TEKNOLOJİ İLE HARAMLARA BAĞIMLILIK

TEKNOLOJİ İLE HARAMLARA BAĞIMLILIK

Her toplumun alışkanlıkları vardır. Bunlara “gelenek” denir. Bunlar aynı zamanda o toplumu bir arada tutan temel değerlerin önemli bir kısmıdır. Bunları kaldırdığınız zaman toplum çözülmeye başlar. İnsanlar birbirine yabancılaşır ve aralarındaki bağlar çözülür. Biz dindarların, Batı kültürünün toplumumuza egemen olma çabasına karşı çıkmamızın ve çok üzülmemizin temel sebeplerinden birisi de budur. Çünkü toplum başkalaşmaya ve Avrupalılaşmaya doğru kaymakta, kendi âdet ve örflerinden uzaklaşmaktadır. Bu durum son derece tehlikeli bir çözülmedir. Zira geleneğinden kopan toplumların istikrarlarını sürdürmeleri çok zordur. Dış etkiye açık böylesi toplumları bekleyen tehlikelerin en küçüğü, batı kültüründen etkilenerek kökenlerinden uzaklaşanlarla, değerlerine sahip çıkanlar arasındaki sorunlardır. Nitekim ülkemizde bunun yansımalarını her an görme mümkün. Acı olan bu ayrışmanın zaman zaman derinleşmesi ve çatışmaya doğru gitmesidir.

Esasında toplumun olduğu gibi insanların da alışkanlıkları vardır. Bunların bir kısmı gelenekten gelen alışkanlıklardır. Herkesin bunları yapmasıyla millet oluruz. Lakin insanların hepsinin değil, bir kısmının bazı alışkanlıkları da vardır ki, bunlar zararlı olabilmektedir. Alkol ve sigara bağımlılığı bunların başında gelir. Bunlara alışanlar zararlarını bilmelerine rağmen kolay kolay bırakamazlar. Bırakmak istediklerinde de bağımlı hale gelmiş bünyeleri sebebiyle zorlu bir imtihan kendilerini bekler. Bu dönemlerinde onlara destek olacak, tekrar aynı hataya dönmelerini engelleyecek dostlara şiddetle ihtiyaçları vardır.

Kötü alışkanlıklar sadece bu kimselerle veya içki-sigara alışkanlığıyla sınırlı değildir. Ülkemizdeki dindar insanların önemli bir kısmının da tehlikeli bazı alışkanlıkları vardır. Bunlardan birisi de, haramlara bakmaya ve seyretmeye alışmaları, kanıksamalarıdır.

İnternet, yüzlerce televizyon kanalı, gazeteler ve diğerleri sahip olduğumuz bazı değerlerin iyice zayıflamasına sebep oldu. Çok kanallı döneme geçtiğimiz zamanlarda, geleneğimize aykırı şeyleri gördüğümüzde hemen kanal değiştirirdik ve çok kızardık. Ancak bunları her gün gözümüzün içine soka soka, bizleri öyle alıştırdılar ki, haram ilişkileri gösteren diziler bile artık evlerimizde rahatça seyredilir oldu. Birbirlerine ahlâk dışı kumpaslar kuranların ve gayr-i meşrû ilişki yaşayanların filmlerinin karşısına kurulur olduk. Haram olan hususlara öyle alıştırıldık ki, artık bunları neredeyse kanıksamış gibiyiz. Esasında tam anlamıyla bir zavallı konumundayız. Öyle bir zavallıyız ki, zavallılığımız azalacağına, her geçen gün artıyor ve daha kötü oluyoruz.

Haramlara bakma ve seyretme hastalığımız sadece internet, film ve diziyle sınır değil. Bundan belki yirmi yıl önce gözlerimizi haramdan sakınarak evimize veya işyerimize rahatça gidebiliyorduk. Günümüzde ise bunu yapabilmek neredeyse imkânsız hale geldi.

Her gün bu ortamlarda bulunmak zorunda kalan mü’minlerin nefislerini korumaları gerçekten zordur. Hele de yaslanacağı ve kendisine Allah’ı hatırlatacak bir arkadaş grubu yoksa işi çok daha zordur. Çünkü her gün aynı ortamların içine gire çıka sonunda bunları kanıksamaya başlar. İlk başlarda haram diyerek kendisini korumaya gayret etse bile, belli bir müddet sonra dayanma gücü zayıflamaya, sonrasında da kırılmaya başlar. İş o hale gelir ki, gördükleri sıradanlaşır. Gördüğü onun, o da gördüğünün bir parçası haline geliverir. Harama bakmak sıradanlaşır. Nitekim hepimizde olan durum budur.

Bizlerin imtihanı eskiye göre çok daha ağırdır. Bu aynı zamanda, harama bakmamaya çalışarak kendisini korumak için çırpınan ve zorluklar içinde dindarlıklarını yaşamaya çalışan mü’minlerin ne kadar samîmî ve ihlaslı olduklarının da bir göstergesidir. İmtihanın hasını bu insanlar vermektedir. Durum gerçekten de böyledir. Köyünde cami-ev-tarla üçgeninde hayatını geçiren kimse ile ev-cami-işyeri arasında, haramlarla dolu bir ortamda yaşamını devam ettirmek zorunda kalanın durumu aynı değildir. Nitekim köydeki insanın televizyon dışında harama bakması söz konusu olmaz. İşleyebileceği haramlar gıybet, komşusunun malına zarar vermek gibi günahlardır. Şehir hayatını yaşayanlarda ise durum çok vahimdir. Hayat onu yüzlerce imtihana tabi tutar. Bu imtihanları verebilenlerin rabbimiz katındaki mükâfatları da hiç şüphesiz daha fazla olacaktır. Çünkü korunmaya çalıştıkları haramlar daha fazladır. Ahlâk kitaplarımızda bununla ilgili olarak güzel bir kıssa anlatılır:

İki kardeş varmış. Biri köyünde çobanlık yapıyor, diğeri de şehirde ayakkabı tamircisiymiş. Çobanlık yapan hem hayvanlarını otlatıyor hem de ibâdetle meşgûl oluyormuş. Çok zâhid bir kulmuş. Şehirdeki kardeşi de zâhidmiş ve helâlinden kazanmaya çok önem veriyormuş. Çoban olan bir gün kardeşini ziyâret etmeye karar vermiş. Hediye olarak da tuluma koyduğu sütü götürmeye karar vermiş. Kardeşinin dükkânına varmış. Selâmlaşıp kucaklaştıktan sonra getirdiği sütü duvara asıp muhabbete koyulmuş. Birazdan dükkâna bir bayan gelmiş. Ayağındaki ayakkabının birini çıkarıp yırtıldığını söyleyerek tamir etmesini söylemiş.  Bu esnada çobanlık yapan kardeşin gözü kadının ayakkabısız kalan ayağına takılmış. Aklı karışmış, şeytan zihninde hızlıca cirit atmaya başlamış. O bu haldeyken duvara astığı tutulumdan süt damlamaya başlamış. Bu durumu gören ayakkabıcı kardeşi ona şunu demiş: “Dağ başlarında, günah işleme imkânı yokken veli olmak, kulluğu yaşamak kolay. Esas olan ise haramların olduğu ortamlarda kulluk yapabilmektedir.” Böyle dedikten sonra da besmele çekerek parmağını süt damlatan yere değdirmiş, sütün akması durmuş.

Hikmet dolu bu kıssa herkesin imtihanının aynı olmadığını da göstermektedir. Nitekim bütün hayatını Mekke’de geçiren biri ile her türlü yanlışlığın serbestçe işlendiği bir şehirde yaşayan kişi aynı değildir. İlkinde harama götüren bir vesîle neredeyse yoktur. Hayat tamamen kulluk üzerine inşâ edilmiştir. Nitekim umreye veya hacca giden kardeşlerimiz bunu çok iyi tecrübe ederler. Günlerinin tamamı ibâdetle kaplanmıştır. Beş vakti Kâbe’de veya başka bir mescitte cemâatle edâ ederler. Kalan vakitlerde de tavaf, Kur’an okuma ve zikrullah ile meşgûl olurlar. Ancak memleketlerine döndüklerinde bu güzelliği devam ettirme imkânları kalmaz. Zira hayatın içine katılmak zorundadırlar. Zaten ne oluyorsa da bundan sonra olur. Mü’minin esas imtihanı bu noktada başlar. Bu sebeple insanların imtihanları ile alacakları mükâfatların rabbimiz katında aynı olmayacağı âşikârdır.

Hz. Peygamber (s.a.v.), fitne ve zorluk zamanlarında insanların kendi kabuklarına çekilmelerini, hatta mümkünse toplumdan uzaklaşarak yalnız yaşamalarını tavsiye etmiştir. Çünkü din adına insanların birbirlerini kırdıkları, huzurun kalmadığı bir ortamda kalmaktansa kötülüklere bulaşmadan kendi kulluğunu yaşayarak, başka bir ifadeyle kafasını dinleyerek son nefesini vermek daha mâkûldür. Lâkin günümüzde bunun ne kadar imkânsız olduğunu hepimiz biliyoruz. Köylerde geçim imkânı kalmamıştır. Hatta bazı yörelerde toprak, genişleyen ailelere yetmemektedir. Bu sebeple nüfusun büyük çoğunluğu şehirlere yerleşmiştir. Göç, hızını kesmeden devam etmektedir. Bu yüzden her hâlükârda kulluğumuzu ayakkabı tamircisi misali şehirde yaşamak ve dünya imtihanımızı kalabalıklar arasında vermek durumundayız.

Rabb’imizden niyâzımız, bize zorluklar karşısında dayanma gücü vermesidir. Şüphe yok ki o, imtihanımızın zorluğu oranında bizleri mükâfatlandıracaktır. Bize düşen ise kulluğumuzu her zaman diri tutmamızdır. Farz ibâdetlerimiz yanında yaratıcımız ile irtibâtımızı gün içine yaymamız, tesbîhât ve diğer nâfilelerle ondan güç almamızdır. Bunu yapabilirsek baştan beri bahsededurduğumuz kötülüklerle mücâdele edebileceğimizi görürüz. Her şeye rağmen ayakta kalırız. Çünkü Rabb’imiz, Âmenerresûlü’de1 de geçtiği üzere, hiç kimseye takatinin üzerinde yük yüklemez.

Sözümüzü, nerede olmamız gerektiğini ferman eden Rabb’imizin güzel buyruklarıyla tamamlayalım:

“Hepiniz toptan, Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın, bölünüp ayrılmayın. Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de Allah kalplerinizi birbirine ısındırmış ve O’nun lütfu ile kardeş oluvermiştiniz. Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oraya düşmekten de sizi O kurtarmıştı. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, ta ki doğru yola eresiniz. Ey mü’minler! İçinizden hayra çağıran, iyiliği yayıp kötülükleri önleyen bir topluluk bulunsun. İşte selâmet ve felâhı bulanlar bunlar olacaklardır.”2

“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sâdıklarla beraber olun.”3

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    2/Bakara, 286
2.    2/Âl-i İmrân, 103-104.
3.    9/Tevbe, 119.

Sayfayı Paylaş