KULLUĞUMUZ KULLUK DEĞİL

KULLUĞUMUZ KULLUK DEĞİL

Bir insanın Allah ile arasındaki ilişkinin ne kadar içten ve sağlam olduğunu çevresindeki insanlar tam olarak bilemez. Gerçi emirleri yerine getirmede, yasaklardan kaçınma noktasında gösterdiği hassasiyet bazı ipuçları verebilir ancak çoğu zaman gördüklerimiz bizi yanıltır. Çünkü insanlarını niyetlerini okuma imkânına sahip değiliz. Bu nedenle başkalarının ne kadar iyi veya kötü mü’min oldukları hususunda kendimizi hakem yerine koyarak hüküm vermek son derece yanlıştır. Lakin bu hataya çok düştüğümüz olmaktadır. Bütün yaptıklarımız doğru, cenneti garantilemiş ve Allah tarafından yetkilendirilmiş gibi davranmaktayız. Bu nedenle de başkaları hakkında çok rahat bir şekilde hükümler veriyoruz. Ancak burada iki önemli tehlike bulunmaktadır:

Birincisi, başkalarının kusurlarını dilimize dolayarak başta gıybet olmak üzere pek çok günaha düşmekteyiz. Unutmamak gerekir ki, gıybet yapan insan anlattıklarının içine başka şeyler de katarak işi iftira aşamasına kadar götürür. Çünkü amacı çekiştirdiği kimseyi karşısındaki nezdinde küçük düşürmek olduğundan dolayı bire on katarak bahsettiği kimseyi iyice kötülemeye çalışır. Dikkat edecek olursak, başkasını çekiştiren kimsenin niyeti o kimseyle ilgili olarak iyi değildir. Başkalarına fenalık yaparak kendi nefsindeki azgınlığı bir nebze teskin etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle çok gıybetçi olanların başkalarının kötülüğünü isteyen kötü niyetli kimseler olduklarını görürüz.

İkinci önemli tehlikeye gelince, başkalarının Müslümanlığı hakkında değerlendirmelerde bulunanların kendilerini Allah’a yakın görmelerdir. Sanki Allah’ın has ve özel kuluymuş gibi başkaları hakkında konuşup durular. Dolayısıyla burada her şey bir yana kibir vardır, kendini beğenmişlik vardır. Sanki Allah onu kendisine yakın bir kul olarak kabul edip özel bir görev vermiş gibi başkaları hakkında hükümler verir. Dolayısıyla bu tavrın enaniyetten beslenen bir boyutu vardır.

İşin ilginç tarafı, başkalarını konuşup duranların kendi eksiklerini görmezlikten gelmeleridir. Çünkü başkalarının kusurlarından beslenirler. Bunlar çoğunlukla da bir şey başaramayan insanlardır. Bu nedenle de diğerlerinin kendilerinden öne geçmesini istemezler. Bir şey yapanları eleştirerek kendilerini tatmin etmeye çalışırlar. Oysa bir iş yapanın eksiklerinin olması kaçınılmazdır. Çünkü bir iş ortaya koymaktadır. Bir iş yapmazsanız, hatanız da olmaz. İş yapıyorsanız kusurunuz da olacaktır. Çünkü hatadan korunmuş tek varlık Allah’tır. Nitekim bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyip, peşinden tevbe eden kullar yaratırdı.”1 Ayrıca unutmamak gerekir ki, Rabb’imizin pek çok ayette bizden tevbe etmemizi istemesi hata ve yanlışların içine düşebileceğimizin delilidir.

Demek ki, başkalarının kusurlarına odaklanmamak gerekir. Tam tersine şöyle düşünmek gerekir: Bir insanın namaz kılmaması mı iyidir yoksa eksikleriyle beraber namaz kılması mı? Elbette namaz kılması iyidir. Çünkü kılmadığı zaman bir emri terk etmekte ve haram işlemektedir. Demek ki bu duruma şükretmeli ve sevinmeliyiz. Peki, namaz kılan bu insanın namazlarında eksiklikler varsa, kusurlarına mı odaklanmalıyız? Elbette hayır; çünkü o Allah’a görevini ifa ediyor yani bir iş yapıyor. Dolayısıyla edasında hatalar olabilir. Şimdi biz onun kusurlarına odaklanarak bunları dilimize dolayıp onu çekiştirip duramayız. Yapacağımız şey, kardeşimizi usulünce uyararak namazını daha güzel bir şekilde eda etmesini sağlamaktır. Biz bunu yapmayıp da o kardeşimizin kusurlarını dilimize dolayıp nefsimize keyif aldırmaya ve etrafımızdakilere küçük göstermeye çalışıyorsak haramın içine dalan biziz demektir. Kardeşimizin diğer işlerinde de aynı şeye dikkat etmek durumundayız.

Günümüz Müslümanların kulluklarının en eksik kalan yanlarından birisi işte budur. Yani kendilerini bırakıp başkalarını hayatlarının merkezine almaları, başkalarına göre yaşamaları ve herkesi çekiştirmeleridir. Gerçi bizi bu hale getiren o kadar çok kötülük vardır ki?! Seyrettiğimiz filmler ve diziler tamamen dedikodu, onun bunun kuyusunu kazmakla ilgilidir. Dolayısıyla ekranda gördüklerimiz bazı şeyleri gözümüzde basitleştirmektedir. Hatta farkında olmadan haber bültenleri bile bizi olumsuz anlamda etkilemektedir. Açtığımız kanal kendi siyasî duruşuna göre başkalarının kusurlarını ortaya dökmekte ve bizi kendisine yandaş yapmaktadır. Bunun yanında maddiyat hırsı, dünyalık elde etme azgınlığı hepimizi etkisi altına aldığı için tevekkül ve yetinme duygusundan iyice uzaklaştık. Bu nedenle de başkalarının ne yapıp ettiklerini ve ne kazandıklarını takip edip duruyoruz. Bu bizi başkalarıyla bir yarışa soktuğu gibi etrafımızdaki insanları küçük görmeye, hatalarını aramaya ve kusurlarını büyütmeye sevk ediyor. Çünkü birilerinin fazla dünyalık elde etmesi veya bir alanda başarılı olması bizi mutlu etmeyip kedere sürüklüyor. Biz elde edemediysek başkalarının da elde edememesi gerektiğini düşünüyor ve onu kötülemeye koyuluyoruz. Oysa Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştu: “Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da seni derde uğratır.”2

İnsanın hayatını kendisi için değil de başkaları için yaşaması ne kadar kötüdür!? Etrafındaki insanları kendisine ölçü alması ve bir yarış içerisine girerek hep önde olmak veya başkalarının tökezlemesini, yanlışlar içine yuvarlanmasını istemek ne kadar acıdır!? Oysa Müslümanın gözetmesi ve kollaması gereken tek şey Rabb’inin rızasıdır. Hayatını ona göre yaşamasıdır. Kaldı ki, ona göre yaşadığında etrafındaki insanlarla olan ilişkileri de Allah’ın razı olacağı düzleme gelecektir. Lakin maddiyatın her şey olduğu günümüzde manevî tatmini, yetinmeyi, kalbimizi temiz tutmayı bir tarafa atarak sürekli bir koşturmaca içerisinde hep daha iyi imkânlara ve konumlara sahip olmayı, başkalarını geçmeyi hedefler olduk. Manevîyat adeta hayatımızdan çıkıp gitti. İbadetlerimiz bile şekilde kaldı. Namazın lezzetini tadamadan selam verip kalkıyoruz. Aklımıza Rabb’imizin huzurunda olduğumuz bir kez olsun doğru bir şekilde gelmiyor!!

Günümüz dindarlığı öyle bir hale geldi ki, bazı farzları yerine getirdiğimizde, zina ve faiz gibi haramlardan kaçındığımızda mükemmel bir kul olduğumuzu ve cenneti garantilediğimizi düşünüyoruz. Her birimiz yaşadığımız kulluktan son derece memnunuz. Allah’ın bizleri adeta mecburen cennete sokacağını düşünüyoruz. Rabb’imiz bizi cennete sokmaya mahkûmmuş gibi bir anlayış içerisindeyiz!

Pek çoğumuz, işlediğimiz bazı farzlar ve kaçındığımız bazı büyük haramlar nedeniyle kendimizi olmuş ve neredeyse ermiş görüyoruz. Bunların kulluğumuza yettiğini düşünüyoruz. Bu nedenle de kendimize bazı haramları işleme ve onları önemsiz işler gibi görme yetkisi veriyoruz. Çağımızın dindar hastalığının sonuçlarından birisi işte budur. Yeni bir günahkâr tipi ortaya çıkmıştır. Temel bazı farzları yerine getiren, bazı büyük haramlardan kaçınan ama bunun yanında Allah’ın yasakladığı pek çok yasağı çekinmeden işleyen ve kendi kulluğundan memnun olan bir Müslüman cinsi türedi!

Doğrusu, haramları işlemek ile bazı emirleri eda etmeyi birbirine o kadar uyumlu hale getiriyoruz ki, sanki dindarlık buymuş gibi düşünmeye başlıyoruz. Oysa bu kulluk Allah’ın istediği kulluk değil ki! Çünkü bizim dindarlığımız şekle indirgenmiş bir dindarlıktır. Yerine getirdiğimiz bazı emirleri hayatımızdan çıkaracak olsak neredeyse Müslüman olmayanlarla farklı bir tarafımız kalmaz. Çürümüşlük her yanımızı sarmış durumdadır.

En kötüsü, bu ikircikli halimizle Allah’ımızı memnun ettiğimizi düşünüyor olmamızdır! Yaşadığımız hâle kendimizi o kadar kaptırdık ve kabullendik ki, daha yapılacak bir şey yok diye düşünüyoruz. Oysa her şeyi gören ve bizlerin içini adeta okuyan yaratıcımız kime kulluk yaptığımızı, ibadetlerimizi yerine getirirken onunla ne kadar irtibata geçtiğimizi ve kulluğumuzun hayatımızı ne kadar ıslah ettiğini çok iyi bilmektedir. Bu nedenle de yaşadığımız çağın Müslümanlarının dünya sınavını doğru verdiklerini söylememiz son derece güçtür. Dindarlık zahirde vardır ve kalbe inmemiştir. Dünyevî ihtiraslar her yanımızı kaplamış, Allah için gözyaşı dökmemiz zorlaşmıştır. Hayatımızın manevî boyutu neredeyse dibe vurmuştur. Bu nedenle de ibadetlerimizi yerine getirdikten sonra gönlümüzde derinlemesine bir mutluluk hissedemiyoruz.

Nefsimize konduramadığımız ölümle yüzleştiğimizde her şey çok geç olacak. Asıl olan insanın silkinerek kendisine gelmesi ve gelecek günlerinin geçmiştekiler gibi çok hızlı geçeceğini düşünerek ebedî ahiret yurduna hazırlık yapmasıdır. Günümüz Müslümanı bunu ne kadar başarıyor derseniz, cevabım hiç birimizi memnun etmeyecektir. Allah hepimizi ıslah etsin!

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    Muslim.
2.    Tirmizî.

Sayfayı Paylaş