RABB’İMİZE VE KULLARA KARŞI SORUMLULUKLARIMIZ

194-somuncubaba-sorumluluk

Her insan bir takım hatâlar işler. Başkalarıyla ilişkilerinde zaman zaman sorunlar yaşar; sinirlerine hâkim olamayıp kalp kırdığı, haksızlık ettiği olur; bazen yaptığının farkına bile varmaz. Çünkü o kadar çok insanla karşılaşmakta ve hayatı paylaşmaktadır ki, ilişkilerini her zaman istediği düzeyde yürütemez. Her birimiz, sabah evden çıkıp akşam eve dönene kadar kaç insanla yüzleştiğimizi, konuştuğumuzu, alışveriş yaptığımızı saymaya kalksak neredeyse bir köyün nüfusu kadar kişiyle muhatap olduğumuzu anlarız. Şehir hayatının getirdiği zorlukları buna eklediğimizde sabır, anlayış, paylaşma, affetme gibi hasletlerimizin oldukça zayıfladığını görürüz. Hatta tahammülsüz hale geldiğimizi bile söyleyebiliriz.
Sadece apartman hayatı bile bizleri, önceki dönemlerdeki insanların karşılaşmadığı onlarca imtihan ile karşı karşıya bırakmaktadır. Komşuyu gürültü ile rahatsız etmek, musluğun kaçırdığı su nedeniyle dairesini su içinde bırakmak, araç parkının yetersizliği sebebiyle sorunlar yaşamak gibi, ortak yaşam alanını paylaşmanın sonucu olan onlarca yeni meseleyle yüzleşmekteyiz. Dolayısıyla gündelik hayattaki sorunlarımız yanında bir de apartman sorunlarıyla karşılaşırız. Bazen burada da hatâlarımız olur. Bazen isteyerek bazen de anlık nefsimize kapılarak komşularımızı üzdüğümüz olur.
Görüldüğü üzere, gündüzümüz insanlarla sınavda geçtiği gibi geceleri de apartman milletiyle sınavda geçmektedir. Ailemizle ve çocuklarımızla yaşadığımız sorunlar varsa, bunların yanına bir de komşularla sorunlarımızı eklediğimizde, her yanımızın problemlerle çevrili olduğunu anlarız. Gerçekten de ürkütücü bir tablo ile karşı karşıyayız.
Bu durum yaşadığımız dönemin kul hakları açısından eski dönemlere göre daha zor olduğunu gösterir. Çünkü önceki dönemlerde apartman hayatı yoktu. Herkes kendi müstakil evinde yaşıyordu. Bunun yanında nüfus kalabalık olmadığından çağımızdan kaynaklanan problemler de yoktu. Bu ise insanı daha huzurlu ve stressiz yapıyordu. İbadetlerden de daha fazla lezzet alınıyordu. Oysa günümüz mü’mini namaza durduğunda aklından kırk tane mesele geçer.
Yaşadıklarımıza bakarak kulluğun zorlaştığını, haramların çoğaldığını, insana Allah’ı hatırlatacak şeylerin azaldığını söylemek durumundayız. Bunun anlamı ise yaptığımız iyi işlerden daha fazla mükâfat alacağımız, hatâlarımızdan dolayı da Rabb’imizin içinde yaşadığımız şartları göz önünde bulunduracağıdır. Lâkin durum ne olursa olsun, bu bizleri, Rabb’imizin ve onun Kutlu Elçi’sinin sorumlu tuttuğu görevlerden muaf tutmaz, mes’ûliyetimizi kaldırmaz. Bu yüzden her birimiz kulluğumuzu en güzel şekilde yaşamak mecbûriyetindeyiz. Çünkü Rabb’imiz, “Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.”1, “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakâkaten huzûrumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”2 buyurmaktadır.
Sorumluluğumuzun düşmemesinin sebeplerinden birisi de eskiye göre helalleri ve haramları hepimizin çok rahat bir şekilde öğrenme imkânına sahip olmasıdır. Önceleri okuma yazma oranı az, iletişim imkânları kısıtlı, kitapların herkese ulaşması mümkün değildi. Evinde bir Mushaf ve bir ilmihal bulundurabilen insan kendisini mutlu ve bahtiyar sayıyordu. Oysa günümüzde durum çok değişti. Her türlü dinî bilgiyi televizyon ve radyo kanalları, yazılı neşriyat ile alma imkânımız olduğu gibi fetvâ hattına telefon açarak sorumuza cevap alabilmekteyiz. Dolayısıyla bilgilenme oranımız artmıştır ancak bu, beraberinde sorumluluğu da getirmiştir. Çünkü insan öğrendikleriyle amel etmek durumundadır. Yoksa âyette belirtildiği gibi, “kitap yüklü eşek” olmanın bir kıymeti yoktur.3 Asıl olan şu âyetin gereğini kuşanmaktır: “Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.”4
Demek oluyor ki, sorun esasında bilgilenmekte değil, bilgiyi hayata hâkim kılmaktadır. Hiç şüphe yok ki Rabb’imiz ve onun kutlu elçisi bizleri öğrenmeye teşvik etmektedirler, ancak öğrendiklerimizin hayata geçmesini de istemektedirler. Dolayısıyla bilgiyi elde etmek, hâfızanın içine depolamak için değil, gündelik hayatımızda tatbîk etmek içindir. Toplum içerisinde, çok bilgisi olduğunu düşündüğümüz kişilerden daha iyi Müslüman olmalarını bekleriz. Çünkü ilminin ameline yansıması beklentisi oluşur. Bu sebeple de, aynı yanlışı sıradan bir insan yaptığında çok fazla garipsemeyiz, ancak bilgili biri yaptığında kınarız. Bunu yaparken de çoğu kez kendimizi unuturuz. Oysa başkaları da bizim dindarlığımıza bakarak çok daha fazla iyi bir insan olmamızı beklemektedir. Günde kaç tane çift göz bizi görüyorsa, kaç kişiyle konuşuyorsak, ne kadar insanla alışverişimiz oluyorsa, o kadar kul tarafından bize bir not verildiğini unutuyoruz. Yüzlerce insanı âhiretimiz için kendimize şâhit tuttuğumuzun farkında değiliz. Âhiret şâhitleri hüsn-i şehâdette bulunacak olanlara ne mutlu!
Demek oluyor ki, Rabb’imize karşı görevlerimizi yerine getirmek hususunda son derece titiz davranacağız. Bunu yaparken başta çevremiz olmak üzere etrafımızdakilere karşı sorumluluklarımıza da dikkat edeceğiz. Çünkü ikisinden birini yapıp diğerini ihmal ederek kulluk görevi tamamlanmış olmaz. Hem Allah’ın hukûkunu, hem de başta ailemiz olmak üzere diğer insanlarının hukûkunu gözeteceğiz.
Esasında bir insan sadece Allah’ın hukûkunu gözetiyor da kulların hakkını umursamıyorsa, yaptığı ibadetler kalbine inmemiş demektir. Çünkü gönlüne inmiş olsaydı bu ibadetler onun insanlarla ilişkilerini de düzeltirdi. Bu yüzdendir ki, ibadetlerine son derece hassâsiyet göstermesine rağmen kullarla olan ilişkileri çok kötü olan nice insan görürüz. İşte bunun sebebi o ibadetlerin onun üzerinde gerçek anlamda bir etki yapmayışındandır, her şeyin şekilde kalmasındandır. Hâlbuki Rabb’imiz şöyle buyurmuştu: “Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve fenâlıktan alıkor.”5 Demek ki, kılınan namaz, gerçek namaz değil.
Bunun yanında kullarla ilişkileri çok iyi olan, ancak rabbine karşı sorumluluklarını yerine getirmeyen kişi, mahşerde çetin bir sınavla karşı karşıya kalacaktır. Çünkü yaratıcımız kitabında talep ettiği ibadetleri sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)’den ve ashâbından istememiştir. Bu kitap bütün zamanlarda bütün Müslümanlara yöneliktir. Emirleri her zamanda her Müslümanı bağlar. Dolayısıyla rabbe karşı görevlerin yerine getirilmemesi demek ona boyun eğmemek anlamına gelir. Bu sebeple de, “Ben kimsenin kalbini kırmıyorum, iyi bir insanım.” gibi mâzeretlerin arkasına saklanarak namaz ve benzeri ibadetleri yerine getirmiyorsak, Allah’ı memnûn edebileceğimizi sanmayalım. Çünkü emirler Kur’an’da durmakta, biz ise bunlara muhâlefet etmekteyiz. Bu durumda her şeyden haberdar olan Rabb’imizin bize muâmelesi nasıl olacaktır acaba? Sualin cevabını hepimiz biliyoruz.
Bu durum biraz şuna benzemektedir: İnsan, evlâdından veya emrinde çalışanlardan bazı şeyleri yerine getirmelerini ister. İlk başlarda gevşeklik gösterilmesine tahammül eder, sabreder. Ancak iş tahammül edilemez noktaya dayandığında ipler kopar ve cezâ faslı devreye girer. Hiç şüphe yok ki, Allah’ın sabrı sonsuzdur. Belki âhirete kadar sabreder. Lakin her şeyin bir karşılığının olacağı aşikârdır. Rabb’imizin lütfu olmasa bizleri nasıl bir karşılığın bekleyeceğini hepimiz biliyoruz. Ancak affa mazhar olabilmek için biraz çaba sarf etmek gerekmektedir.
Kulluğunu ve yerine getirmesi gereken görevler olduğunu unutmayan mü’minlerden olmamız niyâzıyla…

Dipnot
*Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. 16/Nahl, 93.
2. 23/Mu’minûn 115.
3. 62/Cumua, 5.
4. 35/Fâtır, 28.
5. 29/Ankebût, 45.

Sayfayı Paylaş