KURULUŞ DÖNEMİNDE OSMANLI ZÂVİYELERİ

KURULUŞ DÖNEMİNDE OSMANLI ZÂVİYELERİ

Ömer Lütfi Barkan “Kolonizatör Türk Dervişleri” isimli makâlesinde Osmanlı padişahlarının tasavvuf erbâbının zâviye kurmalarına imkân ve destek olduklarından bahsederken, bu iddiasını arâzi tahrir defterlerinden hareketle delillendirmeye çalışmaktadır. İncelediği arâzi tahrir defterlerinde “şeyh” veya “ahî” gibi tasavvufî unvanları kullanan isimlere verilen mülklerden örnekler sunmaktadır. Buna göre Süleyman Paşa, Ezine kasabasını Ahî Yûsuf’a vermiş, onu her türlü vergi mükellefiyetinden muaf tutmuş, şehrin vâridatını gelene geçene ikram edilmek üzere zâviyeye vakfetmiştir. Gelibolulu Hacı İzzeddin Efendi, Ümid Viranı ile Kavak’daki bağ ve çiftliğini Kavak Ahîsine, Emir İlyas çiftliğini ise İshak Fakih’e vakfetmiştir.

Barkan’ın bir diğer önemli tesbiti de şudur: Osmanlı padişahları, Anadolu’daki fetih hareketlerinde olduğu gibi, Rumeli’nin fethi ve iskânı meselesinde de tarîkat zümreleri, ahî gurupları ve ilmiye sınıfından benzer şekilde faydalanmışlar; Rumeli’nin İslâmlaşıp Türkleşmesinde, imar ve iskân faaliyetlerinde bu sivil teşebbüsü harekete geçirmişlerdir. Konuyla ilgili olarak Gelibolu’da Ahî Mûsâ ailesine tanınan haklardan bahseden Barkan, ilk Osmanlı padişahlarının Rumeli’de ahîliği teşvik ve himaye ettiklerini, ahîlerin Osmanlı padişahları nezdinde ne denli itibarlı bir konuma yükseldiklerini belirtmektedir. Bu minvalde Murâd-ı Hüdâvendigâr, Malkara’da Yegân Reis’e bir köy bağışlamıştır. Yegân Reis’e izâfeten bu köye Yegân Reis köyü adı verilmiştir. Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın Malkara’daki bir başka köyü de Aydın Şeyh’e vakfettiği görülmektedir. Yıldırım Bâyezid’in de Dimetoka’da bir Ahî şeyhine zâviye yaptırmakla kalmayıp yaptırdığı Dimetoka Hastanesi’nin gelirlerini de bu zâviyeye vakfettiği bilinmektedir. Yenice Zağra’da inşâ edilen Kılıç Baba Zâviyesi ile Çirmen’de yapımı tamamlanan Mûsâ Baba Zâviyesi, Yıldırım Bayezid döneminde Rumeli’de kurulan önde gelen zâviyelerdendir. Paşa livasında tesis edilen 67 zâviyeden çoğunluğu Yıldırım Bayezid dönemi ve öncesinde kurulmuş zâviyelerdir.

Osmanlı padişahlarının düzenledikleri seferlere bizzat katılan ve fütûhâtı Osmanlı Ordularıyla birlikte gerçekleştiren gönüllü sivil kuvvetlerin başında dervişler zümresi gelmektedir. Osmanlı Ordularıyla birlikte sefere katılan bu derviş kitlelerinin Rumeli’de kaldıkları ve köyler kurup yeni iskân alanları açtıkları görülmektedir. Ömer Lütfi Barkan, konuyla ilgili olarak Seyyid Ali meselâi verir. Seyyid Ali Dimetoka’da medfundur. “Kızıl Sultan” veya “Kızıl Delü” nâmıyla da anılmaktadır. Seyyid Ali, Dimetoka’da mutasarrıf olarak görevlendirilmiş ve kendisine köyler tahsis edilmiştir. Kurduğu zâviyeye Tatar Viranı ile Tatarlık gibi mezralar vakıf olarak verilmiştir. Seyyid Ali Zâviyesi gelen giden her kesime hizmet eden faal bir dergâh konumuna gelmiştir. Zâviye etrafında yerleşen Tatarlar burasını derbend köyü haline getirmişlerdir. Dağ başlarında emniyeti sağlayan, kervan geçmez ve kuş konmaz yerlerde köyler vücûda getiren Seyyid Ali evlâdı, bölgenin şenlenmesine öncülük etmiş dervişler kitlesi olmuştur. Boş arazileri ve terk edilmiş toprakları ekip dikmeye, ıssız sahaları canlandırmaya çalışan bu zâviyeler, birtakım vergilerden de muaf tutulmuştur.

Askerler gibi cephelerde düşmanla çarpışan, yeri geldiğinde de köylüler gibi bağ ve bahçe işleriyle uğraşan şeyh örneklerinden bir diğeri Şumnu köylerine yerleşen Hüseyin Dede’dir. Varna’ya bağlı Kaligra Kalesi içinde Sarı Saltuk Baba Zâviyesi dervişleri de çiftlikler kuran, değirmenler çalıştıran, bölgeyi imar eden derviş zümrelerindendir.

Anadolu ve Rumeli köylerinde kurulan zâviyeler, o dönemin önemli kültür müesseseleridir. Göçebe Türklerin yerleşik hayata geçmesine öncülük eden önemli teşkîlâtlardır. Lârende’de kurulan Şeyh Hacı İsmail Zâviyesi bu durumun açık örneğidir. Oğlu Mûsâ Paşa ve torunu ayrı iki zâviye daha kurmuşlardır. Şeyh Hacı İsmail meselâdeki bu şeyhlerin elinde asâ, belinde teber olduğu halde dolaşan cezbeli âşıklar olmadıklarını söyleyen Barkan, bu zâviye kurucuların birer cemâat lideri ve kabîle şefleri konumunda nüfuzlu şahsiyetler olduklarını, zâviyelerine uğrayan seyyahların kendilerini hânedândan bir kişinin konağına inmiş addettiklerini söylemektedir.

Zâviye kuran şeyhlerin aynı zamanda ehl-i ilim olduklarını, bir kısmının müderrislik payesine sahip bulunduklarını söyleyen Barkan, ilim ehli ve entelektüel şahsiyetler olmalarına rağmen, halkın arasına karışıp halktan biri gibi göründüklerini, sıradan halkın gündelik işleriyle de uğraştıklarını dile getirir. Barkan, konuyla ilgili olarak Ankara’da zâviyesini kuran Molla Mehmed Kürdî meselâi verir.

Kaynaklarda akraba ve yakınlarıyla beraber Anadolu’ya gelip bir mıntıkaya yerleşen, köyler tesis eden, derbendler bekleyen, köprüler, camiler ve değirmenler kuran, bu gibi hizmetleri karşısında Osmanlı devlet erkânında kendilerine pâyeler verilen zâviye kurucularının kerâmet ve velâyet ehli oldukları kaydedilmektedir. Barkan bu durumun en bâriz meselâi Trabzon’un Kortun kazâsında zâviyeler kuran ve köprüler inşâ eden Yâkûb Halîfe olarak gösterir.

Isısız beldeleri şenlendirmek, perişan yurtları canlandırmak, terk edilmiş diyarlara hayat vermek, akrabâlarıyla birlikte gelip köyler kurmak, fetih hareketlerine katılıp gazâlar yapmak şanında bulunan bu dervişler âdetâ gâzi askerlerdi. Bu yapıcı hizmetleri karşılığında halklar, zamanla yaşadıkları köylere onların ismini vermişlerdir. Bu zâviye şeyhleri, halkların beldelerini onların adlarıyla yaşattıkları unutulmaz kahramanlar olmuştur. Rumeli’ndeki Hasan Baba Zâviyesi, Hasköy civarındaki Osman Baba Zâviyesi, Dimetoka civarındaki Temurhan Şeyh Zâviyesi, Eskihisar-ı Zağra’da Mü’min Baba Zâviyesi ile Şeyh Ömer Dede Zâviyesi bu gerçeğin en açık örnekleridir.

Zâviyelerin çoğu boş toprak bulmak ve kendilerine yer ve yurt edinmek için gelip yeni açılan Rum memleketlerine yerleşen göçebe Türkmenler tarafından kurulmaktadır. Dolayısıyla yeni açılan veya boş bulunan bu topraklar üzerinde zâviyelerin tesisi buraları şenlendirmek, imar ve iskân etmek noktasında büyük rol oynamışlardır. Boş toprak aramak, dağdan ve bayırdan toprak açmak, iskân edilemeyecek bir halde ıssız, tenhâ ve vahşî bir tabiat ortasında, hırsız yatağı yerlerde yerleşmek gibi işler ise ancak azimli insanlar tarafından yapılabilir. Hatta Osmanlı Devleti yolların güvenliğini sağlamak, yolcuların seyahatlerini emniyette kılmak, mübâdele işlemlerini gerçekleştirmek için zâviyeleri, bilhassa böylesi tehlikeli bölgelere kurmaya özen göstermiştir. Meselâ Yıldırım Beyazıt bu gâyelere mâtuf olarak Hamza Baba Zâviyesi’ni Saruhan’ın Nif nâhyesindeki Kapu Kaya mevkiine kurdurmuştur. Kütahya’daki Gene Abdal Zâviyesi, Kütahya Beşparmak Dağı eteğindeki Hüsam Dede Zâviyesi, Saruhan’ın Şeyhler köyündeki Dede Bâli Zâviyesi, Saruhan’ın Akkaya Dağı eteğindeki Şücâ Abdal Zâviyesi, Yamada Akyazılu Baba Zâviyesi, Delü Baba Zâviyesi bu minvalde kurulan zâviyelerdir.

Bu örnekleri sunan Barkan, Osmanlı’nın kuruluş döneminde inşâ edilen bu zâviyelerde dervişlerin tufeylî değil çalışan, kazanan, üreten, müteşebbis ruha sahip dinamik güçler olduğunu söyler. Başlangıçtan itibaren gerçekleşen sıkı bir devlet kontrolünün varlığının da bu derviş zümrelerin istismarcı sınıf haline gelmesine engel teşkîl ettiğini belirtmektedir. Devletin tanıdığı imkân ve fırsatlar bulunmakla birlikte, bu zâviye mensuplarının devletten bir beklenti içerisine girmiş olmadıklarını hâsseten zikretmektedir. Şeyhlerinin âyende ve revendeye (gelen-giden) hizmette kusuru veya kural dışılıkları görüldüğünde bu zâviyeler ilgâ edilmekte veya sahiplerinin elinden alınıp başkalarına verilmektedir. Kurulan bu zâviye şeyhlikleri çoğunlukla o zâviyeleri tesis eden şeyhin evlâtları elinde ve evlâtlık vakıf olarak faaliyetini yürütürdü. Zamanla şeyhlerin bazı kusurları görülünce, yerine devlet tarafından başkalarının tayin edildiği ve bu suretle vakfın evlâtlık vakıf halinden çıkarak bir âmme vakfı haline girdiği de olurdu.

Kız Bacı, Ahî Ana, Sakan Hatun, Hacı Fatma Zâviyeleri gibi bazı zâviye kurucularının kadınlar olduğu da görülmektedir. Od Yakan Baba isimli bir şeyh Kütahya’da zâviye kurar. Bu tekke zamanla inkişaf eder, imtiyazlı ve nüfuzlu bir konuma gelir. Zâviyenin bir dönem sorumluluğu Hacı Bacı adında sâliha ve ehl-i velâyet bir hâtunun elinde olur. Hacı Bacı’dan sonra yerine Hundi Hacı adıyla bilinen başka bir kadın dergâhın sorumluluğunu üstlenir. Ondan sonra bu ocağı Süme Bacı ihyâ eder. Dolayısıyla bu asırlarda Anadolu’da kadın tekke şeyhlerinin varlığı oldukça dikkat çekicidir.  

Sonuç olarak; Ömer Lütfi Barkan makâlesinde, Osmanlı’nın kuruluş safhasında zâviyelerin ne denli müsbet rol oynadıklarını temellendirmektedir. Zâviyeler sadece ibadet, tâat, zikir, vird, halvet ve sohbet merkezleri olarak işlev görmemiş, sosyal hayatın bütün gereksinimlerini bir bütün olarak ortaya koymaya çalışmıştır. Zâviye dervişleri, içerisinde yaşadıkları topluma yük değil, toplumun medeniyet öncüleri, sanat ve meslek erbâbı konumunda bulunmuşlardır. Osmanlı’nın kuruluşunda zâviye kültür ve medeniyet yürüyüşünün ilim ve irfan öncüleri olarak varlık göstermişlerdir. Zâviyeler sadece şehir merkezlerinde kültürlü halk kesimlerine hitap eden yerler değil, aynı zamanda mezrâlarda ve köylerde de kültür ve ahlak transferinin öncüleri olmuşlardır.

Dipnot

* Prof. Dr. Kadir ÖZKÖSE

–    Bu çalışma, Prof. Dr. Ömer Lütfi Barkan’ın 1942 yılında Vakıflar Dergisi’nin ikinci sayısı ve 279-304 sayfaları arasında yayınlanan “İstila Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri ve Zaviyeler” başlıklı makalesinin özetlenerek kaleme alınmış şeklidir.

Sayfayı Paylaş