ÂHİRET HEDEFİNDEN UZAKLAŞMAK

195-somuncubaba-ahiret_hedefi

Her insanın içinde fıtrî olarak bazı istekler vardır. Bunları yok etmesi mümkün olmadığı gibi bu yöndeki bir çaba doğru da karşılanmaz. Asıl olan içteki duygu ve düşünceleri Allah’ın râzı olacağı yola kanalize etmektir. Ancak Allah rızâsı unutulur da insanın bütün hedefi dünyalıklar ve makamlar olursa haram helal çizgisinden uzaklaşması kolay olur. Çünkü nefsinin peşine takılan kişinin aklını hırs bürüdüğünden dolayı, gözünü diktiği makamlar ile dünyalıklar için her türlü yolu denemeye çalışır. Öyle olur ki, başvurduğu haramlar gözünde basitleşmeye başlar. Hatta kendisini iknâ etmek için aklından fetvâlar ve mâzeretler bile uydurur. Yaptığını kendisine mübah göstermek için kalbini kandırmaya çalışır. Her ne kadar vicdânı râzı olmasa da yavaş yavaş elde etmeye başladığı nimetler veya küçük makamlar sebebiyle azgınlaşmış bir hırsa kapılır ve durması çok zordur. Nitekim önceleri çok iyi bir dindar, ibadetlerine düşkün biri olarak tanıdığımız kişilerin dünyalık ve makamla tanışmaya başladıktan sonra değişmeye başladığını ve bir süre sonra dinden neredeyse tamâmen koptuğunu çok görmüşüzdür. Kopmasa bile dinî hayatı sadece şekilde kalmıştır. Bir taraftan namaz gibi ibadetlerini yerine getirmektedir, ancak öte yandan bir mü’mine hiç yakışmayacak hâl ve hareketler içine girmektedir. Çünkü kulluk hayatı sadece görüntüde kalmıştır, kalbinden uzaklaşmıştır. Bu yüzden bir müddet sonra zaten baştan savmak için yaptığı ibadetleri tamamen bırakması söz konusu olur.

Kötü olan başlangıç, insanın dünyalığı elde etmeye başlamasıyla âhiret ile dünya arasındaki dengeyi kaybetme yoluna girmesidir. Esasında kulun içinde dünyalığını artırma veya daha iyi makamlara gelme yönünde bir isteğinin olması ve bunun için çabalaması yadırganamaz. Çünkü yaşadığı dünyayı hem kendisi hem de ailesi için daha güzel bir hale getirmek istemesi normaldir. Tabiî olmayan, insanın bütün bir yaşam telaşı içinde dünyaya gönderiliş amacından kopmasıdır. Makamların ve dünyalıkların, elde etmeyi hedeflediği tek amaca dönüşmesidir. Oysa bunu yaptığında âhireti ıskalamakta ve ebediyet yurdu hedefinden hızla uzaklaşmaktadır. Oysa Allah şöyle buyurmuştur: “Allah, dilediği kimseye rızkı genişletir de, daraltır da. Onlar ise dünya hayatı ile ferahlanmaktalar. Oysa dünya hayatı âhiret hayatının yanında bir yol azığından ibarettir.”1

Bu satırları okuyan hangi insan dünyalık olarak daha iyi şartlarda yaşamak istemez? Çoluk çocuğunun daha iyi imkânlar elde etmesini arzulamaz? Bunu sadece kendimiz için değil sevdiğimiz herkes için isteriz. Esasında buraya kadar bir sorun yok. Ancak sorun bu yöndeki duyguların insanın zihninde nasıl bir yer tuttuğudur. Şâyet hedeflediklerini elde etmek için her şeyi yapmayı mubah görüyorsa, haram-helal çizgisi tanımıyorsa, onun Allah’ın murâd ettiği bir Müslüman olduğunu söylemek aslâ mümkün değildir. Rabb’imizin ne buyurduğunu hatırlayalım: “Ey insanlar! Rabb’inizden sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allah’ın affına güvendirerek aldatmasın.”2

İnsan kendi çizgisinin nereye doğru kaydığını anlayabilir. Yaşantısına baktığında sorusunun cevabını hemen bulur. Dünyayla olan meşgûliyeti arttıkça Allah’ı daha az mı hatırlıyor, namazlarından eskisi gibi lezzet almıyor mu, haramlar hususunda nefsinin baskısı artıyor mu? Bunlar ve benzeri soruları kalbine sorduğunda alacağı cevaplar, hangi yönde yol aldığını anlamasını kolaylaştıracaktır. Eğer bu soruyu çok kısa zamanda kendisine sormazsa, kat ettiği yanlış yoldaki haramlar yaşadığı hayatı kanıksamasına sebebiyet verebilir ve -Allah muhafaza- çok kötü bir ölümle Allah’ın huzuruna çıkabilir.

Yaşadığımız dönemde dünya sınavının her döneme göre daha ağır olduğunu, haramların daha fazla çeşitlendiğini ve bu sınavın her doğan için daha da ağırlaştığını söylemeye hacet yok. Önceleri haramların sayısı sınırlıyken, günümüzde bu fazlalaştı. Sadece internet ve televizyon ile bile binlerce günaha dalmak mümkün olabilmektedir.

Müslümanın hele de dindar olanın dünyayla sınavında başarısız olmasının sebebi bellidir. Bir yandan dünyaya yoğunlaşırken diğer yandan kulluğunu kendi başına yaşamaya gayret ederse istikâmet üzere kalması çok zorlaşır. Bu sebeple öncelikle cemâatten kopmamaya gayret etmesi gerekir. Zira cemâatle namaz ondaki Allah’a ibadet etme lezzetini her dem canlı tutar. Bunun yanında sırf Allah rızâsı için arkadaşlık yaptığı dostlarından da kopmaması îcâb eder. Çünkü bir araya gelinip Allah anıldığında ve İslâm büyüklerinin eserlerinden okumalar yapılıp hep beraber duâ edildiğinde bu atmosfer insandaki kulluk bilincini canlı tutar. Bu yüzden bize düşen görev, mü’min kardeşlerimizle birlikte olmaya önem vermek, ibadet aşkımızı, Allah’ımıza olan bağlılığımızı diri ve güçlü tutacak ortamlara devam etmektir.

Allah Rasûlü’nün ve arkadaşlarının hayatına baktığımızda esasında ne yapmamız gerektiğini çok iyi anlarız. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşları içinde de Hz. Osman, Abdurrahman bin Avf gibi çok zengin insanlar vardı. Pek çok devesi olan, ticârî faâliyetlerle zenginleşen ve geniş hurmalıklara sahip olanlar mevcuttu. Dolayısıyla o dönem şartlarına göre dünyalıklarını artırabiliyorlardı. Her gün artan zenginlikleri dünyaya dalmalarına, dinî hayattan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çevresinden kopmalarına sebebiyet de verebilirdi. Çünkü insan hangi dönemde yaşarsa yaşasın, içinde bulunduğu şartlara göre dünya nimetlerinin en güzellerini ve en fazlalarını isteyebilir. Kul açısından değişen bir şey yoktur, her dönemde aynıdır. Değişen, peşinden koşulan dünyalığın cinsidir. Bununla birlikte Allah Rasûlü’nün etrafındaki maddî durumu iyi olan dostlarına baktığımızda çok ilginç bir tabloyla karşılaşırız. Zengin olan bu sahâbîler aynı zamanda cemâatle namazın müdâvimleri oldukları gibi Allah Rasûlü’nün istişâre ettiği kimselerdi. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in etrafında olan kişilerdi.  Bu demek oluyor ki, dünyalıklarının artması onları Allah ile kutlu elçisinden uzaklaştırmıyordu. Bir taraftan zenginlikleri artarken diğer yandan tevâzûları ve cömertlikleri katlanıyordu. En güzeli de camiye olan bağlılıklarında bir değişiklik olmuyordu.

Bu yüzden biz bugün Hz. Osman dediğimizde onun zenginliğini değil, Allah Rasûlü’ne olan bağlılığını ve hayatını İslâm’ın emirleri doğrultusunda düzenlemesini hatırlıyoruz. Aynı şekilde İmâm-ı A’zam’ı telaffuz ettiğimizde hiç birimizin aklına onun zenginliği gelmiyor. Tam tersine kulluğu, Müslümanların yollarını aydınlatmak için sarf ettiği çaba ve istikâmet üzere hayat sürme çabası geliyor. Aynı şekilde büyük hadis âlimi İmam Buhârî durumu oldukça iyi bir insandı. Ancak Kur’an’dan sonra en sağlam kitap olarak kabul edilen hadis eserini yazabilmek için şehir-şehir gezmiştir. Bu yüzden çektiği sıkıntıları okuduğumuz zaman gözyaşlarımıza hâkim olmamız aslâ mümkün olmamaktadır. Demek ki, asıl olan dünyalığa sahip olmak değil, dünyanın insana sahip olmamasıdır.

Allah’ın herkese takdir ettiği ömrün bir sonlanma zamanı var, ebedîlik hiç kimse için söz konusu değil. Her birimiz ölümle bir gün yüzleşeceğiz. Ancak kendimizi buna ne kadar inandırdığımız şüpheli. Öleceğimizi biliyoruz ama buna rağmen sanki hayatta hep kalacakmışız gibi bir yaşam sürüyoruz. Ölümü her zaman kendimizden uzak görüyoruz. Unutmamak gerekir ki, bizim kendimizi kandırmamız ve avutmamız ölüm gerçeğini aslâ değiştirmiyor. Şu yazıyı okuduğunuz anda ölmeyeceğimizin bir garantisi var mı? Yok. Peki, gereğini yerine getiriyor muyuz?

Dipnot
*Prof. Dr. Enbiya YILDIRIM
1. 13/Ra’d, 26.
2. 31/Lokmân, 33.

Sayfayı Paylaş