KALBİ TEMİZLEMENİN ÖNEMİ

KALBİ TEMİZLEMENİN ÖNEMİ

Rasûlullah’ın tebliğ ettiği âyetlere ve mü’minlerden talep ettiklerine baktığımızda, öncelikle üç şeyin istendiğini görmekteyiz. Bunlar adeta Müslümanlığın yapı taşlarını oluşturmaktadır. Bu üç şey içinde istenen ilk husus, tevhîd inancına iman edilmesidir. Buna göre, Allahu Teâlâ tek Rab olarak kabul edilecek, O’na hiçbir şey ortak koşulmayacak, bunun yanında Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de son elçi olarak iman edilecek. İman aşamasının ardından, birbirinden ayrılmayan ikinci ve üçüncü hususlar gelir. Lakin bu ikisi birlikte hayata geçirilir, aralarında mesafe yoktur. Biri bitirildikten sonra diğerine geçilmez, her ikisi aynı anda tatbik edilir.

Bunlardan biri insanın Rabb’ine karşı olan görevleridir. Bunlar namaz, oruç ve benzeri ibadetlerdir. Dolayısıyla Müslümanlığın olmazsa olmaz ikinci zorunluluğu ibadetlerdir. Bunlarsız bir Müslümanlık aslâ düşünülemez. Talep edilen üçüncü görev de insanın çevresindekilerle olan ilişkilerinde ahlâkı temel almasıdır. Her kimle ilişkisi oluyorsa bunun ahlâk kurallarına göre olmasıdır. Bu ilişkinin temel prensibi “kendin için istemediğini başkası için istememektir.”

Demek oluyor ki, Müslümanlık ne sadece kelime-i şehâdetle tamam oluyor, ne de inandıktan sonra yalnızca ibadetlerle yetinmekle. Esas olan üç görevi de yerine getirmektir. Dolayısıyla bu üçten herhangi birisi eksik kalır veya hakkıyla yerine getirilmezse, bu durumda o insanın iyi bir Müslüman olduğunu söylemek kesinlikle mümkün değildir. Meselâ bir insan ibadetlere düşkün olabilir, bu çok güzel bir haslettir. Ancak bu Allah ile kendisi arasındadır. Kullara bakan yönü yoktur. Bu sebeple bizi esas ilgilendiren, diğer insanlarla ilişkisini nasıl yürüttüğüdür. Şâyet kullarla ilişkisi ahlâk zemininde devam etmiyorsa kulluğu eksik kalmış demektir.

Esasında kulun titizlendiği ibadetlerin, onun insanlarla ilişkisini düzeltmesi gerekir. Çünkü bir insan namaz kılıyor ve diğer ibadetleri yerine getirmek için de titiz davranıyorsa bunun dünyadaki hayatına yansıması beklenir. Çünkü o ibadetleri burada yerine getirdiğine göre yansımasının da burada görülmesi gerekir. Lakin bu görülmüyor da ibadetleri yapmasına rağmen insanlarla ilişkileri hiç de İslâm’ın istediği gibi değilse, bu durumda ibadetlerin şekilde kaldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü kalbe inmiş olsaydı diğer mü’minlerle ilişkileri güzel olurdu. Demek ki buradaki temel sorun, ibadetlere önem veren insanın, bunları Allah’ın ve Rasûl’ünün emirleri olarak yerine getirirken, ahlâkî emirlerin de yine Allah ve Rasûl’ünün buyrukları olduğunu görmezlikten gelmesidir. Oysa ikisi de yerine getirilmek açısından aynı seviyededirler. Biri diğerinden önemsiz değildir. Nitekim Kur’ân’da iman edip güzel işler yapanlar tam 52 kez zikredilmektedir. Bunun yanında şu ve benzeri âyetler imanın, ibadetin ve iyi işler yapmanın zorunluluğuna işaret etmektedir: “…Kim Rabb’ine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi iş yapsın ve Rabb’ine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.1, “İman edip yararlı iş yapanlara gelince, onlar cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar.”2

Bir kısım Müslümanların samimiyetsizliği işte bu noktada ortaya çıkmakta ve sanki Allah ile alay etmiş olmaktadırlar. Çünkü ibadetleri yerine getirirken kullarla olan ilişkilerde ahlâkı bir tarafa atarak esasında şunu demiş olmaktadırlar: “Ey Allah’ım! Senin ibadet emirlerini yerine getiririm, ama kulları kazıklamaya, onlara yalan söylemeye, hak yemeye, yalan konuşmaya devam ederim. Beni kabul edeceksen bu şekilde kabul et. İşine geliyorsa!?”

İbadetlere düşkün olmasına rağmen kullarla ahlâkî olmayan ilişkiler yürüten birine, “Sen bu yaşantınla bunu mu demek istiyorsun?” diye sorduğumuzda, cevabı “Hayır.” olacaktır ama hali, yani yaşantısı kendisini yalanlamaktadır. Bu sebeple de ibadetlerinin gerçekte pek kıymeti yoktur. Nice ibadet sahibinin cehennemi dolduracak olmasının sebebi de budur. Demek ki, şeklî olarak ibadetleri yerine getirmek yetmiyor. Asıl olan ibadetin kalbe inmesi ve bunun hayata yansımasıdır. Bu yüzden de işe kalp temizliğinden başlamak gerekecektir. Çünkü içi fesatlık dolu bir yürekle, ne yapılan ibadetler ibadete dönüşür, ne de insan diğer insanlarla ilişkilerini ahlâkın gerektirdiği gibi düzenleyebilir.

Allah Rasûlü’nün kalbin arınması dediğimiz “mânevî temizlik” hususu üzerinde çok fazla durmasının sebebini, günümüz Müslümanlarını gördükten sonra çok daha iyi anlamaktayız. Şeklen ibadetler yerine getirilmekte ama İslâm’ın istemiş olduğu ahlâkî yaşantının emârelerini görmek neredeyse mümkün olmamaktadır. Öyleyse tevhîde inanmış olan bu insanların yapmaları gereken, öncelikle kalplerinin temizliğine eğilmeleridir. Yoksa gerçek anlamda sevaba ulaştırmayan ibadetlerinden bile âhirette hesaba çekilmeleri söz konusu olabilir. Çünkü ortada bir riyakârlık durumu söz konusudur. Şöyle ki, yaptığı ibadet hayatını dönüştürmemektedir. Bu durumda ibadeti yaptığı Allah’a karşı mürâîlik sergilemiş olmaktadır. Böyle olmamış olsaydı gündelik yaşamında da kendisine çeki düzen vermeye gayret ederdi.

Kur’ân’a baktığımızda insanlar arası ilişkileri düzenleyen ve bunların ahlâk temelli olmasından bahseden o kadar çok âyet vardır ki, bu aynı zamanda Allah’ın konuya verdiği önemi gösterir. Çünkü biz âhireti dünya üzerinden kazanacağız. Bu sebeple yaşadığımız hayatın Allah’ın murâd ettiği gibi olması gerekmektedir. Bundan ötürü, söz konusu emirleri ibadetlere dair emirlerden daha önemsiz, basit ve hesaba çekilmeyeceğimiz hususlar gibi görmemek icap eder. Şâyet buna dikkat etmezsek imanımızda sorun var demektir. Çünkü Allah’ın emirleri veya yasakları arasında ayırıma gitmek gerçekten iman etmiş bir Müslümanın yapacağı şey değildir.

Bütün bunlar bize göstermektedir ki, her şeyin merkezi kalptir. Asıl olan buranın güzel olmasıdır. Burası güzel olmadıktan sonra insanın görünürde yaptığı işler gönlüne inmiyor demektir. Çünkü kalpten beslenerek ortaya çıkmadığından dolayı samimiyetten yoksun olmaktadır. Lakin kalp güzelleştikten sonra insanın buradan beslenerek yapacağı her iş güzel olur ve de yapacağı her güzel işten müthiş keyif alır; yaptığı iyi şeyler ona yük olarak gelmez. İbadetinden de güzel konuşmasından da kul hakkına dikkat etmesinden de haramlardan kaçınmasından da büyük bir haz alır. Çünkü kalbi onu o şekilde yönlendirmektedir. İnsan sonuçta kalbinin esiri olduğundan, iyi kul olmayı gönlüne benimsetmiş olan kişi yaptığı her güzel eylemden mânevî lezzet alır. Bazı mü’minlerin ibadetlerindeki güzellik ile insanlarla olan ilişkilerinin harikalığının bizi etkilemesi bundan dolayıdır. Çünkü kulluk yanında ahlâk merkezli insanî ilişkileri gönlüne sâbitlemiştir. Velhâsıl kulluğu hem ibadet hem de insanlar açısından Allah’ın murâd ettiği gibi yaşamaktadır. Hiçbir şey kendisine ağır gelmemektedir. Tam tersine hayatının her diliminden ve her eyleminden mânevî lezzet almaktadır.

Esasında böylesi insanların ne kadar azaldığını hepimiz biliyoruz. Hatta az olduklarından dolayı onları gördüğümüzde kalbimiz çok farklı bir sıcaklık hisseder. Hayatlarına hâkim olmuş olan imanın güzelliği sebebiyle bizi kendilerine çekerler. Onlarla bir arada olmaktan keyif alırız. Çünkü ağızlarından tek kötü söz çıkmaz. Yanlarında sürekli Allah hatırlanır. Birlikteyken erdemli bir hayat yaşanır. Lakin burada dikkat etmemiz gereken çok önemli bir husus bulunmaktadır. O da şudur: “Onların gıpta ettiğimiz hayatları başarılamaz değildir.” Dolayısıyla çaba gösterilirse onlar gibi olma imkânı vardır. Bunun yolu da yazımızın başında dile getirdiğimiz üç temel görevi yerine hakkıyla yerine getirmekten geçmektedir. Demek oluyor ki, insanı güzelleştiren hasletler herkesin yapabileceği şeylerdir. Yapılabilecek olduklarından dolayı Allah istemektedir ve yine yapılabilecek olduklarından dolayı bazıları bunları hayatlarında çok güzel tatbik etmektedirler. Öyleyse Bakara Suresi’nin son âyetinde de belirtildiği üzere, Müslümanlardan kaldıramayacakları bir şey istenmemektedir: “Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar.”3

İnsan nefsinin zebûnu olup onun istediği bir hayatı sürmeye başladığında alışkanlıklarını terk etmesi elbette kolay olmaz. Başkalarının dedikodusunu yapmak, birilerinin mallarını gasp etmek, ticarette hilekârlık yapmak ve diğer haram yollardan cepteki para miktarını artırmak elbette nefsin hoşuna gider. Bunları bir tarafa atarak gerçek kulluğa dönmek ve herkesin hakkını-hukukunu gözeterek yaşamaya çalışmak azgınlaşan nefis için hiç de kolay değildir. Ancak ölmeden tövbe etmek gerekmektedir.

Esasından yaşadığımız kötü dönemde insanın nefsini Allah’ın istediği çizgiye kendi başına çekmesi oldukça meşakkatlidir. Bu sebeple fenâlıkların etrafımızı kuşattığı bir dönemde, sâlih örnek kişilere, iyi arkadaşlara ve güzel dostluklara çok ihtiyacımız vardır. Bu sebeple başta cami olmak üzere bir araya geldiğimizde bizlere sadece Allah’ı hatırlatacak olan mü’minlerle arkadaşlık yapmamız gerekiyor. Çünkü dinin yaşandığı ve hatırlandığı ortamlarda bulunmak insanı güzelleştirir. Bunlardan uzaklaşıldıkça fenâlıklar nefsi esir alır ve kötülükleri terk etmek zorlaşır. Âkıbet de kötü olur.

Dipnot

* Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1.    18/Kehf, 110.
2.    2/Bakara, 82.
3.    2/Bakara, 286.

Sayfayı Paylaş