NEFSİ ÖNCELEMEK

Somuncu Baba

"İslâm'ın yüce ahlakî değerleri başkalarında aradığımız özellikler hâline gelmiş. Kendimize bakmak ve ‘Biz bu değerlerin neresindeyiz?' demek aklımıza gelmez olmuş. Sanki bu din bizim dışımızdaki insanlara gönderilmiş de biz talep edilenlerden muafmışız gibi bir hâlimiz var. İşin kötüsü içinde bulunduğumuz hâli kanıksamış ve benimsemiş olmamızdır. Hâlimizden o kadar memnunuz ki eksiklerimizi düzeltmek bir yana bunları görmek bile işimize gelmemektedir."


Ahlakî değerlerin zayıflamaya başlamasıyla birlikte bunun olumsuz tezâhürlerini sosyal hayatımızda fazlasıyla müşâhede etmeye başladık. Öyle ki bencillik ve kendini düşünme her şeyin önüne geçmiş durumdadır. Başkalarının hakları veya bir şeye daha lâyık olmaları tamamen göz ardı edilir oldu. Hatta hastanelerde sıra beklerken bile insanlar önce kendiişlerini yapabilmenin yollarına bakmaktadırlar. Peşlerinde bekleyen ve her hâlinden daha önce muâyene olmayı hak eden hastaları umursamamaktadırlar. Otobüslerde yer vermeme durumunu ilk başlarda çok garipsiyorduk. Şimdilerde ise buna alıştık. Bir yaşlı kadına veya amcaya yer vermek pek görülen bir şey değil artık. Hele minibüslerde gençleri yerinden kaldırmak mümkün değil. Bizim değerlerimizle bağdaşmayan bu durumları öyle kanıksadık ki¸ bir genç bir yaşlıya yer verdiği zaman büyük bir kahramanlık göstermiş gibi takdir ediyoruz. Lakin toplumun geneline baktığımız zaman müthiş bir çözülme yaşadığımızı görüyoruz. Yaşı kırkın üzerinde olanlar çocuk oldukları dönem ile şimdiki zamanı karşılaştırdıkları zaman aradaki bozulmayı çok iyi gözlemektedirler.


Bir taraftan İslâmî değerlerin verilmesi için sayısız hamleler yapılırken¸ özümüze dönmek için her türlü çaba sarf edilirken¸ sonuçlara baktığımızda durumun içimizi aydınlatmadığı ortadadır. Gösterilen gayretlerin meyvelerini birden beklemek haksızlık gibi gelebilir¸ ancak sel o kadar büyük ki¸ karşısına inşâ etmeye gayret ettiğimiz sed henüz yeterli gelmiyor. Ancak bu bizi yarınlar adına elbette ümitsizliğe sevk etmiyor¸ ancak içimizde dönüşümün birden olması hırsı var. Bu nedenle başta gençlerimiz olmak üzere ahlakî değerlerimizin herkes tarafından hayata geçirilmesi arzusunu taşıyoruz. Bir taraftan da işimizin ne kadar zor olduğunu biliyoruz. İnsanımızın dünyanın her bir yanındaki fenalıklardan haberdar olup etkilenmesi ve yeryüzünün ahlakî açıdan daha kötüye gitmesi karşısında moralimiz bozuluyor.


Önceki Asırlara Göre Gerçekten İşimiz Zor


İslâm tarihine bakacak olursak¸ bütün irfan önderlerinin ve güzel insanların kendi dönemlerindeki fenâlıklardan illallah ettiklerini ve olan bitenlere çok üzüldüklerini görmekteyiz. Hatta “Bu kadar bozulma olur mu?” diyerek dertlendiklerini¸ kıyâmetin çok yaklaştığını düşündüklerini okumaktayız. Gerçi bizim zamanımızda da değişen bir şey yok. Güzel kalpli insanlar dünyanın içine düştüğü bu kötü durum sebebiyle yürekleri yanmakta ve “Bu kadar da olmaz.” demektedirler. Ancak biz vefat ettikten sonra gelecek olan kuşakların da aynı şekilde dertleneceklerini tahmin etmek zor değildir. Dolayısıyla dertlenme ve serzenişte bulunma her dönemde olan bir durumdur. Lakin içinde bulunduğumuz asrın fenâlıklarının önceki asırlara göre kat kat daha fazla olduğu da bir hakikattir. Allah yardımcımız olsun. Hem imanımızı korumamızda hem de çevremizin güzelleşmesinde bizlere yardımını lütfetsin. Çünkü önceleri internet yoktu¸ yüzlerce televizyon kanalı bulunmuyordu. İnsanlar sadece kendi etraflarındaki kötülüklerden haberdar oluyordu. Kötülük yapıldığı yerle sınırlı kalıyordu. Binlerce kilometre ötedeki saf ve temiz yürekleri olumsuz etkilemiyordu. Düşünsenize¸ haberleşmeyi rahat sağlayalım diye çocuğunuza aldığınız cep telefonunun içinde neler olduğunu bilmeniz mümkün değil. Kim bilir yavrunuz nice fesadın bombardımanı altında ahlâkî değerlerden koparılıyordur. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bu yüzden sınavımız önceki asırlara göre gerçekten daha zordur.


Haramlardan Kaçınma Önceliği


Çok basit bir örnek vererek geçmiş zamanlarla şimdiki dönemi kıyaslamanıza yardımcı olayım: Bundan elli-yüz yıl önce evinden çıkan insanın gideceği yere varana kadar gözü aslâ ama aslâ harama bulaşmazdı. Çünkü ne göz zinâsına ne de haram fiile şahit olurdu. Ancak günümüzde durum böyle mi? Elbette değil. Bırakın normal bir yere gitmeyi¸ abdest alıp camiye gitmek üzere kapınızdan dışarı adımınızı attığınız anda her türlü haram sizi karşılar. Camiye girene kadar pek çok mefsedeti yüklenmiş olursunuz. İbadet etmek için çıktığınız evinizden ihlâsınız¸ niyetiniz ve ibadet coşkunuz zayıflamış olarak mescide girersiniz. Hâlbuki takvânızı ve kulluğunuzu güçlendirmek için evinizden çıkmıştınız.


Bu olumsuzluklara rağmen¸ dertlenmemiz sınavda olduğumuz gerçeğini değiştirmemektedir. “Sorularımız/sorunlarımız ağır ve çok çeşitli¸ bu nedenle bize daha uzun ömür verilmeli.” deme şansımız yok. Ne dersek diyelim¸ değişmeyen tek şey var: O da hayat sınavında olduğumuz ve ömrümüzün her an akıp gittiğidir. Bu sebeple bize düşen görev karşılaştığımız fenâlıklar karşısında ne yapmamız gerektiğidir.


Bu yüzden sürekli etrafımızdaki fenalıklardan ve dünyanın çivisinin çıktığından dertlenmek yerine kendi ödevlerimizi ne kadar yaptığımıza bir bakalım. Kıldığımız namazdan lezzet almak için çabalıyor muyuz? Hayatımızı başka ibadetlerle süslemeye ve bu yolla imanımızı takviye etmeye gayret ediyor muyuz? Bir düşünelim bakalım¸ Cuma namazları dışında Allah'ın evlerine kaç kez gidiyoruz? Çocuklarımızla oturup Allah'ı hatırlatacak sohbetler yapıyor muyuz? Onları istikâmet üzere tutmak için yavrularımıza zaman ayırıyor muyuz? Yoksa eve girdiğimizde hemen televizyon kumandasını mı kapıyoruz? Rızkımızı helâlinden temin etmek için dikkatli davranıyor muyuz? Keza paramızın İslâm düşmanlarına gitmemesi için hassas mıyız?


Kendi Hatalarımızı Görmeliyiz


Soruları çoğalttığımız zaman esasında ihmal ettiğimiz ne kadar çok ödevimiz olduğunu anlarız. Etrafımızdaki insanların birçoğu ahlakî değerleri kaybettiğinden şikâyetlerde bulunurlarken kendimizin de nefsimizi her şeyin önüne koyduğumuzu unuturuz.


Öyle olmamış olsaydı¸ nefsanî isteklerimiz her şeyden önce gelmeseydi¸ ağır gelmesine rağmen haftada en azından bir kere sabah namazlarına camiye giderdik. Televizyon seyretmeyi çocuklarımızla ilgilenmeye tercih etmiş olsaydık yemeği yer yemez karşısına kurulmazdık. O haram senin bu haram benim bir şey yokmuş gibi karşısına dikilmezdik. Etrafımızda bulunan ve her açıdan yardıma muhtaç olan insanların en azından birinden haberdar olur ve onun sorunlarıyla ilgilenirdik. Dindar kimliğimizin gereği olarak kendimize daha fazla dikkat ederdik ve hâlimizle bu yüce dini tebliğ etmeye gayret ederdik. Ancak kendi nefsimizi o kadar merkeze koyduk ki¸ başkalarının bencilliği ve ahlâkî değerlerden uzaklaşmışlığı bizim kendi hatalarımızı görmemizi engelledi. Oysa biri oturup bizim kusurlarımızı yazacak olsa acaba kaç sayfa gerekirdi?


Demek oluyor ki¸ nefsi öncelemek sadece çevremizdeki insanların içine düştüğü bir çukur değil¸ biz de bu kötülükten payımızı fazlasıyla almışız. Hatta öyle almışız ki¸ camide bir insan bizi rahatsız edecek olduğunda nerede olduğumuzu unutarak kızıyoruz. Tahammülümüz kalmamış. Kızmak için bahâne arıyoruz. Böyle olunca da İslâm'ın yüce ahlâkî değerleri başkalarında aradığımız özellikler hâline gelmiş. Kendimize bakmak ve biz bu değerlerin neresindeyiz demek aklımıza gelmez olmuş. Sanki bu din bizim dışımızdaki insanlara gönderilmiş de biz talep edilenlerden muafmışız gibi bir hâlimiz var.


Hayatın Merkezinde Nefis Olmamalı


İşin kötüsü¸ içinde bulunduğumuz hâli kanıksamış ve benimsemiş olmamızdır. Hâlimizden o kadar memnunuz ki eksiklerimizi düzeltmek bir yana bunları görmek bile işimize gelmemektedir. Hayatın merkezine kendi nefsimizi koymuşuz ve dünyanın bizim etrafımızda dönmesini bekliyoruz. Düzelmenin kendi nefsimizden başlayacağını¸ etrafın düzelmesinin biz düzeldikten sonra gerçekleşeceğini ise aklımıza getirmek istemiyoruz. En basitinden evimizde bile herkesten bir şeyler yapmalarını bekliyoruz ancak kendimizi kenara çekiyoruz. Bize göre evdeki herkes iyi insan olmak zorundadır¸ ahlakî güzelliklerden ödün veremez. Çocuklarımız ve eşimiz böyle olmaya mahkûmdurlar. Bu sebeple bir kusurlarını gördüğümüzde hemen küplere bineriz. Peki¸ biz bu taleplerimiz karşısında kendi nefsimizden hangi ödünü veriyoruz? Adımı hep başkasının atmasını beklediğimizden kendimizi düzeltmek için bir çaba içerisine girmiyoruz.


Bu durum¸ namaz kılmayan bir kişinin eşini sabah namazına kaldırmasına benzemektedir. Kendisi ibadetlerini yerine getirmez¸ ancak evinin bereketi kaybolmasın diye eşinin beş vakte beş daha katmasını bekler. Çocuklarının da en güzel ahlaka sahip olmalarını ister. Ancak yavrularının ondan ahlak adına ne aldıklarını düşünmek bile istemez. Kendisini düzeltmeden çocuklarının düzelmesini bekler. Oysa evdekilerin en çok etkilendikleri kendisidir.


Gerçekten de bu nefis ne azgındır ve ne kadar da zalimdir!? İnsanın kendisini ıslah etme çabasına her zaman engel olmaya çalışır ve bunu ona hatırlatmak bile istemez. Rabb'imizin beyan ettiği üzere¸ “nefis aşırı derecede kötülüğü emreder.” (12/Yûsuf¸ 53).

Sayfayı Paylaş