eşi Şah Sultan’la özel dostluk kurmuş, sonunda karı-koca her ikisini de mürid­leri halkasına katmıştır. Lütfi Paşa, 940’/1533 tarihinde Karaman Beylerbeyi ola­rak tayin olması üzerine,[32] Şah Sultan, Yâkub Efendi’den İstanbul meşâyihini sorar. Yâkub Efendi, “Merkez Efendi’ye varasın.” diye tembih edince,[33] Şah Sultan ile Merkez Efendi arasında 940/1533 yılında ikinci olarak yeni bir münâsebet başlamış olur. Şah Sultan ile eşi Lutfi Paşa, Yanya’dan gelirken yollarını kesen eşkıyaâdan Merkez Efendi’nin mânevî yardımıyla kurtulup sâlimen İstanbul’a ulaştıklarında Şah Sultan şeyhin huzuruna çıkarak kendisine biat etmiştir.[34]

Sünbüliyye şeyhi Merkez Efendi’ye biat eden Şah Sultan, müntesip olduğu tarîkata destek sağlamış ve bu çerçevede İstanbul’da tarîkat adına tekkeler kurmuştur. Onun hayır eserlerinden birisi de, eşi Lütfi Paşa Safer 946/Temmuz 1539 sadrazamlığa yükseldikten sonra[35] Davutpaşa’da kendi sarayı yanında inşa ettirdiği cami ve zâviyedir. Yanya’da bulunan Şeyh Yâkub Efendi’nin (ö.979/1571) gelmesini ve burada görevlendirilmesini ricâ etmiştir.[36] Yâ­kub Efendi’nin Yanya’da dünyaya gelmiş olan oğlu Yûsuf Efendi, babasının Yanya’dan adı geçen zâviyeye gelmesini şöyle anlatmaktadır: “Şah Sultan, Davudpaşa’da bir câmi ve zâviye yaptırıp, merhum babama bir hüküm göndererek Yan­ya’dan getirdiler. Ben o zaman dört yaşımda idim. Davutpaşa’ya gelip burada on sekiz sene kaldık. Sultanın çok büyük ihsanlarını gördük. Babam, Davudpaşa’daki dergâhta bulu­nurken Merkez Efendi de Kocamustafapaşa’daki dergâhta bulunuyordu. Aralarında o kadar sevgi, muhabbet, bağlılık ve teslî­miyet vardı ki, her birinin dervişleri karşılıklı olarak diğer şeyhi ziyaret eder birlikte tarîkatın ihyâsına çalışırlardı.”[37]

Merkez Efendi’ye intisabı sonrasında Şah Sultan’ı ziyarete gelen Kânûnî, kız kardeşini çamaşır yıkarken görmüştür. Mânevî terbiyenin ve riyâzâtın hemşiresinde meydana getirdiği bu hale hayran kalan Kânûnî, “Hemşire, şimdi merkezi buldun.” diyerek iftihar etmiştir.[38]

İstanbul’da çoğunlukla Koca Mustafa Paşa Dergâh’ında bulunan Merkez Efendi, Sünbül Efendi’nin âdetini devam et­tirerek, Ayasofya ve Fâtih camilerinde va’z etmiştir.[39] Çevre vilâyetleri dolaşarak oralarda da va’zlar vermiş ve halkı­ irşâd etmeye çalışmıştır.[40] Sohbetlerinde sürekli namaza ve bilhassa cemâatle namaza çok önem vermiştir. İman ile küfür arasını ayıran ölçütün namaz olduğunu belirtip her defasında namazı terk eden kişinin yaramaz olduğunu belirtmiştir.[41] Gençliğinden beri “sâhib-i tertîb” olduğu[42] ve ömrünün sonuna kadar cemâati terk etmediği rivâyet edilmiştir.[43] Çok alçak gönüllü olduğu, yanına aldığı bazı meyve ve yiyecekleri yolu üzerinde rastladığı çocuklara, mektepte okuyan çocuklara dağıttığı­ ve “Siz günahsız ve masum yavrularsınız, duâlarınız ge­ri çevrilmez, bu yüzü kara, sakalı ak âsi için duâ edin.” dedi­ği nakledilmiştir.[44]

Kânûnî Sultan Süleyman, 1537 yılı Mayıs ayında Korfu Seferi’ne çıkarken Merkez Efendi’yi bir “hatt-ı hümâyûn”la ordu şeyhliğine tayin etmiştir.[45]

Kendisini irşâda adamış bir mürşid-i kâmil olarak bereketli bir ömür süren Merkez Efendi, doksan dört yaşında, 959/1557-52 senesinde vefât etmiştir.[46] Cena­ze namazı o zaman şeyhülislâmlık makamında bulunan Ebussuûd Efendi tarafından Fâtih Camii’nde kılındıktan sonra, bugünkü türbesinin bulunduğu yere defnedilmiştir.[47]

Merkez Efendi’nin bir eser telif edip etmediği bilinme­mektedir. Yalnız Bursalı Mehmed Tâhir, üç tane ilâhisi bulunduğunu kaydetmiş,[48] bunlar İsmail Yakıt tarafından, ihtivâ ettiği bazı kavramlar açıklanarak neşredilmiştir.[49]

  1. Beyazid’in yanında Cemal Halveti’nin, Yavuz Sultan Selim’in yanında Sünbül Sinan’ın, Kânûnî’nin yanında Merkez Efendi’nin bulunması Halvetiyye’nin İstanbul ahâlisi üzerinde müessir olmasının sebeplerinden biridir. Beş yüzü aşkın halîfe yetiştiren Merkez Efendi’nin şeyhliği döneminde tarîkat, İstanbul ve Anadolu’nun muhtelif şehirlerine yayılmıştır. Tarîkatı, halîfelerinden Yâkup Girmanî ve Hasan Adlî tarafından Balkan coğrafyasına intikâl etmiştir.[50]
Dipnotlar

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

[1] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf ve Tarîkatnâme-i Pîrân ve Meşâyîh-i Tarikat-ı Aliye-i Halvetiyye, 1290, s. 46; Taşköprüzâde İsâmüddin Ahmed, Hadâiku’ş-Şekâik, trc. Mehmed Mecdî Efendi, neş. haz. Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, c. I, s. 523.

[2] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s. 46; Taşköprüzâde, Hadâiku’ş-Şekâik, c. I, s.523.

[3] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46.

[4] İsâmüddin Ahmed, Taşköprüzâde, eş-Şakâiku’n-Nu’mâniyye fî ‘Ulemâi’d-Devleti’l-Osmaniyye, “(İnceleme ve notlarla neşreden, Ahmed Subhi Furat), İstanbul 1985, s. 541.

[5] Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr fî Şerh-i Esmâr-ı Esrâr, Süleymaniye Kütüphanesi Yazma Bağışlar Böl., no:2305-2309, c.III, v.268.

[6] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46.

[7] Nev’îzâde Atâî, Hadâiku’l-Hakâik fî Tekmîleti’ş-Şekâik, neşre hazırlayan, Abdülkadir Özcan, İstanbul 1989, s.63; Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Müellifleri, Matbaa-i Âmire, İstanbul 1333, c.I, s.160.

[8] Mahmud Celâleddin Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye ez-Lemezât-ı Ulviyye, haz.M.Serhan Tayşî, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yay., İstanbul 1993, s.461.

[9] Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. III, vr. 268.

[10] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46.

[11] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.461.

[12] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.461.

[13] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46.

[14] M. Baha Tanman, “Mirza baba Tekkesi”, Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi (DBİA), c.V, s.474-475.

[15] Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c. III, vr.269.

[16] Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.462.

[17] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.47.

[18] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.47-48.

[19] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.48; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.463.

[20] Annemarie Schimmel, İslamın Mistik Boyutları, çev. Ergun Kocabıyık, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1999, 60.

[21] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.48-49; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.463.

[22] Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf -Anadolu’da Sûfîler, Devlet Ve Ulemâ (XVI.Yüzyıl), İz Yayıncılık, İstanbul 2000, s.273-274.

[23] Mehmed Süreyyâ, Sicill-i Osmânî, İstanbul 1311, c.IV, s.363

[24] Vassâf, Sefîne-i Evliyâ, c.III, v.268.

[25] Emel Esin, “Merkez Efendi ile Şah Sultan Hakkında Bir Hâşiye”, Türkiyât Mecmûası, (1977-1979), İstanbul 1980, c.XIX, s.75.

[26] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.54.

[27] Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.463.

[28] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.54-55; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.463-464.

[29] Nev’îzâde Atâî, Hadâiku’l-Hakâik fî Tekmîleti’ş-Şekâik, s.205.

[30] Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf  s.273-274.

[31] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.61.

[32] M.Tayyib Gökbilgin, “Lütfi paşa”, İslam Ansiklopedisi, VII, s.97.

[33] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.63.

[34] Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.467.

[35] M. Tayyib Gökbilgin, “Lütfi paşa”, İslam Ansiklopedisi, c. VII, s. 98.

[36] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s. 63; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s. 467.

[37] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s. 63; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.484.

[38] Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf  s.273-274.

[39] Tahsin Yazıcı, “Fetihten Sonra İstanbul’da İlk Halvetî Şeyhleri: Çelebi Muhammed Cemaleddin, Sünbül Sinan ve Merkez Efendi”, İstanbul Enstitüsü Dergisi, c.II, İstanbul 1956, s.109.

[40] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.50-51; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.465.

[41] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.49-50.

[42] Taşköprüzâde İsâmüddin Ahmed, Hadâiku’ş-Şekâik, I, s.523.

[43] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.46.

[44] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s.51-52; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s.465.

[45] Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf, s.272.

[46]Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, s. 467.

[47] Yûsuf b. Ya’kub, Menâkıb-ı Şerîf, s. 56; Hulvî, Lemezât-ı Hulviyye, , s.468.

[48] Bursalı, Osmanlı Müellifleri, c.I, s.160.

[49] İsmail Yakıt, “Merkez Efendi ve Şiirlerindeki Tasavvuf Felsefesine Ait Kavramların Açıklanması”, Türk Kültür tarihinde Denizli Sempozyumu, 27-30 Eylül 1988: Bildiriler, Denizli 1989, s.124-129; Reşat Öngören, Osmanlılarda Tasavvuf, , s.72-73.

[50] Semih Ceyhan, Üç Pîrin Mürşidi Köstendilli Ali Alâeddin el-Halvetî ve Telvihât-ı Sübhâniyye, İSAM Yayınları, İstanbul 2011, s. 84.

Sayfayı Paylaş