BAŞKALARININ HAKKINI ÖNEMSEMEK

Somuncu Baba

"Mü'min kişi¸ kulların hukukuna karşı
da son derece titizdir. Başkasının sahip
olduğuna kendisininmiş gibi saygılıdır.
Komşusunun veya iş arkadaşının nimetinin
elinden uçup gitmesine veya elindekine
bir zarar gelmesini arzulamaz. Emin kimse
olduğundan¸ başkaları onun mallarına zarar
vermeyeceğini bilirler."

Mü'minin hayatına yön veren îmânî kabulleri vardır. Allah ve Rasûlü'nün buyruklarını hayat düsturu edinir ve yaşamını ona göre düzenlemeye gayret eder. Çünkü ömrü sadece nefes alıp-verdiği süre ile kayıtlandırmaz¸ ölümünden sonraki ebedî yaşama hazır olmak ister. Bu sebeple günlerini tüketirken diğer haklar yanında iki hakkı çok önemser: Allah'ın hakkı ve kulların hakkı. Bunlara o kadar dikkat eder ki¸ bütün ömrünü bu iki hakka dikkat ederek yürütmeye çabalar. Çünkü ikisine ne kadar riâyet ederse¸ kulluk sınavını o derece başarmış olacaktır.


Bu yüzden Allah'ın kendisine yüklemiş olduğu sorumlulukları özenle yerine getirmeye gayret eder. Namazlarını ve diğer ibadetlerini aksatmamaya çabalar. Allah'ın gadabını çekecek fiilleri işlemekten titizlikle kaçınır. Kullar ne derse desin¸ önemsemez¸ harama bulaşmaktan uzak durur. Bunu yapabildiği oranda kendisini mutlu ve huzurlu hisseder. Nitekim dindar insanların¸ dünyanın sıkıntılarından diğer insanlara göre daha az etkilenmeleri ve sabır sahibi olmaları¸ gelen musibetlere çok fazla dayanıklı olmaları bu yüzdendir. Çünkü her ne çekerse karşılığını Rahman'dan alacağını bilir. Dertler onu isyana sürüklemez. Allah için her şeye katlanır. Bu ona yük gibi gelmez. Görevlerini yapar¸ başa gelenlere de sabreder.


Başkasının Hukukuna Saygı


Mü'min kişi¸ kulların hukukuna karşı da son derece titizdir. Başkasının sahip olduğuna kendisininmiş gibi saygılıdır. Komşusunun veya iş arkadaşının nimetinin elinden uçup gitmesine veya elindekine bir zarar gelmesini arzulamaz. Emin kimse olduğundan¸ başkaları onun mallarına zarar vermeyeceğini bilirler. Bunun yanında haklarına tecâvüz etmeyeceğinden de emindirler. Çünkü mü'min kıyâmet gününde Allah'ın kendisiyle ilgili hakları affedebileceğini ancak¸ kul hakkına karışmayacağını bilir. Kullar ise kıyâmette alacak peşinde koşacağından¸ kul hakkı dendi mi ürperir. Bu sebeple bundan çok korkar¸ Allah'ın huzuruna kul hakkını yüklenmiş olarak varmak onu titretir. Kaldı ki Rabb'i onu uyarmıştır: "Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin."[1]  Aynı şekilde Peygamber'i (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Üzerinde¸ kardeşinin bedenine yahut malına tecaâvüzden doğmuş bir hak bulunan kimse¸ altın ve gümüş bulunma­yacak kıyâmet gününden evvel¸ bugün dünyada mazlumdan o hakkı bağışlamasını istesin. Helalleşilmediği takdirde¸ zâlimin sâlih ameli bulunursa¸ ondan zâlimin zulmü miktarı alınır da mazlûma verilir. Eğer zâlimin iyilikleri bulunmazsa¸ mazlûmun günahlarından alınıp zâlim üzerine yükletilir.”[2]


Yine onun Peygamber'i (s.a.v.) ümmetine en son büyük seslenişini yaptığı vedâ haccında şöyle buyurmuştu: "Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün¸ bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay¸ bu şehriniz Mekke nasıl kutsal bir şehir ise¸ canlarınız¸ mallarınız¸ namus ve şerefiniz de öylece mukaddestir; her türlü tecâvüzden korunmuştur… Ne zulmediniz¸ ne de zulme uğrayınız… Gönül hoşluğu ile kendisi vermedikçe¸ başkasının hakkına el uzatmak helâl değildir."[3]


Şöyle buyuran da onun Peygamber'i (s.a.v.) idi: "Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez¸ onu düşmana teslim etmez. Din kardeşinin ihtiyacını karşılayanın¸ Allah da ihtiyacını karşılar. Müslümandan bir sıkıntıyı giderenin Allah da kıyâmet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Bir Müslümanın ayıbını örtenin¸ Allah da kıyâmet gününde ayıplarını örter."[4]


Bu yüzden Müslüman her zaman şöyle düşünür: "Bu yaptığımdan acaba karşıdaki insan zarar görür mü veya üzülür mü?" Bu soruyu kendisine sorar ve ona göre davranır. Başkasını mutlaka kendisi yerine koyar.


Toplum Hukukuna Titizlik


Mü'min esasında sadece şahısların hukuku hususunda titizlenmez. Bütün bir toplumun hakkı demek olan vatandaşların ortak olarak kullandıkları her bir şey hususunda da hassas davranır. Bu sebeple milletin parasıyla alınan araçlardan tutun da yine vatandaşlardan alınan vergilerle yapılan bütün yapıların korunması hususunu önemser. Çünkü o bilir ki¸ evinin dışında gezindiği bütün alanlarda sunulan her ne imkân varsa¸ bunların tamâmı ülke insanlarının katkılarıyla yapılmıştır. Bu yüzden de toplum hukukunun vebâlinin tek bir insanın malına-mülküne verilen zarardan kat be kat daha ağır olduğunu bilir. Kamu hukuku onun için kul hakkı anlamına geldiğinden başkalarının hakkını yemez. Diğer insanların ödemek durumunda kaldığı bir takım şeyleri kaçak olarak kullanmaz. Ödemekten kaçındığı şeyi başkaları ödüyorsa burada bütün bir milletin hakkına tecâvüz ediyor demektir ve o bunun bilincindedir.


Bir de¸ ibadetlerini edâ etmeye gayret ediyormuş gibi yapıp diğer insanların hakkını-hukukunu çiğneyenler var ki¸ bunların durumu gerçekten vahimdir. Bu kişiler Allah'ın emrini yerine getirmek için namaza dururlar. Belki kazâ namazları da yoktur. Oruca çok ehemmiyet verirler¸ hac görevini îfâ etmek için çırpınırlar. Ancak böylesi bir kısım zevâtın¸ kamu hakkı hususunda gösterdikleri gevşeklik ve diğer insanların paralarıyla karşılanan nimetlerden¸ kendilerince açıkgözlük yaparak¸ herhangi bir şey ödemeden yararlanmaları Allah katında acınacak bir haldir. Çünkü bu şahıslar¸ Allah'ın emirlerini yerine getiriyor gibi yaparak ibadetler hususuna çok önem vermektedirler¸ ancak diğer taraftan yiyebildikleri kadar kul hakkı yemeye çalışmaktadırlar.


Bu durum¸ hiçbir kelime ile açıklanamayacak kadar ağır bir utanmazlık durumudur. Düşünsenize¸ başkalarının hakkını-hukukunu kendi menfaatleri doğrultusunda olabildiğince yiyen bir insan¸ namaz vakti girdiğinde¸ "Aman namazım kazâya kalmasın." diyerek abdest almaya koşar. Bu insan rabbin huzuruna durduğunda¸ niçin kıldığının bile farkında olmadığı bu namazdan bir sevap alabilir mi? Başkalarına haksızlık ederken terleyen vücudundaki ter daha kurumadan Allah'ın huzuruna ibadete duran ve ikircikli bir yaşam sergileyen bu insanın ibadeti elbette makbul bir tâat değildir. Hem bu insan Allah'ı ne sanıyor ki? Görmedi mi az önce kendisinin ne yapıp ettiğini¸ ne hukuklar çiğnediğini? Gördüğünü elbette biliyor. Biliyor ama kulluğu sadece şekilde kaldığından¸ bu büyük yanlışların içine yuvarlanıyor. Bu durumda rabbin karşısında¸ haram işlemekten terlemiş bir vücutla durmanın mâkûl bir izahı yok. Bu insana tez elden düşen görev¸ huzurunda alnını secdeye koyduğu Rahmân'ın kendisinden başka neler istediğini de göz önünde bulundurarak¸ her iki hukuku da gözetmesidir. Çünkü tek taraflı kulluk olmaz. Hem Allah'ın hem de kulların hakkını gözetmekle olur.


Bu yüzden¸ evinde veya işyerinde kurduğu sistemle su¸ elektrik ve benzeri tüketim kalemlerine para ödemeyen veya çok az ödeyen insanlar¸ yetmiş küsûr milyonluk ülkenin tamâmının hakkına-hukukuna tecâvüz ettiklerinin ne anlama geldiğini iyi düşünmelidirler. Bir kişinin hakkını gasbetmek çok ağır bir şey iken¸ milyonlarca insanın hakkıyla rabbin huzuruna çıkmaktan daha kötü ne olabilir ki? Allah bizleri bu durumlara düşmekten muhâfaza buyursun.


Nitekim Allah Rasûlü¸ savaşta vurulup ölmesine rağmen¸ bütün ümmetin ortak malı olan ganîmetten bir küçük şeyi aşırdığı için bir kişinin cenâze namazını kılmamıştı.[5] 


Şu olay da çok manidardır:


Rasûlullah¸ Ezd kabîlesinden İbnu'l-Utbiyye'yi zekât toplamakla görevlendirir. Bu zat daha sonra topladığı zekâtla döner ve "Şunlar size ait¸ bunlar da bana hediye olarak verilenler." diyerek topladıklarının bir kısmını kendisine ayırır. Bunun üzerine Rasûlullah minbere çıkıp şöyle buyurur: "Benim zekât toplamak için gönderdiğim bir memura ne oluyor ki¸ ‘Şunlar sizin¸ bunlar da bana hediye edilenler.' diyebiliyor. Dikkat edin¸ bu kişi evinde otursaydı¸ kendisine bir şey hediye verilir miydi? Muhammed'in canını kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki! Sizden her kim bu (bu devlet malı)ndan alırsa mutlaka onu boynunda taşır olduğu halde kıyâmet günü gelecektir. Eğer bu haksızlıkla aldığı şey deve ise böğürecek¸ sığırsa möleyecek¸ koyunsa meleyecek!" Böyle buyurduktan sonra Rasûlullah (yapılanın ne kadar veballi bir iş olduğunu gösterircesine) ellerini kaldırdı¸ o kadar ki¸ koltuk altındaki beyazlık gözüktü. "Allah'ım tebliğ ettim mi?" buyurdu ve bu sözünü üç kere tekrar etti.[6]


Bütün bunlar bize şunu ortaya koyuyor: Kulluğun ölçüsü sadece Allah'ın farz kılmış olduğu ibadetleri yerine getirmekle sınırlı değil. Eğer kul hem Allah'ın hem de kulların hakkını gözeterek bir yaşam sürerse¸ onun Allah'ın murâd etmiş olduğu şekilde bir ömür sürdüğünden bahsedebiliriz. Yoksa alnı secdeden hiç kalkmayan¸ diğer taraftan da ödemediğinde yükü başkalarının sırtına binen harcamaları yapan insan¸ imanı kalbine hakkıyla yerleşmemiş bir kişidir.


Dikkat Et/ Hak-Hukuk Çiğneme


Burada yazdıklarımız bize¸ Allah korkusunun¸ kul hakkına tecâvüz etmekten sakınmanın insanlarımıza öğretilmesinin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Çünkü Allah inancı¸ âhiret korkusu¸ kul hakkı endişesi olmadığında¸ sadece ahlak diyerek başkalarının hakkına riâyet etmeyi öğretmek çoğu zaman sonuç getirmez. Çünkü insanlar başkaları tarafından görülmediklerini veya yakalanmayacaklarını bildiklerinde¸ ahlakı ve erdemi bir kenara bırakabilmektedirler. Karşılaştıkları durumu her hâlukârda kendi lehlerine çevirmeye çalışabilmektedirler. Zira menfaatleri için yaptıkları her bir şeyi kâr olarak görmekteler ve her fırsatı lehlerine çevirmeye bakmaktadırlar. Bunu yaptıklarında da başkalarının hakkı-hukuku çiğnenmiş¸ hiç umurlarında olmamaktadır.


Allah korkusu¸ âhiret endişesi¸ kul hakkı ürpertisi kalmadığı zaman olayın nerelere vardığını hep beraber görüyoruz. Milletin parasıyla alınmış otobüsler yakılmakta¸ yine milletin vergileriyle yapılmış parklar¸ bahçeler¸ otobüs durakları paramparça edilmektedir. Bunları yapanların yüreklerinde zerre kadar Allah korkusu¸ kul hakkı endişesi olduğunu söylememiz¸ hesap gününden korktuklarını ifade etmemiz mümkün mü? Elbette değil. Çünkü bir insan kendi malına yapılmasını istemediği bir zararı başkasının malına asla yapamaz. Bir başka kişinin arabasını¸ dükkânını yakamaz. Ülkenin kazanımlarının ve sermayesinin heder edilmesi demek olan kamuya ait araç gerece zarar veremez. Bunları¸ inanç dünyası tamamen sıfırlanmış¸ Allah korkusu yüreğinde hiç kalmamış¸ insanlık sıfatı tükenmiş kişiler ancak yapabilir.


Tablo ortada. Bütün bu anlattıklarımız bir hikâye değil. Herkes yazdıklarımızın her an karşımızda olduğunu basından takip ediyor. Ayrıca nicelerimiz bu tür olayların bir kısmına bizzat şâhit olmuştur. Belki de bu satırları okuyanlar içinde bulunduğu otobüse molotof atılanlar¸ dükkânı tahrip edilenler bile vardır. Bu insanların yüreklerinde hissettikleri acının telâfîsi olabilir mi? Allah korkusu olan biri onlara bu acıyı ve üzüntüyü yaşatabilir mi?


Bu durum bize gösteriyor ki¸ tekrardan mânevî bir kalkınma hamlesine şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü bu insanlar başka ülkelerden yurdumuza gelmiyorlar. Ortada bir boşluk var ki¸ bunları yapıyorlar. Kalplerinde ahlâkî hiçbir değer kalmamış ki¸ yakıp yıkmayı¸ zarar vermeyi kahramanlık olarak görüyorlar.


Anne babalara da büyük görev düşmektedir. Kendi ibadetlerini yerine getirmeleri yeterli değil. Evlerindeki yavruları hangi yola girmiş¸ kimlerin peşinde¸ nereye doğru koşuyor¸ bunlarla ilgilenmek zorundadırlar. Bu olmadığı zaman değerlerimize düşman bir neslin kendi imkânlarımızla¸ bizim aşımızla karınlarını doyurarak yetişmelerine sebebiyet vermiş oluyoruz. İstemeden veya farkında olmadan mâneviyat dünyamızla hiç ilgisi olmayan¸ yüz yıl düşünsek aklımıza gelmeyecek bir çocuk büyütmüş oluyoruz.


Ağlamak yaşadığımız sorunlara asla deva olmuyor. O yüzden rabbimize kulluk görevlerimiz yanında kulların hukukuna yönelik meselelerde de titiz olmamız¸ evlatlarımızı da bu değerlere sahip bir şekilde yetiştirmek zorundayız. Çocuklarımız kul hakkının ne olduğunu önce bizim yaşantımızda bir görsünler hele. Görsünler ki¸ başkalarının veya kamunun hakkına tecâvüz etmekten korksunlar.


Görüyorsunuz¸ her şeyin başı dinî hayatı güzel yaşamaktan ve dindar bir nesil yetiştirmekten geçiyor. Allah bizleri bunu yapabilen kullarından eylesin.


 






[1] 2/Bakara¸ 188.



[2] Buhârî¸ 6534.



[3] Buhârî¸ 1741¸ 1742; Musned¸ 20695.



[4] Buhârî¸ 2442.



[5] İbn. Mâce¸ 2848.



[6] Buhârî¸ 2597¸ 7174¸ 7197.

Sayfayı Paylaş