ÖVÜNMEK HASTALIĞI

Somuncu Baba

"Övünmenin sebeplerinden birisi de¸ karşıdakilerini hakir görerek kendisini büyük görmektedir; kibre kapılmaktır. Çünkü bir insan karşısındakilere bazı meziyetlerini sayarak övünüyorsa bunun anlamı karşısındakilerde o meziyetleri görmediğidir. Onlara üstünlük taslayarak kendini yüceltmeye çalışmasıdır. İşte bu tam anlamıyla nefsî azgınlığın¸ başka bir ifadeyle kibrin göstergesidir."


Şüphesiz hepimizin pek çok mânevî hastalığı vardır. Övünmek de bunların başında gelir. Meziyetlerimizi saymaktan¸ kendimizi başkaları nezdinde yüceltmekten lezzet alırız. Bunu bir tatmin aracı olarak kullanırız. Bu yolla karşımızdakileri ezmeye de çalışırız. Oysa Hz. Yusuf (a.s.) şöyle demişti: “Nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı şekilde kötülüğü emreder.”1 Allah kitabında böyle aktarmasına ve Hz. Muhammed (s.a.v.)'in hayatında övünmenin zerresi olmamasına rağmen pek çok mü'min bu hastalıktan kurtulamamıştır.


İnsan esasında ne kadar zavallı bir mahlûktur. Çünkü kendisini iyi bir kul olarak tanımlayınca sadece kendisini kandırır. Böylece nefsini rahatlatır ve yaşadığı hayatı kalbine onaylatır. Kusurları gözünde önemsizleşmeye başlar. Sonra¸ “İyi bir Müslüman olduğum için bu kadar hatamın olması gâyet normaldir.” diye düşünmeye başlar. Böyle yapa yapa kalbinde bir endişe kalmaz ve yaşadığı hayatı İslâm'mış gibi benimser¸ istikâmet çizgisinden her gün daha fazla uzaklaşır.


Böylesi insanlar ne kadar da çoktur! Bir kere kendilerinin iyi mü'min olduğunu kabul etmişlerdir. Bu sebeple de haram helâl çizgisine dikkat etmezler. Allah'a ve kullara karşı görevlerinde büyük eksikler gösterirler¸ ancak yine de bundan fazla rahatsız olmazlar. Çünkü kendilerine göre iyi birer Müslümandırlar. Hatta işi ukalalık boyutuna bile taşıyarak¸ Allah'ın en iyi kullarından olduklarını bile düşünürler; “Bu zamanda bundan iyisi olmaz.” diye de gururlanırlar.


Bu şekilde düşünen insan esasında riyakârlığın zirvesinde oturduğunu bilmektedir. Hiç de söylediği ve kendini kandırdığı gibi meziyetlere sahip olmadığının farkındadır¸ ancak onun problemi İslâmî hayatın nefsine ağır gelmesidir. İslâm'ı yaşamak nefsine ağır gelince¸ bu sefer kendisini rahatlatmak ve dinî hayattan uzaklaşmak için yol bulmaya bakar. Bunun için de yaşadığı hayatı¸ olması gereken yaşantı olarak gönlüne dikte etmeye başlar. Bunda başarılı da olur. İlk başlarda kalbi biraz itiraz edecek ve titreyecek gibi olsa da¸ sürdürdüğü yaşantıya zamanla alışmaya başlar ve içinde bulunduğu hâli kanıksar.


Hâlbuki insanın kendisini tezkiye etmesinin bir anlamı yoktur. Kişi ne kadar iyi Müslüman olduğunu söylerse söylesin¸ bu sözün geçerli olduğu alan¸ ayakları üzerinde durduğu o daracık alandır. Onun ötesindeki hiç kimseyi bağlamaz. Çünkü insanlar söylemlerden ziyade eyleme bakarlar. Meselâ bir insanı iyi tanıyorsak¸ bu insan kendisiyle ilgili ne kadar övücü ifade kullanırsa kullansın¸ bunun bizim üzerimizde etkisi olmaz. Onunla ilgili kanaatimiz aslâ değişmez. Hatta yaşantısı anlattıklarıyla uyumlu değilse¸ içimizden ona kızarız. Bizi çocuk yerine koyup kandırmaya çalıştığı için ayıplarız. Kezâ Müslümanlara kan kusturan nice devlet var. Bunlar kendilerinin ne kadar âdil olduklarını ve insan haklarına riâyet ettiklerini söylerlerse söylesinler¸ bizim üzerimizde hiçbir etkisi olmaz. Çünkü akan kana onlar sebebiyet vermektedirler. Anlatılana değil gördüğümüze bakarız.


Burada büyük bir sorun vardır. O da şudur: Sahip olmadığı sıfatlarla kendisini övüp duran insanların Allah'tan yeterince korktukları şüphelidir. Çünkü övündüğü sıfatların kendisinde bulunmadığını bilen kişi¸ gerçek anlamda Allah'tan korkmuş olsaydı¸ her şeyden haberdar olan Yüce Yaratıcı'nın o anda onun alnına yalancı damgasını yapıştırdığını bilmezlikten gelmezdi. Demek ki¸ Allah'ın onun yalanlarından ve sahip olmadığı sıfatlarla övünmesinden haberdar olduğu inancında bir sıkıntı vardır. Zaten olmasa böyle bir yola girmezdi.


Yaşadığımız çağın bir riyakârlık asrı olduğunu söylemek mübalağa olmayacaktır. Siyasetçisinden din görevlisine¸ öğretmeninden idarecisine varıncaya kadar bir kısım insanlar¸ muhatap kitlesine erdemden ve ahlâkî değerlerden bahsetmektedir. Kafasında iyi bir insan imajı çizmekte ve karşısındakilerden de onun gibi olmasını istemektedir. Ancak konuşurken karşısındakilere baktığından¸ kendi eksiklerini aklına getirmek istememektedir. Dolayısıyla samimiyet¸ eskilerin deyişiyle ihlas olmayınca¸ anlatılanlar dinleyenler üzerinde etki uyandırmamaktadır. Bu durum aile içinde de yaşanmaktadır. Evin büyükleri birbirlerinden veya çocuklarından bazı güzel hasletlere sahip olmalarını istemekte ve sürekli tavsiyede bulunmaktadırlar. Ancak kimse bundan etkilenmemektedir. Çünkü konuşan istemekte¸ ancak kendisi o yönde bir şey yapmamaktadır.


Unutmamak gerekir ki¸ övünme kapısı açıldığı zaman çoğu kez insan kendisini zapt edemez. Her zaman aşırılığa kaçar ve sözü içine yalan bulaşır. Bu sebeple kendilerini öven insanların sözlerinin bir kısmı mübâlağa¸ bir kısmı da yalandır. Yani bile bile yalan söylemektedirler. Çünkü kendilerini övmeye başladıklarında duracakları bir yer yoktur. Ne kadar iyi ve mübârek bir insan olduklarını karşıdakilerine anlatabilmek için de sözlerini sürdürmek ve sahip olmadıkları meziyetleri dile getirmek durumundadırlar. Yani mübâlağa ve yalana başvurmak gibi bir çıkmazları vardır.


Bir de şu var: Övünmenin sebeplerinden birisi de¸ karşıdakilerini hakir görerek kendisini büyük görmektedir; kibre kapılmaktır. Çünkü bir insan karşısındakilere bazı meziyetlerini sayarak övünüyorsa bunun anlamı karşısındakilerde o meziyetleri görmediğidir. Onlara üstünlük taslayarak kendini yüceltmeye çalışmasıdır. İşte bu tam anlamıyla nefsî azgınlığın¸ başka bir ifadeyle kibrin göstergesidir. İnsan bunu yaparken karşısındakini hafife alan ve onurunu zedeleyen ifadeler de kullanabilir. Bu da ayrı bir tehlikedir. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Din kardeşini hakir görmek¸ kötülük olarak yeter.”2


Mü'mine düşen tevâzu sahibi olmaktır. Ağırbaşlılığı kuşanmaktır. Kendisini övmesi bir yana başkalarının dahi kendisini övmesinden nefsine pay çıkarmamasıdır. Bu sebeple insanlar sahip olduğu güzel hasletler sebebiyle onu övecek olsalar¸ nefsinin azmasından korkarak Allah'a sığınması güzel olur. Nitekim Hz. Ebu Bekir¸ kendisi övüldüğü zaman¸ utancından ve Allah korkusundan dolayı el açıp şöyle dua ederdi: “Ey Rabb'im! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Allah'ım! Halkın bende zannettiği iyilik ve fazîletlerden daha iyisini bana nasip et. Bende olup halkın bilmediği günahlarımı af et! Övdükleri¸ ancak bende olmayan özellikler sebebiyle de beni hesaba çekme.”3


Allahu Teâlâ da Kur'an'ında şöyle buyurmaktadır: “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Zira Allah¸ kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.”4 Hz. Peygamber (s.a.v.) de¸ aynı hususa vurgu yaparak şöyle buyurmuşlardır: “Övülmeyi sevmek¸ insanı kör ve sağır eder. Kusurlarını görmez olur. Doğru sözleri¸ verilen nasîhati işitmez olur.”5


Mü'mine yakışan kendisini Allah'a beğendirmeye çalışmasıdır. Onu hoşnut etmek için çabalamasıdır. Allah rızâsını bir kenara bırakarak kulların gözüne girmeye çabalarsa¸ araya riyakârlık ve gösteriş girer. Böyle olunca da insan birileri tarafından alkış almak için kendisini övmeye koyulur. Sonuçta Allah'ın muradından uzaklaşarak dünya ve âhiretini heder etmiş olur.


Bir de şu var: Kişinin övündüğü özelliği gerçekten de kendisinde bulunuyor olabilir. Ancak bu bile tehlikelidir. İnsanın nefsini azgınlaştırır. Şükredilmesi gereken yerde nefsin peşine takılıp gidilmiş olur. Sahip olduğu bir meziyet azmasının yolunu açar. Makamıyla¸ güzelliğiyle¸ maddî imkânıyla¸ çoluk çocuğuyla¸ akrabasıyla veya başka şeylerle övünüp duranlar hem karşılarındakilerini ezmekte hem de şükürden koparak harama düşmektedirler. Bu tam anlamıyla bir câhiliye artığıdır. Allahu Teâlâ'nın belirttiği üzere¸ Araplar övünmek işini o derece ileri taşımışlardı ki¸ kabristanlarda yatan akrabalarını zikrederek karşılarındakilere övünürlerdi (Tekâsür Suresi). Gözüken o ki¸ günümüzde de değişen bir şey yok. Üzücü olan¸ Müslümanların bu hastalıktan kurtulamamış olmasıdır. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Allahu Teâl⸠câhiliyet övünmelerini sizden kaldırdı. Hepiniz Âdem'in evlatlarısınız. Âdem ise topraktan yaratıldı.”6


İsterseniz bir sınama yapalım: Övünüp durduğumuz kendimizin ne kadar iyi bir Müslüman olduğunu anlamaya çalışalım. Çok çetin geçen şu kış şartlarında¸ başta akrabamız olmak üzere ihtiyaç sahiplerini aklımıza getirerek¸ onlar için elimizi cebimize salabildik mi? Gerçekten ihtiyaç sahibi olduğunu bildiğimiz biri için zarfa bir miktar para koyup ona ulaştırdık mı? Veyahut da markette bir poşet de muhtaç biri için doldurup kapısına bırakıp kaçtık mı? Her türlü imkânımızı seferber ettiğimiz ailemiz yanında bir Müslüman kardeşimiz için de bir fedakârlık yapmak aklımızdan geçti mi? Bunların hiçbirisine verecek olumlu bir cevabımız yoksa kendimizi övmenin bir anlamının olmadığı bir kez daha ortaya çıkmış olur. Ne kadar “Ben iyilikseverim”¸ “Merhametliyim” dersek diyelim; sonuç ortada.


 


Dipnot


 


1. 12/Yûsuf¸ 53.


2. Müslim¸ 2564.


3. Usdu'l-Ğâbe¸ III/324.


4. 31/Lokmân¸ 18.


5. Kenzu'l-Ummâl¸ 7429.


6. Tirmizî¸ 3955.

Sayfayı Paylaş