EBÛ EYYÛB EL-ENSÂRÎ’Yİ (R.A.) ANARKEN

somuncubaba-199-10eyyupelensari

Bazı insanlar için gönlümüzde özel bir yer açarız. İsimlerini andığımızda yüreğimiz kıpraşır. Çünkü bizleri kendilerine bağlayan pek çok sebep vardır. Ve bu sebeplerin dünyayla, dünyalıkla ilgisi yoktur. Tamamen mânevî sebeplerden dolayı, o bizden haberdâr olmasa bile biz onu severiz. Nitekim hayatlarına yetişemediğimiz veya yetişsek bile görüşemediğimiz nice insanı isimleri anıldığında muhabbetle anarız. Fatih Sultan Mehmed, İmâm-ı Âzam, Yûnus Emre gibi isimleri saymaya başladığımızda gönlümüz açılır ve huzuru hissederiz. Gönlümüze taht kurmuş isimler o kadar fazladır ki, liste yapmaya kalksak oldukça vakit ayırmamız gerekir. Lakin bu listenin başında birinin olması gerekir. O da Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Allah Rasûlü’nü liste başı yaptığımızda tabîî olarak aklımıza başta Hz. Ebû Bekir olmak üzere diğer sahâbîler gelir.

Tüm sahâbîler içinde biri vardır ki, bizim misafirimiz olması sebebiyle gönlümüzde çok farklı bir yere sahiptir. Ev sahibine gereken, misafire saygı göstermesi ve onu üzmemesidir. Hamd olsun insanımız da bütün sahâbîlere olduğu gibi topraklarımızı mânevî açıdan bereketlendiren o güzel sahâbîye, yani Ebû Eyyûb el-Ensârî’ye de hak ettiği saygı ve ihtirâmı göstermektedir. Öyle ki kabrinin bulunduğu ilçe onun adıyla anılmaktadır. Hiç bir gün ziyaretçisi eksik olmamaktadır. Orada bir kenarda durarak gelen ziyaretçileri seyredecek olursanız, ne kadar farklı insanı kendisine cezbettiğini görürsünüz. Mü’minler şehre gelen misafiri görmek istercesine sürekli Eyüp’e akın ederler. Başka şehirlerden ve yurt dışından gelenler de az değildir. Bu yönüyle o, Müslümanların kaynaşmasına, îmânî duygularının artmasına, cami, cemaat ve namaz sevgilerinin pekişmesine aracılık etmektedir.

Allah’ın Rızâsını Tahsil Etmek

Onu ihtiyar yaşında İstanbul’un surlarının dibine kadar getiren şey ne idi? Maddiyat peşinde mi koşuyordu? Derdi ganîmet miydi? Şöhret miydi? Elbette bunlar ve benzeri basitlikler değildi. O sadece Allah’ın rızâsını tahsil etmek için İstanbullara kadar gelmişti. O dönem şartlarında bunun ne kadar külfetli ve çileli bir yolculuk olduğunu göz önüne getirecek olursak, ona karşı olan saygımız ve muhabbetimiz daha da artacaktır.

Bu mübarek sahâbîyi bizim gönlümüzde sultan yapan özelliği sadece İstanbul’a gelmesi değildi. Biz onu İslâm’ı ilk kabul eden Medîneli Ensar’dan biri olarak biliyoruz. İkinci Akabe Biatı’nda bulunmuş Allah Rasûlü’ne bağlılığını ifade etmişti. Mekke’den yerlerini yurtlarını bırakıp hicret eden sahâbîlerden Mus’ab bin Umeyr’in de himâyesini üstlenmişti. Onun Medîne’ye alışması, temel ihtiyaçlarının görülerek sıkıntı çekmemesi için çırpınmıştı. Allah Rasûlü ne kadar “büyük ufuk” sahibi bir insandı. Mekkeli her Muhâciri Medîneli bir Ensârî ile kardeş yapıyor, böylece onun Medîne’ye alışmasını kolaylaştırıyordu. Din kardeşliğinin hayata nasıl geçirileceğini fiilî olarak göstermiş oluyordu. Bizlerin Suriyeli veya diğer kardeşlerimize sahip çıkışımız gibi.

Onu bizim gönlümüzde sultan yapan o kadar çok sebep var ki, bunlardan birisi de Allah Rasûlü’ne ev sahipliği yapmasıydı. Son elçi Medîne’ye hicret edince herkes onu kendi evinde ağırlamak ister. Hz. Peygamber (s.a.v.) ise kimseyi gücendirmemek için devesinin çökeceği yere en yakın eve misafir olacağını söyler. Devesi önce bir yere çöker, lakin buradan hemen kalkıp biraz ileride tekrar çöker. Rasûlullah oraya en yakın olan ve dedesi Abdulmuttalib’in annesi tarafından kendisine yakınlığı da bulunan Ebû Eyyûb’un evine yerleşir. Mescide bitişik evi yapılıncaya kadar burada yedi ay süreyle misafir olur. İşte bu hizmetinden dolayı Ebû Eyyûb’a “Mihmandâr-ı Nebî” dendi. Görüldüğü üzere o kadar çok meziyeti bulunmaktadır ki, bir insan hayatını ancak bu kadar güzelleştirebilirdi.

Mihmandâr-ı Nebî’nin Hizmeti

Hz. Peygamber (s.a.v.), onun evinde kalmaya karar verince üst kata yerleşmesi teklif edilmiş, ancak Kutlu Peygamber (s.a.v.)’in işlerini rahat yürütmesi ve misafirlerini ağırlayabilmesi için alt kat tercih edilmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e ev sahipliği yaptığı dönemle ilgili olarak Ebû Eyyûb şunları anlatmaktadır: “Hanımımla beraber üst katta oturuyorken içi su dolu bir küp kırıldı. Hemen eşimle birlikte kadife kumaştan yapılmış yorganla dökülen suyu kuruladık. Bundan başka da yorganımız yoktu. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in üzerine su akmasın ve rahatsız olmasın diye böyle yaptık.”1

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in misafir olduğu bu ev, işlerini yürüttüğü bir büro, Müslümanlara dinlerini öğrettiği bir okula dönüştü. Allah Rasûlü fakir muhacirlere burada yemek verir, kendisine takdim edilen hediyeleri burada fakirlere dağıtırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.) buradan taşındıktan sonra da zaman zaman eski ev sahibine misafir olmayı sürdürmüştü. Böylece ona ne kadar yakınlık hissettiğini ve sevdiğini göstermiş oldu.

Ebû Eyyûb, Allah’ın elçisiyle birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke’nin fethi ve Huneyn başta olmak üzere bütün gazvelere katılmış bir sahâbîydi. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e öylesine bağlıydı ki, savaşlarda Allah Rasûlü’nün yanında bulunmaya çalışır ve onu düşmanlardan korumaya gayret ederdi. Sırf bu gayeyle kutlu elçinin çadırı önünde nöbet tuttuğu da olurdu. Onun Allah Rasûlü’ne bu derece bağlı olması bizi de ona bağlayan sebeplerin başında gelmektedir. Çünkü o samîmî bir insandı.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatından sonra da Hz. Ebû Bekir zamanındaki savaşlara katıldı. Hz. Ömer döneminde yapılan Suriye, Filistin ve Mısır Seferlerinde bulundu. Kıbrıs Seferi’nde bile vardı. Medîne isyancıların eline geçip Hz. Osman’ın namaz kıldırması engellenince herkes tarafından sevilen ve saygı duyulan biri olduğundan dolayı Hz. Ali’nin tavsiyesi ile bir müddet imamlık da yaptı. Nerede Allah adına bir faaliyet var ise o oradaydı. Hayatını tam anlamıyla Allah yoluna vakfetmişti. Her an şehid olmaya hazırdı. İşte bu yüzden, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.”âyetinde bahsedilen tehlikeyi cihada katılmayıp insanın bağıyla bahçesiyle meşgul olması olarak anlardı. Onu bütün savaşlara katılmaya sevk eden ve İstanbul önlerine kadar getiren sebeplerden biri işte bu ulvî gâye idi. Lakin İstanbul muhasarası devam ederken hastalandı ve Hicrî 49/Mîlâdî 669 yılında vefat etti. O gün bugündür İstanbul’u kucaklamaya devam ediyor.

Hatası Olanı Uyarmaktan Çekinmezdi

Haksızlıklara hiç tahammülü yoktu. Allah Rasûlü’nden öğrendiği bütün uygulama, değer ve ilkeleri olduğu gibi tatbik etme azmindeydi. Nitekim cihad için gittiği Mısır’da vâli olan sahâbî Ukbe bin Âmir’in akşam namazını geç kıldırdığını görünce onu uyarmıştı. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) namazı vakti girince kıldırıyordu. O böyle geciktirirse insanlara yanlış örnek olabilirdi.3

Hz. Peygamber (s.a.v.)’le çok uzun süre hem de yakınında bulunmasına rağmen ondan gelen hadislerin sayısı 150 civarındadır. Rakam oldukça azdır. Bunun temel sebebi hayatının cenk meydanlarında geçmiş olmasıdır.

Teberrük olması için onun naklettiği hadislerden birkaç tane sunmak istiyoruz:

  1. Bir gün Hâlid bin Velid’in oğlu Abdurrahman, muhârebe sırasında yakaladığı dört esirin katlini emreder. Dördünün de atılacak oklarla can vermesini ister. Ebû Eyyûb bunu haber alınca Abdurrahman’ı ikaz eder ve “Rasûl-i Ekrem’den, işkenceli ölümleri nehyettiğini duydum.” diyerek bundan sakındırır.4
  2. Bir adam Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelerek, “Yâ Rasûlallah, bana vecîz bir nasîhatte bulunur musunuz?” der. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) nasîhat isteyen o adama şöyle buyurur: ‘Namazını kıldığın zaman, sanki dünyaya vedâ ediyormuşsun gibi ol, yarın özür dileyeceğin bir sözü söyleme, insanların elindekinden ümidini kes.”5
  3. Kim Allah’a ibadet ederek, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayarak, namaz kılarak, zekâtı vererek, Ramazan orucunu tutarak, büyük günahlardan sakınarak Allah’a kavuşursa onun için cennet muhakkak vardır.” Hz. Peygamber (s.a.v.)’e sordular: “Büyük günahlar nelerdir?” Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle cevapladılar: “Allah’a şirk koşmak, Müslüman kişiyi öldürmek ve harpten kaçmak.”6
  4. Bir gün Mervan bin el-Hakem, onu Hz. Peygamber (s.a.v.)’in kabrine başını dayamış halde ağlarken görür. Yaptığının sünnete aykırı olduğunu söyler. Ebû Eyyûb ona şunu der: “Ben bu mezar taşına değil Rasûlullah’a geldim. Onun, ‘Din işlerini ehliyetli kimseler üstlendiği zaman kaygılanmayın; ancak ehil olmayanlar başa geçince ne kadar ağlasanız yeridir.’ dediğini duymuştum.”7
Dipnot

*Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. İstîâb, II/425; İsâbe, II/200.
2. 2/Bakara, 195.
3. Musned, 23534.
4. Musned, 23590.
5. Musned, 23498.
6. Musned, 23502.
7. Musned, 23585.

Sayfayı Paylaş