SANA YÜCE ALLAH’IN “MÂHİYETİNİ” SORUYORLAR?

195-somuncubaba-allah_mahiyeti

Tefsir ilminin önemli konuları arasında “iniş sebebi” anlamına gelen “sebeb-i nüzûl” yer alır. Yüce Allah (c.c.), Kur’an-ı Kerim’i Hz. Peygamber (s.a.v.)’e indirirken bazı sûre ve âyetleri bir sebebe bağlamıştır. Âyetlerin bir kısmı ya bir olay ya da bir soru üzerine inmiştir. İşte, sûre ve âyetlerin inmesine vesîle olan hâdise ve sorulara “sebeb-i nüzul” (iniş sebebi) diyoruz. Elbette her âyet için bizim bildiğimiz bir sebep yoktur. Kur’an, sadece Hz. Peygamber (s.a.v.) dönemine ait bir kitap değil, varlığını ve rehberliğini dünya durdukça sürdürecek olan, çağları aşan ve kucaklayan bir kitaptır. Sadece ilk indiği Arap toplumunun değil bütün insanların kitabıdır. Kur’an, zamanın geçmesiyle eskiyen değil, dâimâ tazeliğini ve güncelliğini koruyan, insanları geriye değil dâimâ ileriye götüren, ilim, teknik ve gelişmelerle çatışan değil örtüşen ve kucaklaşan bir kitaptır. Emir ve yasakları, helal ve haramları, hüküm ve tavsiyeleri, öğüt ve ilkeleri, misal ve kıssaları, va’d ve vaîdleri, geçmişe, geleceğe, Allah’a, insana ve diğer varlıklara dair bildirdiği gerçekler, bilgiler ve tanımlar, zamanın geçmesiyle değişmez ve değerini yitirmez.[1]

Kur’an-ı Kerim’de geçen sûre ve âyetlerin nüzûl sebeplerini bilmenin kaynağı, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilen sahih hadislerdir. Nüzûl sebeplerinin bilinmesi, Kur’an’ın anlaşılmasında bir yol olarak görülmektedir.  Kur’an’ın indirilmesinden asıl amaç, beşerî nefisleri ıslah edip, bâtıl inanç ve fâsit amellerden kurtarma dâvâsıdır. Kur’an-ı Kerim,  Allah’ı ve insanı tanıtır. Allah’ın emir ve yasaklarını, helal ve haramlarını, öğüt ve tavsiyelerini, hüküm ve sınırlarını, va’d ve vaîdini, iman, ahlâk ve ibadet kurallarını, iman edip sâlih amel işleyenlerin mükâfatlarını, inkâr ve isyân edenlerin âhiretteki cezâlarını, ibret alınması için geçmiş kavimlerin kıssalarını ve âhiret ahvâlini anlatır. İnsanın kendisine, Yaratıcısına, insanlara, çevreye ve diğer varlıklara karşı görevlerini bildirir. Ayrıca, yaratılışın başlangıç, devam ve sonuçlarından bahseder. Tarihî olaylara dair geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerinin hayatından bilgiler verir. Kur’an’da anlatılan bu olayların asıl amacı, iyi insan yetiştirmeye katkıda bulunmaktır.

Diğer taraftan, esas olan, her bir sûre ve âyeti belli bir tarihsel kesit ve olgu ile sınırlandırmadan,  vahyin evrensel ölçekte bir bütün olarak iniş amacını ortaya koyabilmektir. Sebeb-i nüzûl fer’, Kur’an’ın bir bütün olarak indirilmesi ise,  asıldır. Fer’ olan asıl üzerine binâ edilmelidir. Asıl, fer’in gölgesinde kalmamalıdır. İşte biz de bu bağlamda sûre ve âyetleri yorumlama ve günümüze dönük mesajlarını ortaya çıkarmada sebeb-i nüzûlden yararlanma cihetine gideceğiz. Sebeb-i nüzûlün iki yönü vardır. Birincisi özel, bir diğeri de genel hükümler taşımış olmasıdır. Bunlardan hüküm bildirme bağlamında her iki yöne yeri geldiği zaman misaller vereceğiz.

 İhlâs Sûresi’nin İndiriliş Sebebi ve Tevhîd Mesajı

İhlâs Sûresi, Mekkî sûrelerdendir. Tevhîd akîdesini kısa ve özlü bir şekilde açıklayan Kur’an’ın üçte birine denk bir sûredir. Bir rivâyete göre Mekke müşrikleri Rasûl-i Ekrem’e (s.a.v.), gelerek, “Bize Rabb’inin soyunu anlat.”; bir başka rivâyete göre de, “Bize O’nun mâhiyetini anlat.” diye sormuşlar ve bunun üzerine “İhlâs Sûresi” nâzil olmuştur.[2] Bu sûrede İlâhî hitâbın “Söyle!” emri, sadece Rasûlullah’a değil, evrensel ölçekte kıyâmet sabahına kadar bütün insanlığa dönüktür. Sebebin husûsî olması ilâhî mesajın umûmî olmasını engellemez.

Tevhîdden bahsettiği için bu sûreye “İhlâs” ismi verilmiştir. Kur’an’da geçen “hâlis ve ihlâs” sözcüğü; bir yere ait olma[3], bir kenara çekilme[4], dini salt Allah’a özgü kılma[5] ve inanç boyutunda O’na gönülden samimiyetle bağlanma[6] gibi anlamlarda kullanılmıştır. Bu bağlamda ihlâs, insanı Allah’tan alıkoyacak her şeyden gönlü arındırmaktır.[7] Asıl ihlâs, Kur’an’ın “İhlâs Sûresi”nde anlatıldığı gibi İslâm’ın tevhîd boyutunda ortaya çıkar. Bu sûrede Cenâb-ı Hakk’ın ne olduğu ve ne olmadığını anlatan sıfatlara değinilir. Çünkü Mekkeliler İlâhî zatın mâhiyetini soruyorlar, Kur’an’da Cenâb-ı Hak kendisinin ne olduğunu şöyle anlatıyor:

 De ki: O, Allah’tır, bir tektir.”[8] Tevhîd kelimesi kök anlamı itibariyle, “tek” anlamına gelen “ehad” ve bir anlamına gelen “vâhid” sözcüklerinden türemiş olup, “birlemek, bir şeyin tek olduğuna hükmetmek” mânâlarına gelir. Bu anlamda tevhîd, Allah hakkında kullanıldığı zaman, “Eşi, ortağı ve benzeri olmayan bir ve tek.” demektir.  “Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır.”[9]  âyetinde geçen  “vâhid” ile  “De ki: ‘O,  Allah’tır, bir tektir.”[10] âyetinde geçen “ehad” sözcüğü tevhîd kelimesiyle aynı köktendir.  Vâhid, sayı cinsinden bir olan; ehad ise, biricik, yegânece, bir benzeri olmayan anlamlarına gelir. Bir başka açıdan,  vâhidiyyetin anlamı, bütün mevcûdât birinindir, birine bakar ve birinin îcâdıdır. Ehadiyyetin mânâsı ise, “Her bir şeyde Allah’ın isimleri tecellî eder.” demektir. Bu yönüyle eşya, Allah’ın ehadiyyet isminin mazharıdır. Meselâ bir meyve bir ağaçtan parça olmakla, o ağacın tamamı hükmünde olup, bu yönüyle vâhidiyyete işaret eder. Yine her bir meyve, ağacın bir parçası olduğu gibi, ağacın bütün özelliklerini, yani genetik şifresini içinde saklaması yönüyle, onun tamamı hükmünde olup, bu yönüyle de ehadiyyete işaret eder. Biz ehadiyyetin yansımalarını başta insan olmak üzere, nebâtat, hayvânât ve cemâdât gibi bütün varlıklarda görebiliriz.  Nasıl ki Yüce Rabb’imiz tek ve hiçbir benzeri yoksa O’nun yarattığı varlıklar da DNA bakımından tektir ve hiçbirisi birbirinin aynısı değildir.

 “Allah Samed’dir.”[11] Her şey, O’na muhtaçtır. O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Nitekim bir âyette şöyle buyrulur: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan sınırsız, zengin olandır, övülmeye hakkıyla lâyık olandır.”[12] Arapça’da “samed”, bir şeye doğru yönelmek mânâsındaki “samd” kökünden türemiş bir sıfat olup “muhtaç oluştan dolayı kendisine yönelinen, ihtiyaçların giderilmesi için başvurulan makam” demektir.[13] Bu anlamda tek samed, Allah (c.c.)’tır. O, biriciktir, her şey O’na aittir, her şeyin yegâne mercii ve maksûdu O’dur.

O’ndan çocuk olmamıştır. (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır. (Kimsenin çocuğu değildir).”[14]  Tek ve biricik oluş, başkasına muhtaç olmayış sadece ve sadece Yüce Allah’a mahsustur. Doğurmak ve doğrulmak yaratılmışlık nitelikleridir. İnsanlık tarihinde Yahudi ve Hıristiyanlar, Cenâb-ı Hakk’a çocuk isnâd etmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de geçen şu âyette bu iftirâ reddedilir: “Yahudiler, ‘Üzeyir Allah’ın oğludur.’ dediler. Hıristiyanlar ise, ‘İsa Mesih Allah’ın oğludur.’ dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar?[15]  Yüce Allah ise, bütün yaratılmış olan niteliklerden münezzehtir. O, varlığı zorunlu olandır. Varlıkta  “Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”[16]

Sonuç olarak İhlâs Sûresi’nde;  tevhîdin bütün berraklığı ile Yüce Allah’a özgü kılındığı, ulûhiyyette benzerleri ve rubûbiyyet sıfatlarında da ortaklarının bulunmadığı, her şeyin O’nun hâkimiyet ve tasarrufu altında olduğu açıklanmaktadır.  Öyleyse her Müslüman, bu temel ilkelere dayalı bir kulluk ortaya koymalıdır.

 

 

[1] Bkz. 18/Kehf, 27; 6/En’âm, 115.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 133-134; Ebû Mansûr Muhammed el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’an, tahk. Ahmet Vanlıoğlu, İstanbul, Dâru’l-Mîzân, 2010, XVII, 2010.

[3] 6/En’âm, 139.

[4] 12/Yûsuf, 80.

[5] Bkz. 39/Zümer, 2-3.

[6] Bkz. 2/Bakara, 139.

[7] 12/Yûsuf, 24.

[8] 112/İhlâs, 1.

[9] 2/Bakara, 163.

[10] 112/İhlâs, 1.

[11] 112/İhlâs, 2.

[12] 35/Fâtır, 15.

[13] Râgıb el-İsfehânî, Müfredât, İstanbul, 1986, s. 422.

[14] 112/İhlâs, 3.

[15] 9/Tevbe, 30.

[16] 112/İhlâs, 3.

Sayfayı Paylaş