KURULUŞ DEVRİNDE GÖNÜL ERLERİ

somuncubaba-201-16kurulus_gonuleri

Türklerin 10. asırda devlet ve millet olarak bir bütün halinde İslâm’ı kabulünden sonra bu dinin Türkler arasında yayılması, anlaşılması öte yandan özellikle Anadolu’nun 1071’de Türklere kapılarını açmasından sonra burada bulunan gayrimüslimlere İslâm’ın tanıtılması faaliyeti büyük bir mücadele gerektiriyordu. Malum olduğu üzre dinin dili Arapça idi. Dini bilmek için de o dinin dilinin iyi bilinmesi gerekiyordu. Bu noktada çok sayıda âlime ihtiyaç vardı. Bunlar İslâm’ı iyi bilecek ve halka da anlatacaklardı. Bunun için ilk zamanlardan itibaren birçok âlim Kur’an tercümeleri yapmak suretiyle vazifelerini yerine getirmişlerdir. Ancak İslâm’ı daha iyi anlamak ve anlatabilmek için sadece Kur’an tercümeleri yetmiyordu. İslâm, güzel ahlak demekti ve bu güzelliği anlatabilmek için insanların gönlüne hitap etmek gerekiyordu. Bunun için de gönüllere hükmedebilecek sultanlara ihtiyaç vardı. İşte özellikle Anadolu’da yoğun bir gönül seferberliği bu ihtiyaca binaen ortaya çıkmış Anadolu’daki her kale gerçekte ayrı ayrı kahramanlık destanları ile fethedilmiştir.

Anadolu, Türk akıncılarının silah zoruyla alınmadı. Buraya gelindiğinde gayrimüslim bir halk vardı. Türklük faziletinden ve İslâm imanından yoksun gönüller Ahmed Yesevî’lerin, Yûnusların, Celaleddin-i Rumîlerin, Hacı Bektaşların, Somuncu Babaların, Hacı Bayramların fikir ve felsefe zenginlikleriyle doldurula doldurula alındı. Onların çağrıları, paslı gönüller için birer billur kaynak oldu. Anadolu onların sayesinde yavaş yavaş fakat kuvvetle İslâmlaştı. Bundan sonra da ulaşabildiği her yere aldığı bu kimliğin mührünü vurdu.

Tasavvuf erleri Anadolu’da Selçukluların son, Osmanlı’nın ise kuruluş dönemlerinde oldukça yoğun bir faaliyet göstermişlerdir. Özellikle 13. asır Anadolu tarihi için iç açıcı bir dönem değildir. Anadolu hayli yorgun, çetin bir hareketlilik içindedir. Batıdan gelen ve yıllar süren Haçlı seferleri Anadolu’yu perişan etmiş, Doğudan gelen Moğol saldırıları ise ortalığı karıştırmış, Selçuklu Devleti beyliklere ayrılmış, merkezî yönetim zayıflamıştır. Vergiler artmış, savaşlar, başkaldırmalar, bölünmeler ülkeyi 13. asırda zor durumda bırakmıştı. Bu kargaşa içinde her şeye rağmen fetih hareketlerinin devam etmesi gerekiyordu. Yani Anadolu’nun Türkleşmesi, İslâmlaşması hareketi… Anadolu’da bulunan gayrimüslimlerin yansıra Asya’dan göç ederek Anadolu’ya yerleşen Türklerin bu dini iyice tanımaları gerekiyordu. İşte burada tarikatlar ve tasavvuf erenleri devreye girdi. İslâm’a teşne gönüller, ediplerin belagatinden istifade etti. Bunlardan bazılarının ismini yâd etmek gerekir.

Ahmed Fakîh, dinî-ahlâkî eseri olan Çarhnâme’sini halkın dinî ve ahlakî hususlarda bilgi sahibi olması için yazdı.

Hacı Bektaş-ı Veli Türkistan’dan Ahmed Yesevi’nin isteğiyle Anadolu’ya gelmiş burada insanları etrafında toplayarak Bektaşilik tarikatını kurmuştur. Makâlât isimli eserinde Allah’ın varlığı ve birliği, insanın yaratılışı ve yaratılış gayesi gibi konuları ele aldı.

Celaleddin-i Rûmî Anadolu’da çok etkili olmuş bir isimdir. Etkileri bugün bile devam eden Mevlevîlik tarikatının piridir. Mesnevi isimli eseri en çok bilinen ve okunan birçok dile çevrilen Farsça bir eserdir. Mesnevi; dinî, tasavvufî ve ahlâkî konularda pek çok meseleyi ele alan öğretici bir kitaptır. Nasihat ağırlıklıdır. Konular hikâye ve fabllarla açıklanmıştır, bu yüzden akılda kalıcılığı sağlanmıştır. Divan-ı Kebir, Fîhi Mâ Fîh, Mecâlis-i Seb’a ve Mektûbat onun diğer eserleridir.

Sultan Veled, Mevlana’nın oğludur. Babasının yolunu takip ederek o da bazı dinî-tasavvufî konularda eserler yazmış, Mevlevî tarikatının kurucusu kabul edilmiştir.

Şeyyad Hamza, sufi bir şair olarak bilinir. Ahi zümrelerine intisabından sonra tarikatları tanımış, İslam kültürünü kavramış gezgin bir mutasavvıftır. Özellikle naatları önemlidir. Yusuf u Züleyha isimli eseri Kur’an-ı Kerim’deki Yûsuf kıssasına dayanmaktadır.

Yûnus Emre Hazretleri, yaşadığı yer ve zamanın rivayetlere dayandığı büyük bir Türk mutasavvıfıdır. Bugün bile herkesin aşina olduğu bir isim olan Yunus Emre Hazretleri, ilahîleri ile Türk milletinin gönlüne taht kurmuş bir derviştir. Risaletü’n-Nushiyye (Öğütler Kitabı) adlı öğretici eseri, mesnevi biçiminde yazılmıştır. Fakat onun en kuvvetli şiirleri ilahîleridir.

Yûnus Emre Hazretlerinin Kur’an-ı Kerim’i anlayacak kadar Arapça, Celaleddin-i Rumî’yi anlayacak kadar da Farsça bildiği muhakkaktır. Yazdığı şiirlere baktığımız zaman onları bir ayet, bir hadis tercümesi şeklinde değerlendirebiliriz:

Ben bir kitap okudum kalem anı yazmadı

Mürekkep eyler isem yetmeye yedi deniz

Kehf Suresi, 109. ayet: “De ki: Rabb’imin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabb’imin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.”

Nitekim ben beni bildim

Yakîn bil kim Hakk’ı buldum

Korkum onu buluncaydı

Şimdi korkudan kurtuldum

Hadis-i Şerif: “Kendini bilen Rabb’ini de bilir.”

Dost sureti gözgüdür

Bakan kendi yüzün görür

Hadis-i Şerif: “Mü’min, mü’minin aynasıdır.”

Bu örnekler o kadar çok ki… Bu şiirler bir tesadüf sonucu ayetlere, hadislere benzerlik göstermemektedir. Yûnus’un da asıl maksadı şiirde bir üstad olmak değildir. Anadolu insanının aydınlatılması ve onları İslâmlaştırma idealidir. Hâsılı onu, insanlığa şiir sanatını araç edinmek suretiyle insanlara rehber olmuş bir derviş olarak tanımlayabiliriz.

Tasavvuf kültürü ile halkı yetiştirme mücadelesi bundan sonra da Gülşehrî, Âşık Paşa, Emir Sultan, Somuncu Baba gibi nice gönül sultanları ile devam edegelmektedir.

Sayfayı Paylaş