ÖLMESİ, YAŞAMASINDAN HAYIRLI OLAN ÇOCUK

194-somuncubaba-olmesi

Çocuk, insanın gönül meyvesidir, göz aydınlığıdır. Çocuk, insan neslinin devam etmesini sağlayan ve ölümlü insanın ölümsüzleşme tutkusunu kısmen gerçekleştiren şeydir. Bu itibarla çocuk hem temelimiz, hem de geleceğimizdir. Çocuk anne baba için “fitne”, yani imtihan aracıdır. Nice insan için çocuk, dünya ve âhirette cennet vesilesi olur. Kimi insan için ise çocuk, derttir, tasadır, pişmanlık ve nedâmettir. Çocukları sâyesinde hidâyete eren sâlih insanlar vardır; yine çocukları sebebiyle yoldan çıkan, günaha düşen insanlar vardır. Kısaca çocuk insanın cenneti de olabilir, cehennemi de.
İnsanlar, çoğu zaman çocukları için yaşarlar, çocukları için pek çok şeye katlanırlar. Çocuk sevgisinin insanda yaptıramayacağı şey yoktur. Evlat acısı da onulmaz yaralardan biridir.
Kehf Suresi 60-82. âyetlerinde anlatılan Hz. Mûsâ’nın, ‘kendisine Allah katından rahmet ve ilim verilmiş bir kul’ ile olan yolculuğunda öldürülen çocuk ve onun öldürülme nedeni de oldukça dikkat çekicidir. Bu olay, kaynaklarda çeşitli şekillerde yorumlanmış olup, bugün hâlâ Kur’ân’ın doğru anlaşılıp yorumlanmasında önemli bir sorun olarak durmaktadır. Yanı sıra olay, çocuğun anne babaya etki etmesi açısından da dikkat çekicidir.
Kehf Suresi’nde kıssası anlatılan, Hz. Mûsâ ile Hz. Hızır buluşmasında söz konusu edilen çocukla ilgili olay kısaca şöyledir: Hz. Mûsâ, kendisine Yüce Allah’ın katından özel ilim verilen kul Hz. Hızır’la buluşur ve ondan istifade etmek için birlikte yolculuğa çıkmak ister, ancak hiçbir şeye karışmaması ve itiraz etmemesi şartıyla kabul edilir. Yolda Hz. Hızır, bir çocuğu (gulâm) öldürüverir. Hz. Mûsâ, haksız yere bir çocuğu öldürdüğü düşüncesiyle itiraz eder, Hz. Hızır da öldürdüğü çocuğun anne babasının inanmış sâlih kimseler olduğunu, çocuğun onları azdırıp yoldan çıkarmasından endişe edildiği için öldürdüğünü açıklar. Konu ile ilgili âyetler şöyledir:
“(Mûsâ ve Hızır ikisi birlikte) yine yürüdüler. Nihâyet bir oğlana (gulâm) rastladılar. O (kul/Hızır) hemen onu öldürdü. Mûsâ: ‘Bir can karşılığı olmadan temiz bir cana kıydın ha? Doğrusu sen, çirkin bir iş yaptın!’ dedi.1
“(Hızır, çocuğu öldürme gerekçesini şöyle açıkladı:) ‘Oğlana gelince; onun anası babası mü’min insanlardı. Bunun, onlara azgınlık ve küfür sarmasından korktuk. İstedik ki Rableri onun yerine onlara ondan daha temiz, daha merhametli (ana babasına iyilik eden) birini versin.”2
Anlatılan bu olayla ilgili olarak şu sorular akla gelmektedir:
Bir çocuk, nasıl olur da anne babasını inkâra sürükleyebilir?
İlerde, sapkın olacak diye bir çocuk öldürmek ne kadar doğrudur?
Yüce Allah, geçmişte yaşanmış bu olayı bize niçin anlatıyor?
Şimdi bu sorulara cevap aramaya çalışalım:
Öncelikle âyette anlatılanlarla ilgili ilim adamlarımızın açıklamalarına bakalım:
Olayda söz konusu edilen ve Hz. Hızır’ın öldürdüğü gulâm kelimesi, bülûğ çağına gelmiş genç anlamına da gelir, sabî/küçük çocuk anlamına da. Kur’ân âyetlerinde Hz. Hızır’ın hangi çağda bir çocukla nerede ve nasıl karşılaştığı, onu nasıl öldürdüğü açıklanmaz. Onu çocuklarla oynarken mi öldürdü, yoksa tek olarak mı öldürdü; çocuk Müslüman mı idi, yoksa kâfir mi idi, bunlar açık olarak Kur’ân’da yer almaz. Öldürülen gulâmın küçük çocuk anlamında kullanılmış olması daha güçlü bir ihtimaldir. Zira Hz. Hızır’ın yaptığı gemiyi delmesi, misafir etmek istemeyen bir yerde yıkılmak üzere olan bir duvarı yapması gibi olaylar da garip olaylardır, zaten her üç olayda da Hz. Mûsâ’nın itirazları söz konusudur.
Gerçi Hz. Mûsâ’nın âyette yer alan, “Sen bir can karşılığı olmadan, temiz bir cana mı kıydın?” şeklindeki itirazından, öldürülen çocuğun yetişkin olma ihtimali de akla gelmektedir. Çünkü bir kişiyi öldüren çocuk kısâsen öldürülmez. Kısâsen öldürülebilmesi için, katilin bülûğ çağında olması gerekir.
Gulâmın öldürülmesini aklîleştirmek isteyenler, onun yetişkin çağda olduğunu, eşkıyâlık yaptığını ve öldürmeyi hak ettiğini ileri sürmüşlerdir.
Çocuğu öldüren ve adının Hızır olduğu bildirilen kişi, tercih edilen görüşe göre peygamberdi ve yaptığı her şeyi vahiy ile yapmaktaydı. Bu kişinin kendisine vahyedilen bir melek olduğu da söylenmiştir. Sonuçta bu kişi, vahiy yoluyla gaybî bilgileri bilen ve bâtınî bilgilere ermiş bilge bir kişi idi. Nitekim âyetlerde, “Katımızdan rahmet verdiğimiz, yine katımızdan ilim öğrettiğimiz bir kul.”3 ifadesi ile, “Ben bunları kendi kafamdan yapmadım.”4 cümlesi bu kişinin, kendisine vahyedilen bir kişi olduğunu açıklamaktadır.5
Bu kısa bilgilerden sonra Kur’ân’da anlatılan bu olaydan çıkarabileceğimiz mesajları şöyle özetleyebiliriz:
1- Peygamberler, Yüce Allah ile iletişim kuran, O’nun bildirmesiyle gaybı, olayların içyüzünü/bâtınını/arkaplanını bilebilen kişilerdir. Onların vahiy doğrultusunda edindikleri kesin bilgilerle yaptıkları bazı özel durumları vardır ki bu bizi bağlamaz. Biz, zâhire göre hükmetmek durumundayız.
2- Son peygamber de geldiğine göre, artık vahiy kesilmiştir. Hiçbir kimse kendisine vahyedildiğini söyleyemez. İlham ve rüya yolu ile elde edilebilen bilgiler de kesin bağlayıcı bilgiler değildir.
3- Eşyanın zâhirini bilmekle şerîatın zâhiri bilinir. Eşyanın bâtınını bilmekle ise iç dünyanın tasfiyesi, nefsin tecrîdi ve kalbin maddî şeylerden arınması gerçekleşir. Bâtın ilmi, özel ihtisas gerektiren bir ilimdir. Burada önemli olan bâtın ilminin, zâhir ilmi ile çelişmemesidir.
4- İki zarar karşı karşıya geldiğinde, bunlardan en hafif olanı tercih edilir. Anlatılan olayda Hz. Hızır, bir kişinin öldürülmesi ile bu kişinin azgınlık ve sapkınlık yaparak hem kendine hem de çevresine vereceği zararı karşılaştırıp birini tercih etmiştir. Nitekim âyette, “Bunun, onlara azgınlık ve küfür sarmasından korktuk.” şeklinde çoğul kalıp kullanılarak azgınlığın sosyal boyutuna işaret edilmiştir Tabii ki Hz. Hızır, bu tercihini ilâhî bilgiye dayanarak yapmıştır.
5- Çocuk, anne baba için fitnedir/imtihan aracıdır. Anne baba, çocuklarına karşı son derece düşkündür. Bu düşkünlük, çocukların onları azdırmasına sebep olabilir. Öte yandan anne baba, çocuklarını etkileyebileceği gibi, çocuğundan etkilenebilir de. Anne baba kendileri çocuklarından etkilenmese bile, azgın bir evladın yetişmesine neden olmakla sorumlu olurlar. Çocuğa olan aşırı düşkünlük ve sevgi, gözleri kör edebilir ve hakikati görmeye engel olabilir. Âyet, çocuğun anne baba üzerindeki bu etkisine dikkat çekmekte ve bu konuda ebeveyni uyarmaktadır.
6- Bugün de bir çocuğun, iyi bir insan yahut sapkın bir kişi olacağı tahmin edilebilse de kesin olarak bilinemez. Kesin olarak bilinemediği için de hiç kimse, bu çocuk ilerde azgın bir kişi olacak diye onu öldürmeye kalkamaz. Nitekim Hz. Mûsâ’nın tepkisi bu anlamda doğru ve yerinde bir tepkidir. Benzer olaylar için bizler de benzer tepkiler ortaya koymalıyız. Bu noktada anne babaya düşen, çocuğun iyi bir insan olması için çalışıp çaba sarf etmek, bunun için gerekli şartları oluşturmak, onun eğitim ve öğretimini düşünmek, kötülük ve kötülerden onu uzak tutmak ve bütün bunları yaptıktan sonra onun sâlihlerden olması için duâ etmektir.
7- Hiçbir anne ve baba, çocuklarının yetişmesi ve onların davranışları karşısında duyarsız ve kayıtsız kalamaz. Zira çocukların geleceğinden anne baba öncelikle sorumludur. Anne babanın sorumlu oluşu, çocuğu yetişkin çağa geldiği zaman sorumluluktan kurtarmaz. Kişi yaptıklarından öncelikle kendisi sorumludur; anne baba ve çevre de kişiyi etkilemelerinden dolayı sorumludurlar. Çocukların yetişmesinde anne baba etkin olduğu gibi, yetişmiş çocuklar da anne babayı etkileyebilmektedirler.
8- Bu olayın bize anlatılmasının temel amaçlarından biri de şudur: Anne baba yahut yetişkin kişiler olarak hayatımızda beklenmedik ve istenmeyen olaylarla karşılaşabiliriz. Şunu göz ardı etmemeliyiz ki istenmeyen pek çok olayın arka planında, ilk etapta bizim kestiremeyeceğimiz nice hayırlar ve güzel taraflar vardır. Olayların dış görünüşü bizi yanıltabilir. Bugün nice anne baba, hayırsız evlatlarının sergiledikleri tavırlar karşısında, “Keşke senin gibi bir evladım olmasaydı, keşke seni doğurmasaydım.” gibi ifadelerle pişmanlıklarını ortaya koymaktadırlar. İşte anlatılan bu olayda küçük yaşta çocuklarını kaybeden anne ve babalara bir tesellî vardır. Hz. Mûsâ-Hz. Hızır kıssası ile ilgili müstakil bir eser yazan Şemseddîn-i Sivasî olaydaki hikmetleri şöyle özetler: “Çocuğun öldürülmesinde bizim için olan ders; mü’minin hoş görmediği bir iş hakkında hayır ve saâdet olabilir. Kâfir bir çocuk ölür, yerine fazîletli bir çocuk gelir.’6 İnanan kişi bu düşünce ile belâlara göğüs gerer… İşte bu seviyede olan Hz. İbrahim, oğlu Hz. İsmail’i kurban etmekte tereddüt etmedi, Nemrud’un ateşini göğüslemekten geri durmadı. Sonunda İsmail’ine kavuştu, ateş de gül bahçesine döndü.”7
9- Evlat acısı yürekleri dağlasa da kadere rızâ ile hafifler, katlanılabilir hale gelir. Nitekim anlatılan olayda anne baba, çocuklarının ölümüne üzüldüler, ama öteki sâlih çocuklarının doğumuna da sevindiler, acılarını unuttular. Zaten hayat, inişli çıkışlıdır, acı ve tatlısıyla birlikte yaşanır. Kula düşen, Allah’ın takdirine razı olmaktır. Zira Allah’ın mü’min kulu için dileyip takdir ettiği her şeyde hayır vardır. Bu görünüş itibarıyla kulun hoşuna gitmese de böyledir. Kadere inanan, kederden emin olur.
10- Âyette çocukları öldürülen anne babaya sâlih evlat müjdesi de yer almaktadır. Bunda Yüce Allah’ın sâlih kişinin kendisini ve ondan sonra evladını koruyacağına delâlet vardır.8 Sâlih kişi, sergileyeceği sâlihliği ile Yüce Allah’ın bu korumasını hak etmeye çalışmalıdır. Aynı şekilde musîbetlere metânetle sabredenleri Yüce Allah, dünya ve âhirette ödüllendirir.
11- Olayın Kur’ân’da yer alması, Yüce Allah’ın ve O’nunla doğrudan iletişim kuran peygamberlerin gaybı bildiğine vurgu yapmak; çocuğun yetişmesinde anne babanın etkisi olduğu gibi, yetişen çocuktan da anne baba ve toplumun etkileneceğine dikkat çekmek; anne babayı iyi çocuklar yetiştirmeye yönlendirmek; yaşadığımız olayların görünen tarafları olduğu gibi, ilk etapta görünmeyen ve daha sonra anlaşılan taraflarının da olduğuna işaret etmek gibi hikmetleri akla getirmektedir.
12. Kim olduğunu tam olarak bilmesek de çocuğu öldüren kişi, “Ben bunları kendi kafamdan yapmadım.” diyen bir kişidir; bundan vahiy ile yaptığı sonucunu çıkarabiliyoruz ve çocuğun durumu Allah tarafından ona bildirilmiştir. Bize düşen Hz. Mûsâ’nın tavrıdır; yani “Çocuğum olursa ilerde kötü birisi olur.” veya başka gerekçelerle doğan veya doğacak olan çocuğu öldürmemiz ve çocuk doğmasını engellememiz doğru değildir. Kula düşen doğan çocuğu iyi yetiştirmektir.
13- Hızır’ın gulâmı öldürmesi olayında yine Hz. Mûsâ “rûh”a, Hz. Hızır “sırr”a, gulâm “nefs-i emmare”ye işarettir. Bu konudaki işârî yorumun özeti şöyledir:
“Hızır sırrı, Mûsâ-yı ruhla sâhil-i bedende seyr ederken, ansızın gulâm-ı nefse rast gelip, hemen Hızır sırrı, nefs-i emmâreye emân vermeyip riyâzât bıçağı, mücâhade hançeri ile emmârelik sıfatını izâle etti. Rûh-ı mahcûb bu sırra vakıf olup sırra itiraz edince, Hızır sırrı bunların sırrını şöyle açıklamıştır: Şâyet nefs-i emmâreyi kendi haline bırakmış olursan, kuvvet bulup seni ve akl-ı miskîni kendine tâbi edip sapıtabilir. Oysa Rabb’in, o kötü sıfatları güzel ahlâka tebdîl etmeyi dilemiştir…”9
En doğrusunu Yüce Allah bilir.

Dipnot
* Prof. Dr. Ali AKPINAR
1. 18/Kehf, 74.
2. 18/Kehf, 80-81.
3. 18/Kehf, 65
4. 18/Kehf, 82
5. Bkz. Râzî, Tefsîr, XXI, 154-162; Kurtubî, el-Câmi‘, XI, 16-29; İbn Aşûr, et-Tahrîr, XVI, 16..
6. Bkz. Şemseddin Sivâsî, Nakd-i Hâtır, v, 181b
7. Bkz. Şemseddin Sivâsî, Nakd-i Hâtır, v, 182b-183a.
8. Kurtubî, el-Câmi’, XI, 38-39.
9. Bkz. Şemseddin Sivâsî, Nakd-i Hâtır, v, 184b-185a; 122a.

Sayfayı Paylaş