ÜFTADE HAZRETLERİ’NİN GÖZÜNDEN HAYATIN ANLAMI ZİKİRLE HAYATI ANLAMLI KILMAK

ÜFTADE HAZRETLERİ’NİN GÖZÜNDEN HAYATIN ANLAMI ZİKİRLE HAYATI ANLAMLI KILMAK

Üftâde Hazretleri’nin tam adı ‘Mehmed Muhyiddin Üftâde’dir. 900/1495 yılı civarında Bursa’da dünyaya gelmiştir. Kendisi, Muslihuddin Efendi ve Abdal Mehmed Efendi gibi isimlerden zahirî ve bâtınî ilimleri alarak tahsil hayatına başlamıştır. Onun, Kaplıca Medresesi’nde tahsil gördüğüne dair kayıtlar vardır. Hacı Bayram-ı Velî’nin (k.s.) halifelerinden Hızır Dede’ye intisap ederek mana âlemlerinin kapısını aralayan Üftâde Hazretleri, Bursa Ulu Camii’nde fahri müezzinlik ve çeşitli camilerde yaklaşık on sekiz yıl süren imamlık vazifesinin ardından Emir Sultan Hazretleri’nin tavsiyesi üzerine Emir Sultan Camii İmam-Hatipliğine tayin edilmiş ve vefatına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür. 988/1580’de vefat eden Üftâde Hazretleri, Hisar’da bulunan camisinin yanına defnedilmiştir.1

Üftâde Hazretleri, Bayramiyye Tarikatı’nın Celvetiyye yolunun müessisidir. Onun yolu, tasavvufî anlayışı halkla iç içe olmak ve yaratılmışlara hizmeti öncelemek esası üzerine dayandığı için bu isimle anılmıştır. Bunla birlikte o, birçok muhitte, Bursa Kadılığı görevini sürdürürken resmî görevini bırakarak kendisine mürid olan Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri’nin şeyhi olması hasebiyle tanınmıştır. Bunda, Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri’nin, Üftâde Hazretlerinin hayatını birinci elden ve sistemli bir şekilde kaleme almasının da büyük bir payı vardır.2

Üftâde Hazretleri’ne Göre Hayatın Anlamı ve Mü’min İçin Zikrin Anlam Arayışındaki Rolü

Kur’ân-ı Kerim’de geniş bir anlam yelpazesine sahip olan zikir kavramı, mü’minin maddî ve manevî hayatını inşası sürecindeki kilit kavramlardan bir tanesidir. Sözlük anlamı itibariyle ‘bir şeyi telaffuz etmek, ezberlemek, muhafaza etmek, ders edinmek, çokça okuyarak bir şeyin ezberlenmesini kolaylaştırmak, bir şeye yönelerek onu ezberlemek, okumak, anlamak, güzel bir şekilde övmek veya eleştirmek, ayıplamak, söylemek, şeref ve övünç, şöhret, nişanlanmak, nikâhlanmak,1 unutmamak, istenilen şeyin zihne döndürülmesi, hatırlama, anma, hatırlatma ve bildiğimiz şeyleri sürekli akılda tutmak’3 gibi manaları ihtiva eden zikir kavramı,4 terim olarak ‘Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, dua, ibadet ve övgü gibi fiiller ve sözler’ şeklinde tarif edilmiştir.5 İçerdiği zengin anlam örgüsü, zikir kavramının mü’minin gönül dünyasında ve maddî âlemle ilişkisinde ne denli önemli bir kavram olduğunu göstermesi bakımından önem arz etmektedir.6 Sûfîler zikri, sistemlerinin merkez kavramlarından biri olarak görmüşler ve bütün boyutlarıyla zikri hayatlarına hâkim kılabilmek için dur durak bilmeksizin bir gayretin içerisinde olmuşlardır. Onlar zikri, en geniş manada ‘elest bezminde ruhların verdiği söze sâdık kalarak hayatın şekillendirilmesi’ olarak görmüşlerdir. Bu tarifleri onların zikri, ‘Allahu Teâlâ’dan bir an gafil olmamak’ şeklinde değerlendirmelerine sebep olmuştur. Bu hassasiyeti, Kelabâzî’nin şu ifadelerinde çok net bir şekilde görmekteyiz: ‘Allah’ı zikir, kişinin O’nun kendisini koruyup, kolladığının ve gözetlediğinin şuurunda olmasıdır. Dil ile zikrettiği halde, bu halden uzak olan kişi hakiki manada zikretmemiştir. Yani dil ile zikir, kalbin zikrinden ibarettir. Kalbin zikri ise zikredileni müşâhede etmektir. Kalbi müşâhedeye ulaşamayan kişi/birey/sâlik, diliyle zikretse de gafildir. Allah’ı kalb huzuru, müşâhede ve dil ile zikreden kişi fuâdıyla Allah’a bakar ve dolayısıyla bu durumdaki kişi sanki cennet bahçelerinde dolaşmış gibi olur.’7

Sûfîlerin meseleye bu çok yönlü bakışlarını enfüsî/gönül âlemi ve âfâkî/dış âlemle münasebetleri açısından hayatına hâkim kılmaya gayret gösteren isimlerden birisi de Üftâde Hazretleridir. O (k.s.), Allahu Teâlâ’ya ulaşmanın zikir ile mümkün olacağı kanaatini şu ifadelerle dile getirmiştir:

Diler isen gönül yâri,

Ki dâim eylegil zârî,

Fenâya irgürüp varı,

Değil ‘Ya hû ve yâ men hû.8

Görüldüğü gibi Üftâde Hazretleri, gözyaşı ile zikre devam etmenin kişiyi benliğinden sıyırıp Allahu Teâlâ’nın zatında yok olmasına vesile olacağını veciz bir şekilde ifade etmiştir. Yine O (k.s.), zikrin, Allahu Teâlâ’nın rızasına ulaşmanın en sağlam yolu olduğunu belirtmiştir:

Kudretden algıl elimiz,

Zikr eylesin bu dilimiz,

Irzana varsın yolumuz,

Reddetme kapından bizi.

Burada Üftâde Hazretleri’nin, ilahî rızaya ulaşabilmek için nefsin zincirlerinden kurtulup zikrin önemli bir kısmını temsil eden dille zikre devam edilmesi gerektiği ve ilahî rızaya ancak bu şekilde ulaşılabileceği yönündeki kanaatine şahit olmaktayız. Üftâde Hazretleri, zikrin kişiyi varlıktan/benlikten/nefsten uzaklaştırıp Hakk’a vuslata vesile olması için kalbî zikrin devreye girmesi gerektiği görüşündedir.

Ka‘r-ı kalbe erişince zikr-i hû,

Mahv olur varlıkları sâirlerin.

Burada Üftâde Hazretleri’nin, zikrin bu çeşidinin yani kalple yapılan zikrin mahviyyet makamına kişiyi ulaştırıcı etkisine dikkat çektiği görülmektedir. Bu büyük gönül üstadı;

Dilersen vuslatın yârin,

Ey Üftâde bula cânın,

Gözüne görme cânânın,

Değil ‘Yâ hû ve yâ men hû’

dörtlüğü ile zikrin vuslata ermedeki fonksiyonuna da değinmiştir. Anlaşıldığı kadarıyla Üftâde Hazretleri, gerçek ‘Yâr’ olarak kabul ettiği Hak Teâlâ’nın rızasına ulaşmanın yolunu sahte ve geçici benlik iddiasını bir kenara bırakıp gerçek ‘Cân’ olan Hak Teâlâ için her şeyden vazgeçmeyi ön şart olarak kabul etmektedir.

Üftâde Hazretleri’ne göre zikir, Allahu Teâlâ’nın cemalini ihsan etmesine de sebeptir:

Tutalım Hakk’ın emrini,

Edelim dilde zikrini,

Dahi gönülde fikrini,

Cemâlin eyleye ihsân.

Ki dâim diyelim Allah,

Gönülden eyleyelim âh,

Keremler eyleye Allah,

Cemâlin eyleye ihsân.

Burada Üftâde Hazretleri’nin, ‘Hakk’ın emrini tutalım.’ ifadesiyle ‘Şeriat’; ‘Edelim dilde zikrini’ ifadesiyle ‘Tarikat’; ‘Dahî gönülde fikrini’ ifadesiyle de ‘Marifet ve Hakikat’ deryalarına işaret ettiğini söyleyebiliriz. Buradan onun (k.s.), zâhir ve bâtın dengesiyle ilah-i cemâli temaşa arzusunda olduğu çok net bir şekilde anlaşılmaktadır. Yine bu şiirinde Üftâde Hazretleri, ‘zikr-i dâim (Ki dâim diyelim Allah)’, ‘tevbe/istiğfar (Gönülden eyleyelim âh)’ ve ‘tecelliler (Keremler eyleye Allah)’ konularına yönlendirmelerde bulunduğu da anlaşılmaktadır.

Üftâde Hazretleri’nin zikrin gönülde Hakk’a yollar açılmasına vesile olduğu kanaatinde olduğu da görülmektedir:

Gönülden yollar açıla,

Hakk’ın rahmeti saçıla,

Şarâb-ı Kevser içile,

Gelin zikr edelim Hakk’ı.

Hazret, kişinin Hakk’a giden yollar üzerindeki en büyük engellerden birisi olan masivadan ancak zikirle kurtulabileceğini de haykırmıştır:

Mâsivâya bakmadan olur halâs,

Gönlü gözü açılır dervişlerin.

Anlaşılan o ki Üftâde Hazretleri, gönül gözünün önündeki engel olarak masivayı yani Allahu Teâlâ’nın sevgisinin dışındaki bütün sevgi ve beklentileri görmektedir. Ve bu engelin ancak Hakk’ı zikirle kalkacağı kanaatindedir.

Netice olarak ifade etmemiz gerekirse Üftâde Hazretleri, samimiyet üzere inşa edilmiş yaşantısı, Aziz Mahmud Hüdayî (k.s.) gibi birçok değerli ismin yetişmesine olan katkısı ve gönül dünyasındaki karanlıkların giderilmesine dair görüşlerini genel anlamda ‘Zikir’ kavramı etrafındaki fikirleri ve uygulamalarıyla şekillenmiştir. O (k.s.), zikre Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’de yüklenen geniş anlam örgüsünü şiirlerine yansıtmış ve zikrin kişinin anlam arayışındaki tartışılmaz konumuna veciz ifadelerle yer vermiştir. Hazret; vuslat, rıza, benlikten sıyrılma, mahviyyet makamına ulaşma, masivadan yüz çevirme, gönül gözünün açılması ve nihayet Hakk’ın cemâlini temaşa gibi anlam arayışındaki önemli dönemeçlerin ancak zikirle dönülebileceği kanaatindedir. Üftâde Hazretleri’nin bütün bu görüşlerini yansıtan şu şiiri ile çalışmamızı noktalayalım:

Yâ ilahî, zikrin ile ver gönüllere cilâ,

Görüne tevhid içinde hûb cemâlin ey Hudâ.

Rehber eyle zikrini olsun vesîle zatına,

Zikr içinde erdiler cümle erenler hep sana.

Cânımıza zikrin ile ver hayât-ı câvidân,

Kim fenadan kurtulup zikrinle bulsun bekâ.

Götürüp gözden hicâbı açıla envâr-ı zât,

Nuruna gark eylegil âşıkların ey Hudâ.

Kim cemâlin va‘desidir bunlara veren sükût,

Anın içün daima hamd ile ederler senâ.

Dipnot

1.    Haririzade Kemaleddin Efendi, Tibyanüvesaili’l-hakaık fi beyâniselasili’t-tarâik, Süleymaniye Ktp., İbrahim Efendi, nr. 430-432, c.I, vr. 227a- 245b; Mustafa Kara, Bursa’da Tarikatlar ve Tekkeler, Sır Yayıncılık, İstanbul 2001, s.32-33, 291-327.
2.    Fevziye Abdullah Tansel, ‘Seyit Aziz Mahmud Hüdâyî’, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, c.XV, Yıl: 1967, s. 23-24.
3.    İbnManzûr, Lisânü’l-Arab, c.IV, s.308; Halil b. Ahmed, Kitabü’l-Ayn, tah. Mehdi Mahzumî-İbrahim Samerraî, Mektebetu’l-Hilal, Beyrut Tarihsiz, c.V, s.246; İsfehânî, Müfredat, s.328; Ebu’l-Beka, Eyyub b. Musa, KülliyyâtuEbi’l-Beka, tah., Adnan Derviş ve Muhammed el-Mısrî, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1996, s.67.
4.    Süleyman Ateş, ‘Zikir’, AÜİFD, Ankara 1966, Sayı: XXIV, s.235-236.
5.    Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, s.248; Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri ve Deyimler, Sözlüğü, s.728–729; Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s.385–386; Komisyon, Dinî Terimler Sözlüğü, s.715–716.
6.    Musa Bilgiz, ‘Kur’an’da Zikir Kavramının Anlam Alanı’ Atatürk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: XXV, Erzurum 2006, s.210-212.
7.    Kelâbâzî, Bahru’l-fevâid, vr 152b.
8.    Mehmed Muhyiddin Üftâde, Divân, Hazırlayan: Mustafa Bahadıroğlu, Semerkand Yay., İstanbul 2011, s.54.

Sayfayı Paylaş