“BANA SENİ GEREK SENİ”

194-somuncubaba-banaseni

“Ey feyz-resân-ı Arab ü Türk ü Acem
Kıldın Arab’ı efsah-ı ehl-i âlem
Etdin fusahâ-yı Acem’î İsî-dem
Men Türk-zeban’dan iltifat eyleme kem”
Fuzûlî

(Ey Arap, Acem ve Türk milletlerine feyiz veren Allah’ım! Sen, Arap kavmini dünyanın en fasîh konuşan milleti yaptın! Acem fasîhlerinin ise sözlerini, İsâ nefesi gibi, cana can katan bir güzelliğe ulaştırdın! BenTürk’üm ve Türkçe söylemek istiyorum.)
Dil, toplumların kimliklerini, tarihini, coğrafyasını, düşüncesini hatta hissiyatını tek başına aksettirecek kudrete sahip bir yapı… Anadil; ana sütü kadar temiz, ana sütü kadar semiz, ana sütü kadar leziz, ana sütü gibi helâl… Ne var ki; helâle halel geldi. Türkçe’miz, belki de hiç olmadığı kadar yabancı istilâsı altında. Geçen her gün, Türkçe’mizden bir şeylerin yok olup gittiği mânâsına geliyor. Dilden giden de aslında bizden gidiyor, ülkemizden gidiyor. Oktay Sinanoğlu, Bye Bye Türkçe adlı eserinde, “Türkçe giderse Türkiye gider.” diyor.
İki yüz yıllık Batılılaşma serüvenimizde, dile neler kaybettirdik neler! Batılılaşmadaki muasırlaşma gayesini unuttuk ve özenti neticesinde meydana gelen yanlış tutum, dili de vurdu, hem de tam kanadından. Yûnusların, Fuzûlîlerin, Bâkîlerin, Karacaoğlanların ve daha nicesinin bin bir zahmetle inşa ettikleri “dil mülkü”nü, büyük ihtirasların ve ideolojilerin emrine verdik; hâlâ tahribattalar, yıkım devam ediyor. Biliyorum ki, dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır. Yine biliyorum ki dil, düşüncemin evidir. Artık dünyam da yabancı, evim de! Türkçem, gurbette hiç bu kadar yetim kalmamıştı…
Türkçe’min gönül sızlatan kelimeleri, çok neşeliydi bir zamanlar. Itrî’den, Dede Efendi’den ılgıt ılgıt nağmeler eserdi güzel Türkçe’min rüzgârlı yaylalarında!
Hüsn içinde sen garîb ü şehr içinde ben garîb
Gel ikimiz bir olalım sen garîb ü ben garîb
Güzel Türkçem, bütün güzelliğiyle garip, ben de garibim; ama biliyorum ki Türkçem fakir değil; fakir, fakir.
Ayrılığın adına aşk derlermiş, bizden evvelkiler. Allah ayırmasın beni güzel Türkçe’mden, ama aşk başladı, derinlerde bir yerlerde… Kelâm ruhunu yitirdi; sözde sükût, “dil”de sükût, bende sükût… Ne var sanki Türkçe’m için yalap yalap çağlasam! Hasret beyabanında susuz kaldık; özledik seni, “canımın içi demesini, kırmızı gülün alı var demesini, keçiyi yârdan uçuran bir tutam ottur demesini, insanın insanı sömürmesi rezilliğin dik âlâsı demesini, ne demesi be, gümbür gümbür gümbürdemesini” özledim.
Güzel Türkçem, şimdilerde ayrılık nağmeleri söylemekte. Ne de alışmıştık sana on beş asırdır. Ne hayâllerimiz vardı oysa! Bir dünya dili olacaktık. Bir gün herkes “Türk”çe konuşmak zorunda kalacaktı. Biz unutmuşken, el niye bellesin seni!
Heyhat! Ey güzel Türkçem! Nerelerdeysen gel; aş gel aşılmaz yolları, geçitsiz dağları. Aşk sensiz, hicrân sensiz, vuslat sensiz, gül sensiz, gülzâr sensiz, mehtap sensiz, deryâ sensiz, cân sensiz, cânân sensiz, Leylâ sensiz, Mecnûn sensiz… Mevsim bahar, dem bu dem, hicrâna yer yok, gel gayrı…

Sayfayı Paylaş