ŞÜKÜR MAKAMINDAKİ “ŞAİR”

Şiir yazabilmek özel bir yetenek, ciddi bir birikim işidir. Bunun neticesinde ortaya hayranlık uyandıran metinler çıkar. Bu durum şairi kibir tuzağına düşürebilir. Herkesten farklı bir söz söylemenin bir bakıma tabii neticesidir bu. Şaire düşen bu durumda tevazu elbisesini giyinip şükür makamında secdeye kapanmak olmalıdır. Çünkü zahirde biz söylesek/yazsak bile söyleten/yazdıran biz değilizdir. Bunu bize lütfeden Kudret’tir.
Şairlik sadece şiir yazmaktan ibaret değildir. Şair haliyle de hâllenmek lazımdır. Bu da en başta incelik, derinlik, estetik demektir. Şiir, bizi müspet manada değiştirip dönüştürmüyorsa kime nasıl etki yapabilir ki? Tabi ki öncelik ve örneklik gibi bir iddiam yok ama niyetim ve niyazım vardır. Çünkü bizim geleneğimizde Yunus Emre gibi bir isim vardır. O, bütün bu söylediklerimizi örnekleyen bir isimdir. O, tarih boyunca “Şairlerin Piri” olarak kabul edilmiştir. Öyleyse, şiir ve şairliği o iklimde düşünmek, görmek gerekir. Keza yakın dönemdeki Necip Fazıl, özellikle de Sezai Karakoç örnekleri de bizi böyle düşündürmelidir. Bu izi takip edenler, “redd-i miras” tavrı içine girmeden bu yolda yürümeli ve onların “söz yankısı” olmalıdırlar. Mesela Osman Hulûsi Ateş Efendi’nin Divan edebiyatı tarzındaki eserleri genç nesil tarafından mutlaka okunmalıdır. Yunus Emre, bizim milletimiz için olduğu gibi bütün insanlık için de bir nimet-i ilahidir. Zor bir çağda yaşadı. Böylesi bir zamanda şiirleriyle ve menkıbelerinden görebildiğimiz İnsan-ı Kâmil olma yolculuğuyla o çağın karanlığını dağıtan ışıklardan biri oldu. Zahmet rahmete, gece gündüze, savaş barışa, kin sevgiye inkılâp etti. Hakikat çeşmesinden su içtiği için de sözleri hakikatin ta kendisi idi. “Yunus’un sözü şiirden amma aslı Kitap’tan/Hadis ile dinene key bil sadık olmak gerek” beyti bunu gösterir. Dolayısıyla o, M. Erol Kılıç’ın da dediği gibi “Şiiri bir form, bir beden olarak görmekte ve bunun ruhunun, aslının ise manada bulunduğunu ifade etmektedir.” Mananın kaynağı ise bu beyte göre Kur’an ve hadislerdir. O güzel olanı güzel söylemeyi gerçekleştirdiği için etkili ve kalıcı oldu. Onun ele aldığı meseleler, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel sorunlar olduğu için söyledikleri bu çağın insanı için de hüküm ve değeri olan sözlerdir. Onun söylediklerini “Kendini bilmek, Allah’ı bilmek, Elest meclisinde verdiğimiz söze sadık kalarak bir hayat sürmek, bütün yaratılanları Yaradan’dan ötürü severek insanlar arasında bir sevgi, barış ve kardeşlik iklimi kurmak, müsamaha, sabır, gayret, mücadele” olarak özetlemek mümkündür.
Kalemlerin konuşması gerekir. Anlama da anlatma da dolayısıyla anlaşma da kelimelerle olabilir ancak. Barış da kelimelerle kurulur savaş ta kelimelerle yapılır. Yine Yunus’a müracaat edelim. O söz redifli şiirinde şöyle der: “Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı yağ ile bal ider bir söz” Ama burada önemli bir ikaz var. Sözün doğru, güzel olması ve öyle söylenmesi. Şimdilerde dediğiniz durumlarla karşı karşıyayız elbette. Kederler içindeyiz ama umutsuz değiliz. Eğer biz 70-80 yıldır içimize kapanmayıp emperyalistlerin çizdiği siyasi sınırları zihnimize de yansıtmamış olsaydık o sınırlar çoktan aşılır, o coğrafya ile daha güçlü bir birliktelik ortaya koyarak zalimlerin bu işgale cesaret edemezlerdi. Bizim Türkiye dışındaki coğrafyalarda yaşayan kardeşlerimizle münasebetlerimiz ne yazık ki olması gereken seviyede ve mahiyette değil. Hamaset daha ağır basıyor. Bu tabi biraz da Türkiye’deki şartlarımızla ilgilidir. Yani imkânsızlıklarımız var. Bu meselelerin halli için daha uzun soluklu, tarihsel perspektifli, kültürel ağırlıklı çalışmalara ihtiyacımız var. Bir Sezai Karakoç’u Ortadoğu’da okunur kılabilseydik emin olun durum daha farklı olabilirdi. Bunu bir şair fantezisi olarak düşünmeyelim. Tarih bu sözün doğruluğuna tanıklık ediyor. Biz 1. Dünya Savaşı’nda Akif’le, mesela Pakistan İkbal’le yani şairlerin sözü ve eylemiyle ayağa kalkmışızdır. Yazar, şair olarak tabi sanatın kendi diliyle ufkumuzu açacak eserler vermeye devam etmeliyiz. Sesimiz kuvvetli ve manalı ise mutlaka yankısını bulur. O zaman şimdi olduğu gibi Müslüman ülkeler arasındaki münasebeti sadece, ekonomik, askerî, siyasî olarak ele almaz, ilim, kültür, sanat anlamında da düşünür ve gereğini yaparız. Ortak duygu ve düşünceleri edebiyat ve sanat eserleri kadar hiçbir şey sağlayamaz.

Sayfayı Paylaş