ÖNCE ALLAH'IN RIZÂSI SONRA KULLARIN MEMNUNİYETİ

Somuncu Baba

"Riyakârlık nefislerini kapladığı için evde çocuklarından istediklerine aykırı çok işler yaparlar. Bütün bunlar bir araya geldiği zaman dedikleri ile yaptıkları arasında büyük tezatlar oluştuğundan dolayı¸ sözleri bir süre sonra tesir etmemeye başlar. Hatta ifadelerine muhalif davranışları nedeniyle çocuklarının gözünde saygınlıkları kaybolur ve yaptıkları nasîhatler ters etki yapmaya başlar."


İnsanın yapmış olduğu işe gerçek anlamda değer katan husus¸ onu birileri adına yapmamış olmasıdır. Dolayısıyla¸ kullardan çeşitli beklentiler içinde yapılan güzel işler¸ insanlar tarafından takdîr edilmiş olsa bile¸ o iş özü itibarıyla övgüyü hak etmez. Allah katında makbul değildir. Çünkü amel çeşitli hesaplar düşünülerek yapılmıştır. Bir takım beklentiler ve mülâhazalar sonucunda o amelin yapılmasına karar verilmiştir. Çünkü onu takdîr edecek insanlar olmasaydı¸ belki de o ameli o kadar iyi yapmayacaktı¸ hatta hiç yapmayacaktı. Böylesi bir durum en basit haliyle riyakârlıktır. Allah'ın rızâsını arkaya atarak birilerini memnun etmeye çalışmaktır.


Zıtlıklar İçeren Eylemler ve Söylemler


İnsan bu şekilde Allah'ı değil de kulları hesap ederek bir şeyler yapmaya gayret ettiğinde¸ artık neredeyse hayatının hiçbir anında samîmî olamaz. Hep birilerine göre bir şey yapmaya çalıştığından en samîmî ve ihlaslı olmaya çabaladığı anlarda bile sâfiyâne amel yapamaz. Çünkü zıtlıklar içeren eylemleri ve söylemleri hemen gözünün önüne gelir. Sadece Allah rızâsı için yapmayı bir türlü beceremez.


Bu insanlar için hayatın her anı bir yerlere yükselmek için basamaktır. Bu sebeple ibadetleri¸ törenleri¸ merâsimleri¸ bayramları velhasıl her şeyleri¸ “İleride işime nasıl yarar?” anlayışıyla fırsata dönüştürmeye çalışılar. Böyle olunca da işlerine yaramayacak olanlardan¸ hayırlı da olsalar¸ uzak dururlar. Ama ileride herhangi bir şekilde yararlanabilecekleri birini fark ettiklerinde hemen ona yanaşmanın yolunu aramaya koyulurlar. Bu kişilerin insanlarla tokalaşmaları bile bir hesap üzerindendir. “Aman tanışayım.”¸ “Aman benim adımı bilsin.”¸ “Aman bir şekilde varlığımdan haberdar olsun.” diyerek her ânı fırsata dönüştürürler.


Bu şekilde münâfıkvârî bir yaşam sürenler¸ kulları belli bir süre aldatarak belli makamlara yükselirler. Hiç ummadığınız mevkilere ulaşırlar. Çok yakından onları tanımanıza ve hiçbir makamı hak etmediklerini düşünmenize rağmen¸ bir de bakarsınız ki çok yüksek bir mevki ile ödüllendirilmişlerdir. Ancak bu insanların hayat çizgilerine baktığınızda şuna mutlaka şahit olursunuz: Belli bir süre yağ çekerek¸ el ovuşturarak belli makamlara gelirler ancak bunun da bir sonu vardır. Gün gelir biriken eksiler¸ riyakârlıklar patlak verir ve gerçek yüz ortaya çıkar. Böyle olunca da çökme devri değil¸ birden yere geçme dönemiyle karşılaşırlar. Ânîden her şey tepetaklak olur ve şatafatlı günler geride kalır. Artık herkes tarafından tanındığı için de toparlanması mümkün olmaz ve bulunduğu ortamdan uzaklaşmak zorunda kalır. Artık işi bitmiştir.


Dünyayı Âhiretin Önüne Alma Yanlışlığı


Yaptığı işlerde Allah'ın hoşnutluğu yerine kulların memnuniyetini gözeten bu insanların imanlarında büyük bir sorun var demektir. Çünkü kulları Allah'ın önüne koymuşlardır. Dünyayı âhiretin önüne almışlardır. Dışarıdan bakıldığında sanki kulluk sergiliyor gibi olsalar da gerçekte Allah'ın rızâsını gözetmedikleri için hem amelleri boşa gitmekte hem de kişilik sahibi olamamaktadırlar. Böyle olunca da bu kişilerin ne ibadetleri ne de yaptıkları dualar Allah katına ulaşır. Zaten hareket ve davranışlarını kullara göre yaptıklarından dolayı¸ isteseler bile samîmî olamazlar. Başkaları yanında samîmî ve ihlaslı insan görüntüsü vermeye alıştıklarından kendi başlarına kaldıklarında o görüntüleri hemen gider. İbadetlerinin şekli ve vakarı bile kaybolur. Veya kullar olmadığı için ibadetlerini yerine getirmezler.


Bu insanların yaptıkları ibadetlerin Allah katında bir değerinin olmaması tabîîdir. Çünkü bir insan birine veya bir çocuğuna iş buyurduğu zaman¸ onun bunu gönül rızâsıyla değil de başından savmak için hem de istemeyerek yaptığını anlarsa¸ onu ödüllendirmek söz konusu olmaz. Sırf o işi yaptı diye onu takdir etmez. Çünkü istemeyerek¸ sırf gözüne girmek ve kızmaması için onu yaptığını bilir. Bu ise ödülü hak eden bir davranış değildir. Her şeyden haberdar olan ve kimin neyi ne için yaptığına vâkıf olan Allahu Teâlâ'nın¸ kullara beğendirmek için bir şeyler yapanları¸ kendi rızâsını gözetmeyenleri ödüllendirmesini beklemek de aynı şekilde yanlış olur. Çünkü amel Allah rızâsı gözetilerek yapılmamıştır.


Hz. Peygamber (s.a.v.) bu hususu ne güzel açıklamışlardır: “Sizin hakkınızda en çok korktuğum şey küçük şirktir.” Ashâb-ı kirâm sorar: “Ya Rasûlallah¸ küçük şirk nedir?” Allah Rasûlü:
“Riyâdır. Yani başkalarına gösteriş için ibadet yapmaktır. Allahu Teâl⸠kıyâmet günü herkesin amelinin karşılığını verirken¸ insanlara gösteriş için ibadet yapanlara şöyle der: ‘Dünyada kendileri için gösteriş yaptığınız kimselere gidin. Bakın bakalım onların yanında size verecekleri bir şey bulabiliyor musunuz?”1


Desinler Diye…


Hz. Peygamber (s.a.v.) aynı hususu başka bir hadislerinde de çok güzel izah etmişlerdir: “Kıyâmet günü hesabı ilk görülecek kişi¸ şehit düşmüş bir kimse olup huzura getirilir. Allahu Teâlâ ona verdiği nimetleri hatırlatır¸ o da hatırlar ve bunlara kavuştuğunu itiraf eder. Cenâb-ı Hak ‘Peki¸ bunlara karşılık ne yaptın?' buyurur. ‘Şehid düşünceye kadar senin uğrunda cihad ettim.' diye cevap verir. ‘Yalan söylüyorsun. Sen¸ ‘Ne babayiğit adam!' desinler diye savaştın¸ o da denildi.' buyurur. Sonra emrolunur da o kişi yüzüstü cehenneme atılır. Bu defa ilim öğrenmiş¸ öğretmiş ve Kur'an okumuş bir kişi huzura getirilir. Allah ona da verdiği nimetleri hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. Ona da: ‘Peki¸ bu nimetlere karşılık ne yaptın?' diye sorar. ‘İlim öğrendim¸ öğrettim ve senin rızân için Kur'an okudum.' cevabını verir. ‘Yalan söylüyorsun. Sen; ‘Âlim' desinler diye ilim öğrendin¸ ‘Ne güzel okuyor.' desinler diye Kur'an okudun. Bunlar da senin hakkında söylendi.' buyurur. Sonra emrolunur¸ o da yüzüstü cehenneme atılır. (Daha sonra) Allah'ın kendisine her çeşit mal ve imkân verdiği bir kişi getirilir. Allah verdiği nimetleri ona da hatırlatır. O da hatırlar ve itiraf eder. ‘Peki ya sen bu nimetlere karşılık ne yaptın?' buyurur. ‘Verilmesini sevdiğin¸ râzı olduğun hiç bir yerden esirgemedim¸ sadece senin rızânı kazanmak için verdim¸ harcadım.' der. ‘Yalan söylüyorsun. Hâlbuki sen¸ bütün yaptıklarını ‘Ne cömert adam.' desinler diye yaptın. Bu da senin için zaten söylendi.' buyurur. Emrolunur¸ bu da yüzüstü cehenneme atılır.”2


Bu insanlar çocukları karşısında tam anlamıyla bir zavallıdırlar. Kendileri gibi ikiyüzlü olmalarını aslâ istemezler. Bu sebeple iyi insan olmaları yönünde onlara nasîhatlerde bulunurlar. Diğer yandan evde çocuklarına nasîhat ettikleri şekilde davranmak zorundadırlar. Bu ise onlara eziyet gelir. Yapmak istedikleri ile katlanmak durumunda kaldıkları arasında sıkışıp kalırlar. Ruhları daralır. Bununla birlikte¸ riyakârlık nefislerini kapladığı için evde çocuklarından istediklerine aykırı çok işler yaparlar. Bütün bunlar bir araya geldiği zaman dedikleri ile yaptıkları arasında büyük tezatlar oluştuğundan dolayı¸ sözleri bir süre sonra tesir etmemeye başlar. Hatta ifadelerine muhalif davranışları nedeniyle çocuklarının gözünde saygınlıkları kaybolur ve yaptıkları nasîhatler ters etki yapmaya başlar. Çocuklar “Madem öyle¸ bizden istediği şeyleri niye kendisi yapmıyor?” demeye başlarlar. Çocuklar bunu söyledikten sonra da onlara ahlâk ve erdem adına verilecek bir şey kalmamış demektir.


Riyakârlık Hastalığı


Sözünü ettiğimiz riyakârlık ve gösteriş¸ ülkemizde dindar kesimlerin maddeyle ve makamla tanışması sonrasında çok yaygınlaştı. İhlâs ve samîmiyet oldukça zayıfladı ve bu hastalık pek çoklarını kuşattı. Bu açıdan dindarlarımız çok büyük bir sınavdan geçmektedirler. İmkânlar arttıkça hırs da artmakta¸ bu ise ihlâsı eritmektedir. İnsanlar ellerine geçirdikleri maddî imkân ve makamları daha yükseklere taşımak için kullanmaktadırlar. “Başkaları makamı ve parayı elde etti¸ benim neyim eksik.” diyenler de¸ hırs ve doymak bilmez bir iştahla¸ dünyalık elde edebilmek için etkili ve yetkili kulların gözüne girmelerini sağlayacak her yola başvurabilmektedirler. Bu da insanımızı riyâya¸ gösterişe¸ Allah'tan uzaklaşmaya¸ kulların beklentilerini birinci hedef yapmaya götürmektedir.


Bazen gösteriş ve riyakârlık öyle boyutlara varmaktadır ki¸ başkalarını teşvik etmek için değil de¸ birilerinin gözüne girmek için hayır ve hasenât bile yapılmaktadır; nâmım yürüsün diye tasaddukta bulunulmaktadır. Böylece herkesin kendisinden bahsetmesi sağlanmakta ve yaptığı yardım onun bir yerlere ulaşması veya bazılarının gözünde iyi bir yer edinmesine araç olmaktadır. Allah'ın rızâsının bu samîmiyetsiz infakta yer almadığı aşikârdır. Zira infakını çeşitli hesaplar çerçevesinde yapmakta ve bundan bile dünyalık bir şeyler hedeflemektedir.


Bu çözülme maddî imkânları elde edenleri etkisi altına aldığı gibi ülkenin geleceğini de etkisi altına almaktadır. Çünkü bu sınav ümmetin değerlerini taşıyacak olan genç kuşakları da etkisi altına aldığı için gelecek adına büyük endişeler taşımamıza sebep olmaktadır. Çürüme onları da etkilemekte ve değerlerimiz gözlerinde değersizleşmektedir. Bu da büyüklerinden daha fazla savrulmalarına sebep olmakta ve geçmişiyle bağı zayıflamış bir nesil yetişmeye başlamaktadır.


Şu hadis düsturumuz olursa kendimizi düzeltmeye başladık demektir: “Allâhu Teâlâ buyurdu ki: ‘Ben¸ kendisine şirk koşulmasından en uzak olanım. Kim işlediği amelde benden başkasını bana ortak kabul ederse¸ o kişiyi ortak koştuğu ile baş başa bırakırım.”3



Dipnot


1. Müsned¸ 23636.


2. Müslim¸ 1905.


3. Müslim¸ 2985

Sayfayı Paylaş