KERBELÂ

Somuncu Baba

"Kaynaklarımızda Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehit edilmesi öncesinde onun ve maiyetindekilerin susuz bırakılması hususu¸ Hz. Hüseyin (r.a.)'in suya ulaşmaya çalıştığı¸ özellikle Fırat Nehri'ne ulaşmaya gayret ettiği ve Kûfe ordusunun da onların suyla bağlantısını kestiği şeklinde anlatılmaktadır."

Bugün Irak Devleti sınırları içerisinde bulunan ve ülkenin başkenti Bağdat'ın 100 km güney batısında¸ tarihî şehir Kûfe'ye ise takriben 70 km mesafede yer alan önemli bir şehir[1] olan Kerbelâ¸[2] Necef¸ Kâzımiyye¸ Sâmerrâ gibi Şiîlerce önemli addedilen "atebât-ı âliye" veya "atebât-ı mukaddese" olarak anılan mekânlardan birisidir.[3]


Malum olduğu üzere Kerbelâ'nın önemi Hz. Hüseyin (r.a.)'in ve maiyyetindekilerin 10 Muharrem 61/10 Ekim 680'de burada katledilmesinden kaynaklanmaktadır.[4] Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekilerin cenazelerinin gömüldüğü Hâir[5] mevkii kısa bir zaman sonra bir ziyaret mahalline dönüşmüştür.


Geçmişte olduğu gibi bugün de Hz. Hüseyin (r.a.)'in Kerbelâ'daki türbesi¸ İslâm dünyasının büyük ziyaret yerlerindendir.[6] Özellikle Zeynu'l-‘Âbidîn¸ İmam Bâkır ve Câfer es-Sâdık'dan gelen rivayetlerde Kerbelâ toprağının faziletine dikkat çekilmiş ve de Hz. Hüseyin (r.a.)'in kabrini ziyaret edenin bağışlanacağı vurgulanmıştır.[7] Zamanla Kerbelâ'nın kudsiyetiyle ilgili bu anlayış aşırı boyutlara ulaşmıştır. Öyle ki Kerbelâ'yı ziyaret¸ hac gibi algılanmış ve değerlendirilmiştir.[8]


İşte bu yazımızda Kerbelâ isminin kökenleri¸ Kerbelâ coğrafyası ve burada bulunan Hz. Hüseyin (r.a.)'in mezarı hakkında kaynaklarımızın bize vermiş olduğu bilgiler ışığında durmak istiyoruz.


 


Kerbelâ İsminin Kökeni Üzerine


 


Kerbelâ isminin kökeni ile ilgili birçok görüş ileri sürülmüşse de kesin bir sonuca ulaşılamamıştır. Buna göre ilk görüş Akkadca ve Asûrice sivri külah anlamına gelen Karballatu kelimesinin[9] Orta İbranice ve Ârâmice'de Karbelâ şekline dönüştüğü üzerinedir. İkincisi Arapça "Bâbil Çevresi" anlamına gelen Kuver Bâbil'den geldiği ile ilgilidir.[10] Üçüncü görüş ise Yâkut el-Hamevî'de zikredildiği üzere "ayakların yere yumuşak basması¸ ayakların yumuşak zemine basması¸ çamurda yürümek" ve "buğdayı ayıklamak ve temizlemek" anlamlarına gelen kerbele kökünden geldiği hakkındadır. Ayrıca Feyrûzâbâdî¸ sonunda h harfi olmaksızın Kerbel kelimesinin ise kırmızı parlak çiçek açan bir bitki olduğunu belirtmektedir.[11]


 


Kerbelâ Coğrafyası


Kerbelâ mevkiinin¸ Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehit edilmesinden önce İslâm tarihi ve kültürü bakımından pek fazla ehemmiyeti haiz olmadığı anlaşılmaktadır. Kerbelâ arazisi düz olup¸ burada dağlık bir alan bulunmuyordu.[12] Bugün Hz. Hüseyin (r.a.) ve Hz. Abbâs'ın meşhetlerinin kuzeyindeki ağaçlık alanın ise XIX. yüzyıl sonrasında özellikle Hüseyin Nehri çevresinde oluşturulmuştur.


İslâm tarihinde Kerbelâ ismiyle ilgili ilk bilgilere Hâlid b. Velid'in bir sefer dönüşüyle alakalı olarak rastlanılmaktadır. Onun 12/634 yılında ordusuyla Hîre'nin fethinden sonra Kerbelâ'ya geldiği ve burada konakladığı nakledilmektedir.[13] Bu rivayetten Kerbelâ'nın bir konak yeri olduğu anlaşılmaktadır. Zira başka bir rivayet de bunu destekler mahiyettedir. Hz. Ali'nin de Enbâr[14] yahut Sıffîn'den[15] dönerken Kerbelâ'da bir ara konakladığı ve susuzluk endişesiyle burada bir kuyu açtırdığı belirtilmektedir.[16] Hz. Ali¸ Kûfe'ye su ihtiyacının da kolay temin edilebileceği nehir boyundan gitmek yerine –ki böylece dönüş mesafesi hayli uzayacaktır- çölden¸ -yani Kerbelâ üzerinden- kestirme geçerek kısa sürede ulaşmayı planlamış olmalıdır.


Buna göre nehir kıyısından gidilmediğine göre Hâlid b. Velid'in konakladığı yerde onun da konaklamış olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekiler Kerbelâ'da konakladıklarında Hz. Hüseyin (r.a.) bu mevkii hatırlamıştır. Nitekim babasıyla Sıffîn'den dönerken burada konakladıklarını belirtmesinden onun aynı yerde konaklandığı ortaya çıkmaktadır.[17] Hâlbuki kaynaklarımızda Hz. Hüseyin (r.a.)'in öldürülmesi öncesinde onun ve maiyetindekilerin susuz bırakılması hususu¸ Hz. Hüseyin (r.a.)'in suya ulaşmaya çalıştığı¸ özellikle Fırat Nehri'ne ulaşmaya gayret ettiği ve Kûfe ordusunun da onların suyla bağlantısını kestiği şeklinde anlatılmaktadır.[18] Ne var ki Kerbelâ'nın yakınlarında ne Fırat Nehri geçmekte ne de ona ait bir kol bulunmaktadır. Bugün Hüseyin Nehri denilen ve Kerbelâ'yı resmeden kitap ve başka eserlerde gösterilmeye çalışılan nehir ise müteakip devirlerde açılmış bir kanal olup çatışma mahallinden -ki en azından şehitlerin mezarlarından- hayli uzakta kalmaktadır.


Kerbelâ'nın konak yeri olduğunu ve Hz. Ali (r.a.)'nin de buraya bir kuyu açtırdığı yukarıda ifade edilmişti. Kaynaklarımızda Hz. Hüseyin (r.a.)'in de artan su ihtiyacını karşılayabilmek için bir kuyu kazdırdığı¸ fakat buradan su çıkmadığı belirtilmektedir.[19] Bunun üzerine Hz. Hüseyin (r.a.)'in¸ baba bir kardeşi Abbâs b. Ali'yi[20] su temini için görevlendirdiği zikredilmektedir.[21] Dineverî¸ Abbâs'ın 30 atlı ve 20 yaya ile ellerinde su kırbalarıyla bir su kaynağına gittiğinden bahsetmektedir.[22] Kûfe ordusundan ‘Amr b. el-Haccâc komutasında bir grup¸ bunların su almalarına mani olmaya çalışmışsa da engel olamamışlardır. Abbâs ve adamları¸ kırbalarını suyla doldurup Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekilerin olduğu yere dönmüşlerdir.[23] Ebû Mihnef¸ Abbâs ve adamlarının Fırat suyuna ulaşmalarının ‘Ubeydullah b. Ziyâd'ın adamları tarafından engellendikten sonra onların bir su kaynağı bulduklarını ve de sularını böylece temin ettiklerini söylemektedir.[24] Böylece Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekilerin içme suyu ihtiyaçlarını Fırat Nehri'nden değil de bir su kaynağından karşıladıkları anlaşılacaktır.


Hz. Hüseyin (r.a.) kamp yerinde çadırların birbirlerine yakın kurulmasını ve de çadırların arkasına bir hendek kazılmasını emrettiği rivayet edilmektedir. Bu hendeğin içine de etraftan toplanan kamış ve odunlar konulmuş ve arkadan saldırı esnasında da burası ateşe verilmiştir.[25] Hendeği ateşe verecek kadar çevreden çalı çırpının toplanmasından¸ kuşatmacıların Hz. Hüseyin (r.a.) ve beraberindekileri oldukça uzaktan takip ettikleri sonucuna varılabilir. Ayrıca kamp kurulan yerin çevresinde hendeğin üstünü kapatacak ve düşmanın geçişini engelleyecek kadar ateşin oluşturulmasını sağlayacak miktarda çalı çırpının olduğu anlaşılmaktadır.


Dolayısıyla yukarıda zikrettiklerimizi özetleyecek olursak Kerbelâ'nın çölde bir konak yeri olduğu¸ yakınında nehir bulunmasa da burada içme suyunun karşılanabilmesi için de bir su kaynağının olduğu¸ açılan hendeği doldurabilecek kadar da etrafta çalı çırpının bulunduğu görülmektedir.


 


Hz. Hüseyin (r.a.)'in Mezarı


Kerbelâ şehri¸ şehitlerin mezarları çevresinde şekillendiği için öncelikle Kerbelâ hadisesiyle birlikte şehitlerin cenazelerine yapılan bir kısım uygulamalar ve cenazelerin nereye defnedildiği hususlarına burada değinmemiz gerekmektedir. Hz. Hüseyin (r.a.) ve taraftarlarından 72 kişinin Kerbelâ'da şehit edilmesi sonrasında¸ cesetlerinin hepsinin başlarının kesilerek gövdelerinden ayrıldığı ifade edilmektedir.[26] Ayrıca Ömer b. Sa'd'ın emriyle on kişinin Hz. Hüseyin (r.a.)'in kıyafetlerini soyup¸[27] atlarıyla çiğneyerek cesedini parçaladıkları kaynaklarca zikredilmektedir.[28] Dineverî öldürülenlerin başlarının kesildiğini ve çatışmaya katılan kabilelerin ne kadar kesik baş götürdüklerini beyan ederken Hz. Hüseyin (r.a.)'in cesedine yukarıda zikredilen türden bir işlemin yapıldığından bahsetmemektedir.[29] Kanaatimizce bu husus bu rivayetlerin Emevîleri kötülemek maksadıyla müteakiben uydurulmuş olma ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Zira daha sonra İbnü'l-Hanefiyye adına hareket ettiğini söyleyen Muhtar es-Sekafî isimli şahsın Kûfe'yi ele geçirmesi sonrasında Hz. Hüseyin (r.a.)'in katillerinin öldürülmesinde uyguladığı muhtelif cezalandırma şekilleri içerisinde böyle bir cezalandırma şeklinin bulunmaması da dikkat çekicidir. [30]


Kaynaklarımıza göre Ömer b. Sa'd ve askerleri Kerbelâ'da iki gün daha kalmışlar ve kendi askerlerinin cenaze namazlarını kıldıktan sonra defnedip savaş meydanını terk etmişlerdir.[31] Hz. Hüseyin (r.a.) ve maiyetindekilerin cenazeleri ise onların ayrılması üzerine bölgede oturan Benî Esed Kabilesi mensuplarından el-Ğadiriyye[32] köylüleri tarafından defnedilmiştir.[33] Bu durumda köylüler¸ kimliklerini bilmedikleri insanların cesetlerini -ki artık bu cesetlerin başları da yoktur- gömmüşlerdir. Ayrıca bu mezarlar içerisinde müteakiben Hz. Hüseyin (r.a.)'in mezarının tespiti de hayli güç olacaktır. O halde bugün bildiğimiz türbenin yeri bütün burada yatan ölüleri içine almaktadır ve de bütün şehitleri kapsamaktadır.


Ömer'in ‘Ubeydullah b. Ziyâd'a gönderdiği Hz. Hüseyin (r.a.)'in kesik başı ise Kûfe'de bir süre bekletildikten ve de teşhir edildikten sonra onun tarafından Halife Yezîd'e gönderilmiştir. Yezîd de müteakiben başı kendi haremindeki kadınlara verdirmiştir. Hz. Hüseyin (r.a.)'in kesik başının akibeti hususunda kaynaklarımızda muhtelif bilgiler zikredilmektedir. Bir rivayete göre Hz. Hüseyin (r.a.)'in başı Halife Yezid'in kızı ‘Âtike tarafından yıkatılıp¸ güzel kokular sürüldükten sonra Dımeşk'te sarayın bir duvarına ya da başka bir yere defnedilmiştir.[34] Bir başka rivayette ise başın¸ Hz. Hüseyin (r.a.)'in hayatta kalan yakınlarıyla birlikte Medine'ye gönderildiği ve burada Yezîd'in emriyle Medine Valisi ‘Amr b. Sa'îd tarafından kefenlettirilip¸ Bakî' Mezarlığı'nda annesi Fâtıma'nın kabrinin yanına defnettirildiği nakledilmektedir.[35] Bunların dışında kesik başın Hz. Hüseyin (r.a.)'in kız kardeşi ve oğluna iade edildiği ve bedenle birlikte Kerbelâ'da toprağa verildiği de kayıtlıdır.[36]


Kerbelâ'da vukû bulan çatışma¸ tarihte en kısa süren olaylardan birisi olup başlamasıyla bitmesi sadece yarım gündür. Ancak bu olay tarihte en çok yankı uyandıran ve etkisi günümüze kadar gelen bir olaydır. Müslümanların kalplerinde kapanmaz bir yara açarak onları derinden sarsmıştır.


Hz. Hüseyin (r.a.)'in şehit edilmesiyle ilgili rivayetler bize geldikleri en eski şekilleri altında bir miktar(!) trajik hale sokularak romanlaştırılmıştır. Hz. Hüseyin (r.a.)'in maruz kaldığı bu fecî akıbet sonrasında Hz. Ali (r.a.) taraftarları saflarını sıklaştırarak¸ zihinlerdeki Şiilik fikrini geliştirdiler ve önceleri nazarî bir siyasî görüş durumunda olan Şiîlik¸ ilerleyen zamanlarda bir akide halini almıştır.[37]


 






[1] E. Honigmann¸ "Karbalâ"¸ EI2¸ Leiden 1978¸ IV¸ 637; Mustafa Öz¸ "Kerbelâ"¸ DİA¸ Ankara 2002¸ XXV¸ 271.



[2] http://www.sher-e-rabbani.com/reserachdetails.php?id=4¸ (8 Mayıs 2010). Guy Le Strange¸ Kerbelâ'nın Kûfe'nin sekiz fersah kuzey batısında yer aldığını ifade etmektedir. Buldânu'l-Hilâfetî'ş-Şarkiyye¸ (Arapçaya çev. Beşir Fernoslin-Corcis Avvâd)¸ Bağdat 1954¸ s. 105. Bir fersah 3 mil¸ bir mil 3000 Hâşimî zira''ı idi. Haşimî arşını için ortak değer 66¸ 5 cm dir. Walter Hinz¸ İslâm'da Ölçü Sistemleri¸ (Çev. Acar Sevim)¸ İstanbul 1990¸ s. 71.



[3] H. Algar¸ "'Atabât"¸ EI2¸ Leiden 1980¸ Supplement I-II¸ 94; Avni İlhan¸ "Atebât"¸ DİA¸ İstanbul 1991¸ IV¸ 49.



[4] Yâkût kitabında Kerbelâ'nın dışında et-Taff denilen bir yerden bahsetmekte ve Hz. Hüseyin'in burada öldürüldüğünü zikretmektedir. Ayrıca Yâkût et-Taff'da birkaç tane su kaynağının olduğunu da belirtmektedir. Bkz. Şihâbuddin Ebû Abdullah¸ Yâkût el-Hamevî¸ (626/1228)¸ Mu'cemü'l-Büldân¸ (Thk. Ferîd Abdülaziz el-Cündî)¸ Beyrut 1990¸ 40-41. Ayrıca bkz. Ahmet Turan Yüksel¸ İhtirastan İktidar¸ Kerbel⸠Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi¸ Konya 2001¸ s. 89.



[5] Hâyir veya Hâir mevkii için bkz. Yâkût el-Hamevî¸ Mu'cemü'l-Büldân¸ II¸ 241.



[6] Ira M. Lapidus¸ İslâm Toplumları Tarihi I¸ İstanbul 2002¸ s. 105.



[7] es-Seyyid İbrahim el-Mûsevî ez-Zencânî¸ Cevle fî Emâkini'l-Mukaddese¸ Beyrut 1985¸ s. 79-81; Mustafa Öz¸ agm¸ XXV¸ 271. İmam Bâkır'dan gelen rivayetlerden birinde "Allâh'ın Kerbelâ toprağını Kâbe'yi yaratmadan 24 bin yıl önce yarattığı" ifade edilmektedir. Bkz. Cevle¸ s. 80.



[8] Mustafa Öz¸ agm¸ XXV¸ 271.



[9] E. Honigmann¸ bir çeşit başlık olduğunu ifade etmektedir. Bkz. "Kerbalâ"¸ VI¸ 580.



[10] Mustafa Öz¸ "Kerbelâ"¸ DİA¸ XXV¸ 271.



[11] Yâkût el-Hamevî¸ Mu'cemu'l-Buldân¸ Beyrut trz¸ IV¸ 505; bkz. Mecdüdîn Muhammed b. Yâkûb el-Feyrûzâbâdî¸ (817/1414)¸ Kâmûsu'l-Muhît¸ Beyrut 1986¸ s. 1360; Mustafa Öz¸ "Kerbelâ"¸ XXV¸ 271.



[12] Cengiz Eroğlu-Mutar Babuçoğlu-Orhan Özdil¸ Osmanlı Vilayet Salnamelerinde Bağdat¸ Ankara 2006¸ s. 110; Şemseddin Sâmî¸ Kâmûsu'l-A'lâm¸ İstanbul 1314/1896¸ V¸ 3833.



[13] et-Taberî¸ Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr¸ (310/932)¸ Tarihu't-Taberî¸ (Thk. Muhammed Ebû'l-Fazl İbrahim)¸ Kahire trz¸ III¸ 373; Yâkût el-Hamevî¸ Mu'cemu'l-Buldân¸ IV¸ 505. Bkz. E. Honigmann¸ "Karbalâ'"¸ 2¸ Leiden 1978¸ IV¸ 637.



[14] Yâkût¸ Enbâr'ın Belh yakınlarında bulunduğunu ve de Merverûz şehrinden de daha büyük olduğunu zikretmektedir. Ayrıca burasının suyu¸ asmaları ve bahçelerinin bol olduğunu da nakletmektedir. Mu'cem¸ I¸ 305. Ne var ki burası Belh yakınlarında ya da Merverûz'a yakın bir yer değildir. Burası Irak topraklarında bulunmaktadır.



[15] Rakka ile Bâlis arasında Rakka'ya yakın Fırat Nehri'nin batı yakasında yer alan bir mevki. Hz. Ali ile Muâviye'nin Safer 37/Temmuz 658 yılında burada savaştılar. Yâkût¸ Mu'cem¸ III¸ 471.



[16] Hatîb el-Bağdâdî¸ Ebû Bekir Ahmed b. Ali¸ (463/1071)¸ Tarihu Bağdat ev Medînetü's-Selâm¸ Beyrut trs¸ XII¸ 305-306. Rivayet edildiğine göre Enbâr'dan Kûfe'ye gelinirken yolda Fırat Nehri'nden su ihtiyaçları karşılanmış ve müteakiben de sahraya girilmiştir. Nehirden almış oldukları su yeterli olmamış olacak ki insanlar bir müddet sonra Hz. Ali'ye sularının yeterli olmayacağından endişelerini dile getirmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Ali "Allâh sizleri sulayacaktır" demiş ve daha sonra da bir kuyu kazılmış ve buraya konaklanmıştır. Tarih¸ XII¸ 305.



[17] ed-Dineverî¸ Ebû Hanife Ahmed b. Dâvûd¸ (282/888)¸ Ahbâru't-Tıvâl¸ (Thk. Ömer Farûk et-Tabbâ')¸ Beyrut trz.¸ s. 232.



[18] et-Taberî¸ Ebû Ca'fer Muhammed b. Cerîr¸ (310/932)¸ İstişhâdu'l-Hüseyin¸ (Thk. Es-Seyyîd el-Cumeylî)¸ Beyrut 1988¸ s. 140. Ebû Mihnef¸ Abbâs ve adamlarının su almak için Fırat Nehri'ne gittiklerini¸ burada ‘Ubeydullah b. Ziyâd'ın adamlarının onlara engel olduklarını zikretmektedir. Ebû Mihnef¸ Lût b. Yahya¸ (150/767)¸ Maktelu'l-Hüseyin¸ Bağdat 1977¸ s. 52. Bkz. Hüseyin Algül¸ Kerbelâ Kanayan Bir Yara Gönül Sızlatan Bir Facia¸ İstanbul 2009¸ s. 126. Bu arada Ubeydullah b. Ziyâd'ın onların su temin edebilecekleri bir yerden uzak tutulması emri hatırlanmalıdır. Bkz. Dineverî¸ Ahbâr¸ 234. Ayrıca bkz. Adnan Demircan¸ İslâm Tarihinin İlk Asrında İktidar Mücadelesi¸ İstanbul 1996¸ s. 249; Hüseyin Algül¸ Kerbel⸠121. Ubeydullah b. Ziyâd¸ Deylemlilerin Rey şehrini işgal etmeleri üzerine Ömer b. Sa'd'ı buraya vali olarak tayin ederek bunlarla savaşmasını emrettiği bilinmektedir. Bkz. Demircan¸ İktidar Mücadelesi¸ 252. Anlaşıldığına göre Irak valiliğine bağlı olan bu yerde bir isyan vardı. Hz. Hüseyin'in Fırat nehrinin öteki tarafına ulaşması halinde bu durum Irak valisi için daha büyük bir tehlike yaratabilirdi ve de Hz. Hüseyin'i orada yakalayabilmesi zorlaşabilirdi. Bundan dolayı Ömer b. Sa'd¸ Hz. Hüseyin ve adamlarının Fırat nehrine ulaşmasını istememiş ve de böyle bir emir vermiş olabilir.



[19] Ebû Mihnef¸ Maktel¸ 52.



[20] es-Sekkâ olarak anılan Abbâs b. Ali hakkında geniş bilgi için bkz. Ethem Ruhi Fığlalı¸ "Abbâs b. Ali b. Ebû Tâlib"¸ DİA¸ İstanbul 1988¸ I¸ 21.



[21] Ebû Mihnef¸ 52.



[22] Dineverî¸ Ahbâr¸ 234. Ebû Mihnef Abbâs'ın yanındakilerin sayısını belirtmemektedir. Bkz. Maktel¸ 52.



[23] Dineverî¸ Ahbâr¸ 234. Ebû Mihnef de suyun nakledildiğinden bahsetmemektedir. Bkz. Maktel¸ 52-53; Adnan Demircan¸ İktidar Mücadelesi¸ 263.



[24] Ebû Mihnef¸ 52¸ 53.



[25] Ebû Mihnef¸ Maktel¸ 57; Dineverî¸ Ahbâr¸ 235.



[26] Dineverî¸ Ahbâr¸ 238.



[27] Ebû Mihnef¸ 88. Kaynaklarda Hz. Hüseyin'in kıyafetlerini ganimet olarak alan şahısların müteakiben bazı hastalıklara yakalandıkları belirtilmektedir. İbn A'sem¸ Ebû Muhammed Ahmed el-Kûfî¸ (314/926)¸ el-Futûh¸ Bayrut 1986¸ V-VI¸ 137; İbnü'l-Esîr¸ İzzeddîn Ebû'l-Hasan Ali b. Ebû'l-Kerem eş-Şeybânî¸ (630/1233)¸ el-Kâmil fî't-Tarîh¸ Beyrut 1989¸ II¸ 572-573. Demek ki Hz. Hüseyin'in öldürülmesine iştirak eden birçok kimse müteakiben hayatta kalmış olmalıdır.



[28] Belâzurî¸ Ensâb¸ III¸ 410; İbnü'l-Esîr¸ el-Kâmil¸ II¸ 573. Bkz. Ahmet Turan Yüksel¸ İhtirastan İktidara Kerbel⸠s. 91-92; Ünal Kılıç¸ Tartışmaların Odağındaki Halife Yezid b. Muaviye¸ İstanbul 2001¸ 168. Demircan¸ İbnü'l-Esîr'den naklen Hz. Hüseyin öldürüldüğünde cesedinin atlara çiğnetilmesini emrettiğini zikretmektedir. İktidar Mücadelesi¸ 267¸ 278.



[29] Dineverî¸ Ahbâr¸ 238. Başlarla ilgili olarak ayrıca bkz. Belâzurî¸ Ensâb¸ III¸ 412.



[30] İbn A'sem¸ Futûh¸ V-VI¸ 270. İlginçtir ki¸ katiller bulunurken birileri Havle b. Yezîd el-İsbahî'nin Hz. Hüseyin'in başını kestiğini söylemiş¸ bunun üzerine de Muhtâr'ın onun ellerinin kesilmesini müteakiben de cesedinin yakılmasını emretmiştir. (Bkz. Ebû Mihnef¸ Maktelü'l-Hüseyin¸ 88) Muhtâr'a getirilen bir diğer şahıs için ise Hz. Hüseyin'in yüzüğünü aldığı ifade edilmiş¸ müteakiben de o şahsın önce yüzüklü parmağı daha sonra da elleri ve ayakları kesilmiştir. Ömer b. Sa'd ve oğlu Hafs'ın öldürülmelerinde ise sadece başları kesilmiş başka bir işlem yapılmamıştır. İbn A'sem¸ Futûh¸ V-VI¸ 270-272. Eğer Hz. Hüseyin'in cesedi atlarla parçalatılmış olsaydı en azından kaynaklarda böyle bir cezalandırma şekli diğerlerinden daha önce zikredilirdi diye düşünüyoruz. Burada belirtilmesi gereken bir diğer husus ise birilerinin katillerin özelliklerini en ince ayrıntılarına kadar bilmeleridir. İspiyonculuk yapanlar bu kadar detayı bildiklerine göre kuvvetle muhtemel katillerin arasında yer almış olmalıdırlar. Ayrıca aslında böyle bir şey olmayıp müteakiben birilerinin uydurmaları olarak ele alınabileceği hususunun da gözden kaçırılmaması gerektiği düşünülmelidir.



[31] Dineverî¸ Ahbâru't-Tivâl¸ 239; İbnü'l-Esîr¸ el-Kâmil¸ II¸ 574.



[32] Kûfe yakınlarında Kerbelâ'ya yakın bir köy. Yâkût¸ Mu'cem¸ IV¸ 1990.



[33] Ebû Mihnef¸ Maktel¸ s. 89; Belâzurî¸ Ensâb¸ III¸ 411.



[34]Belâzurî¸ Ensâb¸ III¸ 411-416. Belâzurî'de el-Kelbî'den zikredilen başka bir rivayette ise Yezîd'in Hz. Hüseyin'in başını Medine'ye gönderdiği ve burada bir ağaca dikildiği¸ müteakiben de başın yeniden Dımeşk'e getirtilip orada sarayın (Kubbetu'l-Hadrâ) bir duvarına yakın bir yere defnedildiği ifade edilmektedir. Bkz. Ensâb¸ III¸ 419. Böylece bugün Şiilerin özellikle Dımeşk Emevî Camii'ne akın etmelerinin sebebi de anlaşılmış olacaktır.



[35] en-Nüveyrî¸ Şihâbuddîn Ahmed b. Abdulvahhâb¸ (733/1332)¸ Nihâyetü'l-Ereb fî Funûni'l-Edeb¸ (Thk. Ali Muhammed el-Becâvî)¸ Kahire 1929¸ XX¸ 480. Nüveyrî¸ Hz. Hüseyin'in başının nerede olduğuna dair kitabında bir başlık açmış ve başın nerede olduğuna dair rivayetleri zikrettikten sonra bunların tahlilini yapmıştır. Burada Hüseyin'in başının Yezîd'in hazinesinde olduğuna dair rivayetle başlayarak onun başının Dımeşk'teki Ferâdis Kapısı'nın yanına¸ Dımeşk Mescidine veyahut Yezid'in babası Muâviye'nin mezarına gömüldüğüne dair başka bir rivayeti zikrettikten sonra Ebû Muslim el-Horasânî'nin Dımeşk'ı işgali sonrasında başı Merv'e götürdüğünü nakletmiştir. Bunlardan başka başın¸ Askalân'da bulunduğunu ve Kâhire'ye nakledildiğine dair bir başka rivayete daha yer vermiştir. Nüveyrî¸ bu rivayetler içerisinde Hüseyin'in başının annesinin kabrinin yanında olabileceği rivayetin daha doğru olabileceğini belirtmektedir. Nihâyetü'l-Ereb¸ XX¸ 476-481. Belâzurî Medine valisi ‘Amr b. Saîd el-Eşdak'ın "Emîrü'l-Müminîn'in onun başını göndermemesini isterdim" dediğini rivayet etmektedir. Ensâb¸ III¸ 417-418.



[36] Philip K.¸ Hitti¸ Siyasi ve Kültürel İslâm Tarih¸ (Çev. Salih Tuğ)¸ İstanbul 1995¸ I¸ 303.



[37] Ünal Kılıç¸ Tartışmaların Odağındaki Halife Yezîd b. Muâviye¸ 288-292.

Sayfayı Paylaş