İKİ BAHÇE SAHİBİ VE DÜNYEVÎLEŞME ÂFETİ

İKİ BAHÇE SAHİBİ VE DÜNYEVÎLEŞME ÂFETİ

Kur’ân-ı Kerim’in temel konuları arasında; Allah, insan ve âlem ilişkileri yer alır. Cenâb-ı Hakk’ın, mesajını insana iletmede başvurduğu yöntemlerden birisi de temsil yoluyla anlatım biçimidir. Kehf Sûresi’nin 32-44. âyetlerinde din-dünya ilişkileri bağlamında iki bahçe sahibi olup âhireti unutan ve tamamıyla dünyaya meyleden varlıklı bir kimse ile zühde yönelen yoksul bir mü’minin karşılıklı konuşmaları anlatılır. Tefsir kitaplarında bu âyetlerin Mekke’de yaşayan Mahzûm Kabilesi’nden iki kardeşin durumuyla ilgili indiği rivâyet edilir. Bu kardeşlerden birisi kâfir olan Esved b. Abdü’l-Eşed, diğeri ise Müslüman olan Ebû Seleme’dir. Bahçeler ise muhtemelen Tâif’te bulunmaktadır.1 Konuyu yorumlamadan önce âyetlerin toplu olarak meâlini arzetmek istiyorum:

“Onlara, misal olarak şu iki adamı anlat: Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış, aralarında da ekin bitirmiştik.

Bağlardan ikisi de yemişlerini verip hiçbir ürünü eksik bırakmamışlardı. İki bağın arasından bir de ırmak akıtmıştık.

Böylece adamın bol ürünü oluyordu. Bu yüzden arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: ‘Ben, servetçe senden daha zenginim; nüfusça da senden daha güçlüyüm.’ Böyle bir böbürlenme içinde kendine kötülük ederek bağına girdi ve şöyle dedi: ‘Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Kıyâmetin kopacağını da sanmıyorum. Rabb’imin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum.’

Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona hitaben, ‘Yoksa sen!’ dedi, ‘Seni topraktan, sonra nutfeden (sperm) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’a da mı inanmıyorsun? Hâlbuki O Allah benim Rabb’imdir ve ben Rabb’ime hiçbir şeyi ortak koşmam. Keşke bağına girdiğinde , ‘Maşallah! Güç yalnız Allah’ındır.’ deseydin! Eğer malca ve evlatça beni kendinden güçsüz görüyorsan, ben de Rabb’imin, senin bağından daha iyisini bana vereceğini umuyorum. Allah senin bağına gökten âfetler gönderir de bağ boş ve kaygan bir zemin haline gelebilir. Yahut bağının suyu dibe çekilir de bir daha onu aramaya bile güç yetmez.

Çok geçmeden adamın ürünleri (felâketle) kuşatıldı. Sahibi, çardakları yere çökmüş haldeki bağı uğruna yaptığı masraflardan ötürü çırpınmaya başladı. ‘Ah!’ diyordu, ‘Keşke ben Rabb’ime hiçbir şeyi ortak koşmamış olsaydım!

Ona Allah’tan başka yardım edecek yandaşları da yoktu; kendisi de (bu felâkete) engel olamadı. İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel âkıbeti veren yine O’dur.”2

Toplu olarak bu âyetler grubundan anlaşıldığına göre küfrün temsilcisi olan şahıs büyük bir servete sahiptir; imanın temsilcisi ise fakir ve zayıftır. Servet sahibi olan şahıs Allah’a iman edip verdiği nimete şükredeceği yerde, servetini fakir arkadaşına karşı böbürlenme ve nankörlük vesîlesi yapmıştır. Malının yok olmayacağına ve kıyâmetin kopmayacağına inanmaktadır; kopsa bile âhirette Allah katında dünyadakinden daha iyi bir durumda olacağını iddia etmektedir. Âhirete inanan arkadaşı ise iman ve sâlih amel konusunda ona öğüt vermiş, kendisini topraktan yaratıp çeşitli safhalardan geçirdikten sonra mükemmel bir insan haline getiren Allah’a ortak koşarak nankörlük etmesinin uygun olmadığını, âhireti inkâr etmenin bir bakıma Allah’ı inkâr etmek olduğunu bildirmiştir. Zenginlik de yoksulluk da birer imtihan aracıdır. Bu âyetlerde imtihanı kazanan ile kaybeden iki örnek canlı bir üslûp içinde, karşılaştırma yöntemiyle verilmektedir.3

Dünyevîleşme Nedir?

Diğer taraftan bu âyetlerde din-dünya ilişkileri bağlamında, bir taraftan tamamen dünyevîleşen bir insan örneği, öte yandan din-dünya ilişkisini iyi kuran bir insan örneği temsil yoluyla anlatılmaktadır. Dünyevîleşme nedir? Dünyevîleşme, insanın bakışını ilâhî olandan koparak tamamen bu dünyaya çevirmesidir. Dünyevîleşme, aklın ve toplum hayatının bütün alanlarını dinî bağlardan koparma, dinin kurumsallıktan bireysel alana indirgenmesi, helal ve haram duyarlılığının kaybedilmesi, Allah’a, dine ve dini değerlere karşı kayıtsızlıktır. Aslında dünyevîleşme Kur’ân-ı Kerim’e göre, ölümsüzlüğü/ebedîliği burada aramak4, yok olmayacak bir mülk arayışına girmek5 ve Allah’ı unutmaktır.6

Dünyevîleşmenin temel sebebi nedir? İnsanda dine ve dinî değerlere karşı kayıtsızlığı besleyen etkenlerden birisi varlıklı olmaktır. İslâmî bakış açısında bizâtihî dünya kurmak mânâsına gelen zenginlik kötü bir şey değildir. Bugün Müslümanların en büyük sorunu, dünyalaşmamaktır. İslâm inancına göre, bir kimsenin, “Bu benim malımdır.” demesinde bir sakınca yoktur ama “Ben malıma aitim.” demesi doğru değildir. Yukarıdaki âyetlerde anlatıldığı gibi, iki bahçe sahibi olan ve Allah’a rağmen bir hayatı seçen kimse, zenginliğin verdiği gururla şımararak; “Malının kendisini ebedîleştireceğini ve kıyâmetin de kopmayacağını.” söylüyor. Sanki Allah ve âhiret hayatı yokmuş gibi bir psikoloji içerisine giriyor. Mal ve insan gücü çokluğu sebebiyle yoksul Müslümanı tahkir ediyor. İşte Allah’a ihtiyaç hissetmeme tavrı içerisine girip başkalarını küçük görerek tahkir etmeye ‘kibir’; bu sıfatın davranışlara yansımasına ‘tekebbür’; kişinin kendisini büyük görme eylemine ‘istikbar’; bu büyüklük kompleksinden dolayı kendisini seçkinci bir havaya sokana da ‘müstekbir’ denilir.7 Dinimizde tehlikeli olan durum budur.

Hâlbuki İslâm, mü’minin eşya ile olan ilişkisini kesmez; insanın eşyaya karşı olan aşırı düşkünlüğünü terbiye eder. Böyle bir terbiyeden geçen Müslümanın elinde bulunan zenginliğin, kalbine hükmetmediği sürece bir zararı yoktur. Çünkü kalbe servet tutkusu egemen olduğu zaman, insan onun emrine girer ve kölesi olur. İslâm ise; zekât, sadaka ve infâk ameliyle mü’mini eşyanın tutsağı olmaktan kurtarır. Eşyaya tutsak düşen bir cimrinin Allah yolunda harcaması, çevresindeki yoksul ve çaresizleri düşünmesi mümkün değildir. Git gide onun kalbi katılaşır ve müstekbir niteliğe sahip bir kimse olur. Artık eşya, o kimseyi nefsânî hazların peşinden umutsuzca koştukça koşturur. Gönlü Allah’tan kopuk insanlar ne kadar varlık içerisinde yüzerlerse yüzsünler, açtırlar, doymazlar. Bu sebeple insan, kendisine mal-mülk verenin Yüce Allah olduğunu unutmamalı ve O’na muhtaç olduğunu aklından çıkarmamalıdır. İki bahçe sahibi örneğinde anlatıldığı gibi Allah’a bağlı mü’min kimsenin, dünyevîleşme tavrı içerisine giren arkadaşına: “Keşke bağına girdiğinde , ‘Maşallah! Güç yalnız Allah’ındır.’ deseydin!” ifadesini kullanması anlamlıdır. İnsan, mal-mülk sahibi olmakla şımarmamalı, Yüce Allah’a şükretmelidir. Bir de bu âyetten isâbet-i ayn ya da nazar değme denilen kötülükten kurtulmak için, hoşa giden bir şey görüldüğünde böyle dua etmemiz öğütlenmektedir. Nazar bazen dışarıdan, bazen de insanın kendisinden kaynaklanabilir. Nitekim bu bahçenin âkıbeti de sahibinin nazar değmesinden kaynaklanmış olabilir.

İslâmî Açıdan Din-Dünya Münasebetleri Nasıl Olmalıdır?

Kur’ân-ı Kerim’de, dünya için “oyun ve eğlence” diyen ve dünyanın içsel ilgi yanına dikkatleri çeken âyetler olduğu gibi, “gerçek” diyen ve dünyanın dışsal yanına dikkatleri çeken âyetler de vardır.8 O halde uzağında durulması gereken varlık-dünya, içte, ilgi tarafında aranmalıdır. Nitekim sûfilerden Ebû Süleymân ed-Dârânî (ö. 215/830) Hazretleri dünyayı, “Seni Allah’tan uzaklaştıran şeydir.”9 şeklinde tanımlarken; Mevlâna Celâleddîn Rûmî (ö. 672/1273) ise, dünyayı, “Allah’a karşı ilgisizlik” olarak tanımlar. Kumaş, para, ölçüp tartmak ve kadın dünya değildir, aksine dünya, Allah’tan ilgiyi kesmektir.”, şeklinde çok güzel bir dünya tasavvuru ortaya koyar. Yine Hz. Mevlâna, ‘din-dünya’ ilişkisini, “deniz-gemi” metaforuyla anlatır. Nasıl ki, geminin su üzerinde olması geminin yürümesine yardımcı oluyorsa, Allah’la ilgiyi kesmemek üzerine kurulu bir dünya anlayışı da dinin ayakta durmasına yardımcı olur.10 Mevlâna düşüncesinde, terk-i dünya yok, dünya kurma vardır.

Bu örneklerde de görüldüğü gibi, İslâm dini, kirli ve günahkâr bir varlık olarak “dünyayı” dışta, yani eşyanın maddesinde değil, içte (ilgi) tarafında arar. İnsanı Yüce Allah’a yaklaştıran değil, O’ndan alıkoyan şey dünyadır. Öyleyse, uzağında durulması gereken bir süflî varlık-‘dünya’ varsa, o içimizde aranacak demektir. İlgi tarafı ile arada gerektiği kadar bir temas boşluğu bırakmaya özen gösterdikten sonra, dış görüntüleri olarak mal-mülk tarafı ile ilişki kurmanın herhangi bir sakıncası yoktur. İç dünyamıza hükmetmeye kalkmadıkça; bağ-bahçe, altın-gümüş, yat-kat, yiyecek-içecek, at-araba vb. meşru çerçevede olduktan sonra haram değildir. Bu konuda Rabb’imiz şöyle buyurmuştur: “De ki: ‘Allah’ın kulları için çıkardığı zîneti ve temiz-hoş rızıkları kim haram etmiştir?11 Evet, bu âyetten anlaşılıyor ki, uzağında durulması istenen kirli ve günahkâr “dünya” eşyanın maddesinden kişinin iç âlemine (kasıd ve niyetine) aktarılmış olmaktadır. Nitekim dünya malı, kalem kalem sayılıp dökülecek olsa, her birinin kendi maddesinden çok peşine taktığı hırs ve ihtiraslardan dolayı aşağılandığı görülür: “Kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş, salma atlar, davarlar, ekinler.”12 Bunların hepsi, şüphe yok ki dünya malı. Fakat hepsi de, dikkat edilsin, kadın, oğul, altın ve gümüş vs. oldukları için değil, hizmetine koşuldukları dünya hayatının türlü ihtiraslarını karşılama sıfat ve yeteneğine sahip nesneler oldukları için kirli ve günahkârdır. Dünya hayatı ki, yine Kur’ân ifadesiyle, “bir oyun ve eğlence, bir süs ve övünme (tefâhür), mal ve evlatta çokluk yarışı” demektir.13 Dünya malı dediğimiz de, bir bakıma o his ve ihtiras taşkınlığının bir yerde soyut halden çıkıp gövde ve cisim haline gelmesinden ibarettir: Şurada sürü ile mal ve evlat, burada kantarlarla altın ve gümüş, ötede besili at ve davar sürüleri… Hepsi de Kur’ân’ın metâ-ı gurûr dediği nesnelerdir. İslâm, mala, mal varlığından dolayı değil, kibir ve gurûr metâı, çokluk yarışı haline dönüştürüldüğü zaman karşıdır.14

Sonuç

Hâsıl-ı kelâm, dünyevîliği aşmanın yolu, açgözlülüğe karşı kanaat ahlâkını yerleştirmek, îsâr rûhunu canlı tutmak; rızık, bereket, hasbîlik ve samimiyet gibi dinî-ahlâkî kavramlarımıza yeniden hayatiyet kazandırmaktır. Gönül gözü aç olan insanın dünya gözü doymaz. Hz. Peygamber (s.a.v.)’dan gelen bir rivâyette: “Açgözlülükten sakının. Önceki ümmetleri mahvetmiş; kan döktürmüş ve haramları çiğnetmiştir.”15 buyrulur. Yaşadığımız modern dünyada açgözlülüğü yaşam biçimi haline getiren küresel güçlerin coğrafyamızda ne büyük zulümler işlediklerini, ne çok ocaklar söndürdüklerini ve ne çok kan döktüklerini hep birlikte görüyoruz, yaşıyoruz. Kutsalı olmayan, kutsala tutunmayan bir insan, yaşadığımız modern zamanlarda olduğu gibi, açgözlülüğün kışkırtmasıyla her şeye sahip olmak uğruna bütün değerlerin ipliğini pazara çıkarır. O halde, dünyevîleşmeyi önlemede çare, yine İslâm’ın kendisidir. İslâm, Müslümanların dünyevîleşme eğilimlerini frenleyip dünya-âhiret dengesini sağlayacak yeterli ve güçlü argümanlara sahiptir. Yüce Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in hayatın her alanını kuşatan hükümleri, sünnetin her alanda örnekliği ile âhiret hayatının daha hayırlı ve ebedî olduğunu beyan eden açıklamaları16, dünyevî arzulara kapılmanın uhrevî âkıbetini17 ortaya koyan beyanları burada hatırlanabilir. Bundan dolayı İslâm, biriktirilen servetin belli ellerde dolaşmasına karşıdır.18 Sermayenin üretime dönüştürülmesi gerekir. Paylaşma ahlâkını terk ederek eşyayı biriktirmek bir Protestan ahlâkıdır. Böyle bir ahlâk ise, kapitalizmi doğurur. Neticede zekâtı verilmeyen ve üretime dönüştürülmeyen sermaye, iki bahçe sahibi örneğinde olduğu gibi dindarları dünyevîleştirir. İslâmî dünya görüşünde eşya, servet, mal-mülk, ihtiyaçları karşıladığı sürece bir anlam ve değer ifade eder. Harcamalar, ihtiyaçların ötesine geçtiği zaman, insanı, fazîletli davranışlardan soyutlar ve felâketlere vâsıta kılar. Bununla da kalmaz, insanda Allah’a ihtiyaç hissetmeme ve Allah’a rağmen yaşama gibi bir talep oluşturur. Böyle bir anlayış insanı şirk ve küfür bataklığına götürür. Çünkü gaye haline getirilen eşya, artık ilahlaştırılmıştır. Bu şirk noktası insanda ebedîlik düşüncesini burada, şimdide aramayı kamçılar. Bu tür itikâdî sapmaların asıl sebebi, mü’minlerin, Allah’ı, gereği gibi takdir edemeyişlerindendir.

Dipnot

* Prof. Dr. Ramazan ALTINTAŞ
1.    el-Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, thk. Murat Sülün, İstanbul: Dâru’l-Mîzân, 2007, IX, 54-55.
2.    18/Kehf, 32-44.
3.    Bkz. Kur’ân Yolu, Ankara’da Yayınları, , 2007, III, 554-555.
4.    Bkz. 104/Hümeze, 2-3.
5.    Bkz. 20/Tâhâ, 120.
6.    20/Tâhâ 126.
7.    el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 637.
8.    6/En’âm, 32, 73.
9.    İsfehânî. Hılye, IX, 264.
10.    Mevlâna, Mesnevî, (çev. Veled İzbudak), Ankara, 1974, I, 79.
11.    7/A’râf, 32.
12.    Bkz. 3/Âl-i İmrân, 14.
13.    Bkz. 57/Hadîd, 20.
14.    Ülgener, Sabri F., Zihniyet ve Din, İstanbul, 1981, s. 55-57.
15.    Müslim “Birr” 15.
16.    Bkz. 4/Nisa, 77;93/Duhâ, 4.
17.    Bkz. 38/Sâd 26.
18.    59/Haşr, 7.

Sayfayı Paylaş