RABBÂNÎ RÜZGÂRININ HASRETİ

Somuncu Baba

Çok tanrılı anlayışın¸ hatta kendi tanrısını var etme tutarsızlığının¸ ‘Kast Sistemi'nin insan ruhunu engizisyon zulmü gibi kuşattığı bir ortamda¸ insana onurunu bahşeden¸ onu yaratıkların en üstünü hâline getiren bir din can simidi olacaktı. Burada Müslüman olanlar sıradanlık seviyesinde kalmadılar ve kendilerine açılan ışıktan ruhun kuşatıcılığına talip olacak bir gayrete girdiler.


İslâm tasavvuf kültüründe¸ İmam-ı Rabbânî'nin özel bir yeri vardır. O¸ akılla imanın birleştirilmesini tavsiye eden¸ bilginin akıl yoluyla¸ imanın ise teslimiyetle olgunlaşacağını söyleyen bir büyük insandır. Sanırım bu özelliğinden dolayı ona¸ döneminin ve sonradan gelen İslâm aydınları¸ “Müceddid-i Elf-i Sani“¸ yani ‘İki bininci yılın din anlayışını güçlendireni/yenileyeni' unvanını vermişlerdir. Aslında¸ böyle bir payeye yükseltilmesinde¸ sadece onun iman noktasındaki dikkati değil¸ yaşadığı coğrafyanın özelliklerinden dolayı¸ Hint mistisizmine ve yeni bir din üretme macerasına girişen Ekber Şah'a karşı duruşu ve İslâm'ı koruma dikkatinin de büyük payı vardır. Düşünebiliyor musunuz¸ bu nasıl bir sağlıklı duruştur ki¸ kendisini hapseden dönemin sultanı Cihangir Şah¸ onu bir yıl hürriyetinden mahrum ettikten sonra¸ bu defa ders halkasına girsin. Bu durum¸ zalim düşmanını teslim alıp terbiye etmenin imtiyazlı hâlidir. İmam-ı Rabbânî'yi böyle bir güce ulaştıran irade¸ hizmetinde olduğu İslâm'ın kuşatıcılığından gelmektedir. Çünkü o¸ sadece mektuplarıyla sınırlı kalmadı. O¸ görevini İslâm'ın nurunun uzak diyarlara taşınması yönünde kullanırken¸ yazdığı diğer kitaplarıyla da¸ o bölgede etkin olan Rafızîlik ve Hinduizm gibi diğer batıl inançlarla yoğun bir mücadele içerisinde oldu. Tasavvufu bu yönüyle örtülü bir uyarıcı olarak telkin etti. Nakşibendîliğin ve Kadirîliğin bu çevre baskısına karşı inananları koruyacağını düşündüğü için bağlılarını bu eğilimlere doğru yönlendirdi.


Kutlu Bir İdeal


Bakınız¸ İslâm'ın bu topraklara çok erken çağlarda din olarak Yüce Yaratıcı tarafından Peygamberi aracılığıyla bizleri şereflendirmeye talip olmasından sonraki ilk asrında Hint Yarımadası'na kadar gelişi tesadüfî değildir. Çok tanrılı anlayışın¸ hatta kendi tanrısını var etme tutarsızlığının¸ ‘Kast Sistemi'nin insan ruhunu engizisyon zulmü gibi kuşattığı bir ortamda¸ insana onurunu bahşeden¸ onu yaratıkların en üstünü hâline getiren bir din can simidi olacaktı. Burada Müslüman olanlar sıradanlık seviyesinde kalmadılar ve kendilerine açılan ışıktan ruhun kuşatıcılığına talip olacak bir gayrete girdiler. Bu¸ aşktan da üstün bir idealdi ve İmam-ı Rabbânî böyle bir idealin ürünüydü. Onun İslâm'ın geleceğine ışık tutan düşünceleri¸ kendisini Hindistan'daki kuşatma alanına hapsetmeyip kıtalar ötesine taşıdı ve en muteber bağlılarını Anadolu topraklarında oluşturdu.


16 ve 17. asır dilimleri içinde bölge Sih kültürünün baskısı altında olmasına rağmen¸ yaşadığı o küçük ümran şehrinden çıkmayarak irşadını mektuplarla İslâm coğrafyasına taşımayı başaran İmam-ı Rabbânî¸ bugün doğduğu Serhend kasabasındaki istirahatgâhında yatmaktadır. Böyle bir yerde İslâm uygarlığına yeni bir dikkat noktası kazandırması ve tasavvuf düşüncesini duygunun ötesinde dinî esaslara oturtması küçümsenmeyecek bir özelliğidir. Bid'ate karşı mücadelesiyle İslâm'ın kendi temiz kaynağına dönmesine öncülük eden Rabbânî Hazretleri¸ “Bid'at küfürden daha tehlikelidir.” (Mektubat¸ 186. Mektup) demektedir. Çünkü Müslüman'ın karşısına çıkan kâfir¸ nihayet dışarıdan algılanabilen belli bir duruşu temsil eder. Ona karşı insanın açık refleksi oluşur. Bid'at ise içten gelen bir virüs gibidir. Hatta duygularımızı besler¸ heyecanlarımıza ve zaaflarımıza annelik yapar. Boş vermişliği teşvik eder. Sorumsuzluğu âdet hâline getirebilir. Sağlıklı bünyeye yerleştiğini hissetmezsiniz bile. Sonra¸ o gizli tahribatını sürdürür ve bünyeyi birden çökertir.


Gönül Diyarlarına Mektuplar


Hint coğrafyasında¸ başta Hinduizm olmak üzere¸ çevresel etkileriyle Budizm'in¸ Şintoizm'in¸ Brahmanizm'in insanın iç yolculuğunda çözümü¸ kendini idrakte hareket noktası bizzat kendisidir. Dünyada Hıristiyanlık ve İslâm'dan sonra en çok kabul gören yapay bir inanç sistemidir. Rabbânî¸ yaşadığı çevrede var olan böyle bir kuşatma altındaki alana kendisini hapsetmemiştir. O¸ İslâm tasavvufunda Yüce Yaratıcı'yla-insan ilişkisini teslimiyet esprisi içinde ele alarak¸ insan iradesinde idrakin kaynağını ilahi ulviyetin şemsiyesinde bulabileceğini anlatan mektuplarıyla¸ bunu uzak diyarlara taşıyacak bir metodu İslâm kültürüne yerleştirmeyi başarmıştır. Bir kişiye hitap edilerek yazılan ancak bütün inananları kuşatan bu mektuplar¸ o günkü işlevini günümüzde de sürdürebilmektedir. Bu eskimeyen yeni anlayışın temelinde ise¸ İslâm'ın diriltici ilahi gücü vardır. Saf din anlayışı mitolojik hezeyanlara bulaştırılmadıkça¸ mutlak surette etkisini koruyacaktır. Bunun en çarpıcı örneği¸ İmam-ı Rabbânî'nin yaşadığı bu bölgede görülebilmektedir. Onun hayatının üzerinden dört asra yakın bir zaman geçmiş olmasına ve bu dönem içerisinde bölgenin İngiliz sömürgesinde misyoner istilalarına uğramasına rağmen¸ varlığını ve irşat hamlesini güçlendirerek arttırmasının ana sebebi işte budur.


Buraya kadar genel bir değerlendirme çerçevesinde İmam-ı Rabbânî Hazretleri'nin biyografik özelliklerinden bazı işaret noktaları üzerinde durduk. Onun İslâm âlemine açılımını sağlayan mektuplarından söz etmeden önemini ve niteliğini anlamamız mümkün değildir. “Mektubat“¸ dünyanın bir ucundan öbür ucuna¸ doğudan batıya¸ Hindistan'dan İspanya'ya kadar uzanan çok uzun bir İslâm coğrafyası şeridinin genişleyen çizgisi içerisinde¸ besleyici¸ manen inşa edici¸ ihya edici¸ diriltici¸ yenileyici bir özelliğe sahiptir.


Burada bir noktanın altını çizmekte fayda vardır: İmam-ı Rabbânî¸ mektuplarının ilk yirmisini şeyhi¸ yani hocası¸ Bakibillah'a yazmış ve kendisinde ortaya çıkan manevî hâlleri anlatmıştır. Burada bir anlamda kendini takdim tarzı vardır. Diğer mektuplarında yol gösterirken¸ bu mektuplarda kendi hâlini anlatmaktadır. Bu mektuplar¸ aynı zamanda okuyucuya önce “Ben kimim?” sorusuna cevap verdirmekte¸ sonra da bu kabul sınırları içinde kalanlara tavsiyelerde bulunmaktadır.


Mektuplarındaki Tereddütsüz İman


Mektuplarının ana özelliği nedir? Bize göre bu mektuplar; şüphe tehdidine girmeden tereddütsüz inanma¸ tartışmadan rıza gösterme¸ ihlâsla hayatı devam ettirme ana esprisi üzerine oturur. Muhiddin İbni Arabî'nin 12. asırda İspanya'da şekillendirdiği “vahdet-i vücut” tasavvufî anlayışı¸ kendisinden takriben 4 asır sonra¸ İslâm coğrafyasının doğu ucunda ortaya çıkan İmam-ı Rabbânî ile bütünleşecek ve kendi metodunu ortaya koyacaktır. Bu metot¸ “Fena Fillâh/Allah'ta yok oluş” ve “Beka Billâh/Allah'ta varlığını devam ettirme” (12. Mektup) şeklinde özetlenebilir. Bu¸ İbni Arabi'nin “vahdet-i vücut” anlayışının¸ Rabbânî dilindeki ifadesidir. Zaten kendisi de bunu söylemekte ve şöyle demektedir:



“Kulların küçüğü Ahmed'den bir arzuhâldir:


Sekir (manevî sarhoşluk) sahv (ayıklık) hâline çıkarılıp beka ile şereflendiğim zaman; benzeri olmayan ilimler ve bilinmeyen marifet duyguları zuhur etmeye başladı. Bunlar feyiz yollu ve devamlı idi. Bunların pek çoğu da evliyanın beyan yoluna ve onların dillerde dolaşan ıstılahına uymuyordu. Onların vahdet-i vücuda dair beyan ettikleri ve söyledikleri ne varsa onunla ilk hâllerde şereflendim; sonra vahdet şühud-u kesrette müyesser oldu. (Teklik¸ çoklukta görüldü.)” (8. Mektup)


Bu satırların devamında ise¸ bir inanmışın dikkate alması gereken ana ölçüyü ortaya koyar:


“Hülâsa: Kula lâzım olan şudur ki; nefsini güçsüz bir mahlûk bile. Keza bütün âlemi de öyle. Yüce Kadir Halık'ı ise¸ aziz ve celil Hak bilecektir. Asla bunun dışında bir nispet ispat edilemez. Aynen görmek nerede? Aynadaki nerede? Bir mısra şöyledir: Hangi ayna ötelerden suret verir?”


Evet¸ hiçbir ayna ötelerden bize bir görüntü getirmez. Ancak insan Rabb'inin bir anlamda aynası değil midir? Biz¸ ‘Külli'den Cüz'iye' uzanan o muhteşem dekor içerisinde idrak hakkına ve kulluk sorumluluğuna böyle bir aynalık göreviyle talip olmadık mı?


Sonuç itibariyle; dört asra yakın bir süreden beri bizim dikkatimizi tazeleyen bir insanı elbette birkaç sayfa ile anlatmak mümkün değildir. Onun¸ kendi döneminde ve yaşadığı coğrafyada¸ insanın beşerî çözümsüzlüklerini din hâline getiren ve ‘Nirvana'ya ulaşmak için ‘Yoga' terbiyesine sığınan yaygın bir geleneğin bataklığında bir nur buketi gibi açılması¸ terbiye halkasını genişletmesi ve bunu günümüze kadar ulaştıracak derinlikte zenginleştirmesi¸ kuşkusuz¸ üzerinde çalışılması gereken bir meseledir. Biz onun fikir ve itikat bahçesinden bir küçük demet sunduk. Ona da bir şükran işareti olarak yukarıdaki şiirimizi arz ettik. Ruhu şad¸ mekânı cennet olsun.

Sayfayı Paylaş