KALBİN MÂNEVÎ İLACI

KALBİN MÂNEVÎ İLACI

Hepimizin hayatında inişler ve çıkışlar olur. Yaşadığımız ömür çoğunlukla hayat mücâdelesi ile geçer. Bazen son derece mutlu olduğumuz anlar yaşarız. Çocuklarımızın başarıları, evlilikleri, torunlarımızın dünyaya gelmesi, uzun uğraşlar sonunda başımızı sokabileceğimiz bir daire alabilmemiz, yıllardır göremediğimiz ve hasretlerini çektiğimiz büyüklerimizle buluşmamız mutlu olduğumuz anlarımızdan birkaçıdır. Bunların yanında ömrümüz boyunca pek çok hüznü de yaşarız. Çocuğumuzu veya aile büyüklerimizi kaybederiz, işlerimiz bozulur, ciddi sağlık sorunları yaşarız, yavrularımızın istediğimiz gibi gitmeyen dinî yaşantıları bizleri üzer. Halkımızın o güzel ifadesiyle söyleyecek olursak, “yuvarlanarak gittiğimiz bir yaşam” sonrasında rabbimizin huzuruna doğru yola koyuluruz.

Nasıl geçtiğini anlamadığımız bir sür’atte geçip giden hayatımızın kayıt defterini nasıl doldurduğumuz çok önemlidir. Bunun ne şekilde doldurulacağı, ne tür hususların yazılacağı tamamen bize kalmıştır. İyi bir insan olursak, hasenâtımızın fazla olmasıyla rabbimizin bizleri cennetle mükâfatlandıracağını biliriz. Tersi olması halinde ise, yakıcı ve yaşadığımız hayata kahrettirici bir ateş bizleri bekleyecektir. Bu gerçeği bilmeyenimiz olmamasına rağmen söz konusu hakikati hayatımıza nasıl yansıttığımıza ölmeden önce bakmak durumundayız.

Şükür ile Aramızdaki Mesafe

Kendimize sormak durumundayız: Bizleri sevince boğan bir nimet elde ettiğimizde veya mutlu olmamızı gerektirecek önemli bir hadise gerçekleştiğinde Rabb’imize şükrümüzü ifa ediyor muyuz? Yoksa usulen “Allah’ım sana hamd olsun, şükürler olsun.” demekle mi yetiniyoruz? Eğer şükrümüzü yüreğimizde hissedebiliyorsak bu çok güzeldir. Hatta şükrümüzü göstermek için iki rekât namaz kılmak veya şükür secdesi yapmak ziyadesiyle güzel olur. O takdirde mutluluğumuzu rabbimize gerçekten arz etmiş oluruz. Nitekim Allah Rasûlü de böyle yapardı. Müslümanlara kan kusturan Ebu Cehil’in öldürülme haberini alınca iki rekât namaz kılmıştı.1 Keza çok istediği bir işin halledilmesinin2, Yemenlilerin İslâm’ı kabul ettiğini öğrenmesinin ardından3 secdeye kapanmıştı. Dolayısıyla şükran ifademizi sözün de ötesine geçerek fiili olarak ortaya koymak güzel olur. Esasında sadece namaz ve secdeyle yetinmemek daha hoş olur. Mutluluğumuza başkalarını ortak etmek için tasaddukta bulunmak ve imkânımız varsa nâfile kurban kesmek şükrü taçlandırır. Nitekim akîka kurbanı böylesi bir şükrün ifadesidir. Çünkü elde ettiğimiz nimetin bize ulaşmasında tek kudret sahibi olan Allah’tır. Hamdimizi en güzel şekilde sunmamızı mutlak olarak hak etmekte ve hamdimizi sunmamız sonuçları itibarıyla bize sevap olarak geri dönmektedir. Ayrıca rabbimiz ile bağımızı koparmadığımız için de mutlu oluyoruz.

Zor Anlarda Allah’a Sığınmak

Sevinçlerimizde Rabb’imizi hatırlamamız gerektiği gibi üzüntülerimizde de aynı şey gereklidir. Çünkü yaratıcımız sadece mutluluk anında değil her zaman anılmak durumundadır. Kaldı ki, mutluluğa erişmemize yüce kudretiyle imkân veren o olduğuna göre, bir sınav yurdu olan dünyada karşılaşmış olduğumuz probleme duçar olmamız yine onun yüce kudretiyle gerçekleşmektedir. “O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez.”4Göklerin, yerin ve arasındakilerin hükümranlığı Allah’ındır, dilediğini yaratır. Allah her şeye kâdirdir.”5 Dolayısıyla Rabb’imize hem mutluluk hem de dert anında iltica etmek gerekmektedir. Yüce Allah içinde bulunduğumuz bu sınavı Kur’an’ında pek çok yerde bizlere hatırlatmaktadır. Bir yerde şöyle buyurur: “Muhakkak ki biz sizi korkuyla, açlıkla ve mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. O sabredenleri müjdele! Onlar ki, başlarına bir musîbet geldiği zaman: ‘Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz’ derler.”6 Bunun yanında musîbetler karşısında sabrı tavsiye eden pek çok hadis bulunmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaptığı gibi oğlu İbrahim’i kabre koyarken gözyaşı dökmek, ama aynı zamanda rabbin takdirine boyun eğmek mahâretli bir yiğitliktir. İnsan gerçek anlamda Allah’ı rab olarak kalbine benimsettiği ve inandırdığı zaman her türlü sıkıntı karşısında imanî değerlerden taviz vermez. Mutluluk gibi musîbetin de onun kudret eliyle gerçekleştiğini bilir. İnsan olması hasebiyle üzüntüye kapılsa bile mâbûduna olan sevgi ve bağlılığından bir şey eksilmez. İyi bir mü’min ile onun gibi olmayan arasındaki fark, başa bir sıkıntı geldiği anda belli olur.

Gönlümüzün İlacı

Karşılaşılan sıkıntılar karşısında kalbi Allah ile sâkinleştirmenin en güzel yolu şudur: Kendimize cevabını çok iyi bildiğimiz bir soruyu soralım: “Allah benim bu sıkıntımdan haberdar mı, o her şeyi görüyor mu?” Bu soruya vereceğimiz cevap “Elbette haberdar ve görüyor.” olacaktır. Sonra ikinci soruyu soralım: “Benim içinde bulunduğum bu durumu görüyor mu?” Cevabımız yine “Elbette.” olacaktır. Ardından kendimize son soruyu soralım: “O her şeyi görüp biliyorsa, O’nun kudreti altında cereyan eden tüm bu şeyler karşısında başkaldırı niye? Ayrıca ben âhiret öncesi bir sınavda değil miyim?”

Maddî açıdan veya hastalık türü bir sıkıntımız olduğunda bunu aşmak için elbette uğraşacağız, ancak bu bizi isyana sürüklememelidir. Aynı şekilde ailemizden birinin vefatı karşısında olanı kabullenmek durumundayız. Çünkü başkaldırı hiç bir şeyi değiştirmez, bilakis kalbi Allah’tan uzaklaştırır. Öyleyse, gerekli tedbirleri aldıktan sonra olacak olanın önüne geçilemediğine göre, teslimiyetin devreye girmesi gerekmektedir. İnsan bunu başaramazsa karşılaştığı sıkıntı hem rûhen hem bedenen çökmesine ve âhiretini kaybetmesine neden olabilir. O yüzden önce kalbimize teslîmiyeti öğretmek durumundayız ki, her hâlükârda huzurlu olalım. Üzüntülü olsak bile dirençli olalım.

Kendimizi Sınayalım

Kalbimizin imanımızla ne kadar barışık olduğunu, yaratıcımızla bağımızın ne kadar güçlü olduğunu ve her durumda onunla birlikte olup olmadığımızı anlamak için küçük bir test yapmamız mümkündür. Önce Kur’an’da geçen cennet âyetlerine bir bakalım. Bunları okuyunca oldukça keyif alıyoruz. Rabb’imiz biz mü’minlere türlü nimetler hazırlamış diyoruz. Ardından bir de azap âyetlerine bakalım. Bunları okuduğumuzda kalbimizde gerçekten bir ürperti ve titreme oluyor mu? Yoksa öylesine okuyup geçiyor muyuz? Eğer bir sızı belirmiyorsa, yüreğimizde bir problem var demektir. Sorun olduğu o kadar aşikârdır ki, camilerde hoca efendiler bizlere cehennemden ve oradaki azaptan bahsedip ilgili âyet ve hadisleri okuduklarında, sanki bir şey yokmuş gibi dinliyoruz. Va’zı dinleyip namazı eda ettikten sonra hayata kaldığımız yerden devam ediyoruz, hem de daha iyi bir mü’min olmak için adım atmadan.

Şu âyetleri bir okuyalım ve Rabb’imiz ne buyurmuş, bir bakalım: “Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem verici bir azap vardır.”7Rabb’ine suçlu olarak gelen bilsin ki, cehennem onun içindir. Orada ne ölür, ne yaşar.”8 Ya şu titreten ifadelere ne demeli: “Can yakıcı bir azap9, “alçaltıcı bir azap10, “kızgın içecek ve can yakıcı azap11, “boyunlarında halkalar ve zincirler12, “yakıtı insanlar ve taşlar olan ateş13, “kaynarken çıkardığı uğultu14, “demirden kamçılar15, “başlarının üstünden kaynar su dökülecektir16, “irinli su içirilecektir17, “alınları, böğürleri ve sırtları dağlanacaktır.18

Burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz başka âyetler ile cehennemde olup bitecekleri haber veren hadisleri okuyan veya dinleyen insanın yüreğinde bir sızı, yaşamında bir değişme olmuyorsa, kalpte çok önemli bir hastalık var demektir. Bu nasıl bir Müslümanlıktır ki, âyet ve hadisleri okuduğunda hayatını istikâmet yönüne çevirmek veya daha iyi bir mü’min olmak cihetinde içinde bir ateş yanmıyor? Demek ki kalp Allahu Teâlâ’nın murad ettiği bir şekilde ona iman etmemiş. Kalbi marazlı, huzursuz ve tedaviye muhtaç demektir. Başka bir ifadeyle, Allah ile huzura erme zorunluluğu vardır. Böyle olmasa, büyüklerin gözlerini yaşartan âyet ve hadisler karşısında yüreğinde bir ürperti oluşur ve yaşamının sonraki aşamasını daha iyi yapmak için çabalardı.

Kalbe Eğilmenin Zamanıdır

Anlaşılan o ki, kalbe yüklenmekten başka bir yol görünmüyor. Yüreğimizi Rabb’imizin istediği kıvama getirmek için çaba sarf etmek durumundayız. Bunun yolu ise farzlar yanında nâfilelerle hayatımızı süslemek ve zikrullâhı kalbimizin öncelikli işi haline getirmektir. Gönlümüz ne kadar rabbimize bağlı kalırsa, mâsivâ onu meşgul etmekte o kadar zorlanır. Kalp Allah ile huzura erdi mi, insan yaşadığı hayattan keyif alır. Sıkıntılara karşı daha dayanıklı olur. Sonuçta iyi bir mü’min olarak son demde gözlerini yumar. İnşallah böylesi kullardan oluruz.

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM

  1. İbn Mâce, 1381.
  2. İbn Mâce, 1382.
  3. İbnu’l-Esîr, Kâmil, 1/350.
  4. 6/En’âm, 59.
  5. 5/Mâide, 17.
  6. 2/Bakara, 155-6.
  7. 3/Âl-i İmrân, 188.
  8. 20/Tâhâ, 74.
  9. 22/Hac, 25.
  10. 45/Câsiye, 9.
  11. 6/En’âm, 70.
  12. 60/Mü’min, 71.
  13. 2/Bakara, 24.
  14. 67/Mülk, 7.
  15. 22/Hac 21.
  16. 22/Hac, 19.
  17. 14/İbrâhîm, 16.
  18. 9/Tevbe, 35.

Sayfayı Paylaş