İNSANLARLA İYİ GEÇİNMENİN FORMÜLÜ

Somuncu Baba

" İnsanlar arasında meydana gelen küskünlükler; bir münakaşada öfke ve kızgınlık sonucu sarf edilen sözlerden kaynaklanabileceği gibi¸ kimi zamanda bir başkası tarafından taşınan sözlerden meydana gelmektedir. Her ne şekilde olursa olsun¸ bu durumda asıl olan¸ söz konusu kırgınlığın/dargınlığın¸ daha ileri boyutlara taşınması değil¸ kardeşlik anlayışı ve hukukun yeniden tesisi için her bireyin çaba sarf etmesidir. "


İnsan yaratılışı gereği¸ toplum halinde yaşamak zorundadır. Onun mutluluğu¸ huzuru¸ toplumun huzur ve mutluluğuna bağlıdır. Zira kişisel bazda huzur ve mutluluk toplumun huzur ve mutluluğu yakalaması ile mümkündür. Toplum halinde yaşamanın belirli ilke ve kuralları vardır. Bu ilke ve kurallar yerine göre hukuk¸ yerine göre dinî ve yerine göre de ahlakî kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır.


Aynı toplumda yaşayan insanların birbirlerini sevmeleri¸ saymaları¸ sıkıntı ve eziyetlere katlanmaları¸ bütün söz ve davranışlarda nezaket kurallarına uymaları gerekir. Yapılan hataları¸ hoşgörüyle/kibar ve efendice karşılamak¸ iradesi güçlü ve olgun insanların yapabileceği; içtimai hayatın en zor fakat en değerli âdâb-ı muaşeret kurallarındandır. Ancak söz konusu bu âdâb kurallarına uymada¸ her bireyin aynı dikkat ve duyarlılığı gösterdiği söylenemez. Böyle olunca¸ toplumdaki bireyler çok farklı sebeplerle birbirlerine kırılmış¸ küsmüş olabilirler.


İnsanlar arasında meydana gelen küskünlükler; bir münakaşada öfke ve kızgınlık sonucu sarf edilen sözlerden kaynaklanabileceği gibi¸ kimi zaman da bir başkası tarafından taşınan sözlerden meydana gelmektedir. Her ne şekilde olursa olsun¸ bu durumda asıl olan¸ söz konusu kırgınlığın/dargınlığın¸ daha ileri boyutlara taşınması değil¸ kardeşlik anlayışı ve hukukun yeniden tesisi için her bireyin çaba sarf etmesidir.


Yüce dinimiz¸ bu tür istenmeyen hadiselerin ortadan kaldırılması için bir dizi tedbirler almış ve bazı yollar göstermiştir. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Bir Müslümanın Müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs/dargın durması helal değildir.”1 buyurmuştur. Dolayısıyla mü'minler arasında vuku bulan dargınlığın fazla büyütülmemesini¸ bu halin üç günü geçmemesini tavsiye etmektedir. Atalarımız da: “Müslümanın Müslümana küskünlüğü tülbent kuruyuncaya kadardır.” diyerek insanların birbirleriyle küs durmamalarını ve kısa zamanda barışmalarını en güzel bir şekilde dile getirmişlerdir.


İslâm¸ beşerî ilişkilere çok önem vermiştir. İnsanların birbirine karşı daima sevgi ve saygıyla davranması gerekir. Zira birbirini seven¸ birbirine karşı hoşgörülü olan insanlardan meydana gelen bir toplumda huzur¸ barış ve esenlik olur.


Kur'an getirmiş olduğu prensiplerle insanların birbirine karşı hoşgörülü olmasını ve yapılan hataların affedilmesini istemektedir. Nitekim Yüce Allah¸ Fussilet Suresi 34-35.ayetlerde şöyle buyurmaktadır:


“İyilikle kötülük bir değildir. O hâlde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. O vakit seninle kendisi arasında düşmanlık bulunan kişi candan bir dost oluverir. Ama kötülüğe karşı iyilik yapma hasleti¸ ancak sabredenlerin kârıdır¸ faziletten yana nasibi bol olanların kârıdır.”


Bu iki ayette insanlar arasındaki anlaşmazlık ve çekişmelerin sonucu meydana gelen kırgınlık ve düşmanlığı gidermenin yolu açıklanmaktadır.


İyilik ve kötülük elbette bir değildir. Yapılan iyiliğe karşı iyilik yapmak her insandan beklenen ve her insanın yapabileceği bir davranıştır. Ancak kötülüğe karşı iyilik yapmak her insanın yapabileceği bir şey değildir. İşte Kur'an bu ayetlerde bize insanlar arasındaki dargınlık¸ kırgınlık ve düşmanlığın giderilmesinin en güzel yolunu göstermektedir. O da; yapılan kötülüğe iyilikle karşılık vermektir.


İnsan¸ kendisine yapılan bir kötülük karşısında¸ kötülüğü yapan insana bir iyilik yapsa böylece aradaki dargınlık¸ kırgınlık ve düşmanlık bir anda eriyip yok olur. Kötülük yapan insana iyilikle karşılık verildiğinde insan hatasını anlar ve kendisine iyilik yapana karşı öfke ve kini bırakıp sevgi beslemeye başlar. Çünkü kalpler iyilik yapana karşı sevgi duymak üzere yaratılmıştır. Asıl önemli olan kendisine kötülük yapılan insanın¸ nefsini ve şeytanın vesvesesini yenip kendisine kötülük yapana karşı iyilik yapmaya yönelmesidir. Tabi ki bu davranış her insanın yapabileceği bir şey değildir.


Yapılan kötülüğe kimler iyilikle karşılık verebilir ve kimler bu olgunluğu gösterebilir? Yukarıda zikrettiğimiz ayette şu iki sıfata sahip olan insanların ancak böylesine bir olgunluk gösterebilecekleri belirtilmektedir:


a) Sabretmesini bilen erdemli mü'minler¸


b) Allah yolunda hizmette büyük paya sahip olan¸ faziletli insanlar.


Böyle durumlarda şeytan¸ durmadan insanın nefsine sinyaller gönderip kötülüğe kötülükle karşılık vermesini telkin eder. Nefis ise kötülüğe daha çok yatkındır. Cenâb-ı Hak¸ mü'minin sözü edilen vesvesenin tesirinden kurtulması için en kestirme yolu şöyle belirlemektedir:


Şeytandan sana bir vesvese gelecek olursa¸ hemen Allah'a sığın. Çünkü O¸ duaları işitip icabet eden ve her şeyi bilendir.2


Kur'an¸ bu ayetle bizlere insanlar arasındaki ilişkilerin düzenli bir şekilde başarıyla yürütülmesinin metodunu vermektedir. Kur'an'ın verdiği bu yöntem gerçekten çok güzel bir yöntemdir. Nasıl ateş karşısında hiçbir buzun dayanması mümkün değilse erimeye ve yok olmaya mahkûmsa aynı şekilde iyilik karşısında da insanın öfke ve kini¸ düşmanlığı ne kadar çok olursa olsun dayanması mümkün değildir.


Burada asr-ı saadetten bir örnekle konumuzu daha anlaşılır kılmak istiyoruz:


Hz. Ebu Bekir (r.a.)'ın Mıstah adında fakir ve muhtaç bir akrabası vardı. Bu zat onun halasının oğlu olup onun evinde barınan bir yetimdi. Hz. Ebu Bekir¸ hem ona hem onun ailesine karşılıksız yardım ederdi.


Peygamberimiz (s.a.v.)'in kıymetli eşi¸ Hz. Ebu Bekir'in de kızı olan Hz. Aişe validemize ağır bir iftira atılması şeklindeki İfk Hadisesi gerçekleştiğinde¸ Mıstah'ın da bu iftirayı yayanlar arasında adı geçiyordu. Bu sebeple Hz. Ebu Bekir¸ Mıstah'a çok kızmıştı. Ona artık yardım etmeyeceğine dair yemin ederek: “Kalkın buradan! Ben sizden değilim ve siz de benden değilsiniz. Bundan böyle hiçbiriniz benim yanıma gelmesin.” dedi. Mıstah ise¸ kendinin masum olduğunu iddia ediyordu. Söylediğine göre o¸ iftirayı atanlardan değildi. Sadece şair Hassan'ın bu konu ile ilgili söylediği bir şiire gülmüştü.


Mıstah¸ yeminler ederek Hz. Ebu Bekir'e: “Bizi başkalarına muhtaç etmemen için Allah'a¸ İslâm dinine¸ şefkatin ve akrabalığımızın namına sana yemin ederim. O işte bizim hiçbir günahımız yoktur.” demişti.


Ancak Hz. Ebu Bekir ikna olmamıştı. Onun bu ağır yeminine karşı: “İftira hakkında söz söylemedinse de¸ söyleyenlere gülmedin mi?” dedi.


Hz. Ebu Bekir ile Mıstah'ın arasında mücadele böyle sürüp giderken¸ Peygamber (s.a.v.)'e şu ayet vahyedildi:3


İçinizden fazilet ve servet sahibi kimseler¸ akrabaya¸ yoksullara¸ Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar¸ feragat göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır¸ çok merhametlidir.4


Vahyin inmesinden sonra¸ Peygamber Efendimiz¸ derhal Hz. Ebu Bekir'e haber gönderdi: “Allah¸ bana bir ayet vahyetti. Mıstah ve ailesini evden çıkarmaktan seni nehyediyor!” dedi.


Bu haberi duyan Hz. Ebu Bekir¸ ‘Allahu Ekber' diyerek tekbir getirdi ve çok sevindi. Hemen Rasûlullah'ın yanına giderek hakkında inen ayeti kendisine okumasını rica etti.


Peygamber Efendimiz ona ayeti okumaya başladı. Hz. Ebu Bekir¸ ayetteki¸ “Allah'ın da sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız?” ifadesini duyunca: “Evet Ya Rabbi! Rabbimin beni bağışlamasından elbette hoşlanırım ve onları kovmaktan kesinlikle vazgeçtim.” dedi. Mıstah'a hemen adam göndererek bu durumdan onu haberdar etti. Bu olay üzerine Hz. Ebu Bekir¸ “Allah'a yemin ederim ki daha evvel yaptığım yardımı fazlasıyla yapacağım.” diyerek Mıstah'a önceki yardımının iki katını yapmaya başladı.


Dindar¸ muttaki¸ faziletli ve varlıklı zengin kişiler¸ fakirlere¸ muhtaçlara yapmakta oldukları yardımı¸ onların işledikleri günahlardan ve hatalardan dolayı kesmemelidirler. Onların işledikleri suçları affederek daha evvel yaptıkları yardımlarına devam etmelidirler. Bu şekilde davrananların günahlarını da Allah affeder ve onları cennete koyar.


Bizler¸ nasıl Allah'ın¸ günahlarımızı affetmesini istiyorsak¸ o hâlde biz de bize karşı hata yapan insanları affetmeliyiz. Affetmek en büyük fazilet ve hayırdır. Yüce Allah¸ Şura Suresi'ndeki 36-37. ayetlerde gerçek mü'minlerin¸ Allah'a tevekkül eden¸ büyük günahlardan¸ çirkin işlerden kaçınan ve kızdıkları zaman da bağışlayan kimseler olduğunu belirtmekte¸ Al-i İmran Suresi 134. ayette de yine öfkelerine hâkim olan mü'minleri övmekte¸ onlara genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet bahçelerini vereceğini vaad etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ifadesine göre asıl kahraman kızdığı zaman öfkesine hâkim olabilen insandır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)'in: “Merhamet etmeyene¸ merhamet olunmaz.” buyruğu ile de Allah'ın kendisini bağışlamasını isteyen kulların hata yapan insanları affetmeleri gerektiğini belirtmektedir. Atalarımız da¸ “İyiliğe iyilik her kişinin kârı¸ kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır.” demişlerdir.


Netice olarak diyebiliriz ki;


1. Kötülük yapanı affetmek¸ insanın kâmil iman sahibi olduğunu gösterir. Beşerî ilişkilerde daima bağışlayıcı ve hoşgörülü olmak¸ bağışlayıcı ve hoşgörü sahibi olmanın mü'minlere yakışan güzel hasletlerden olduğunu unutmamak gerekir.


2. Daima Cenab-ı Hakk'ın bizi bağışlamasını arzu etmek gerekir. İyilikte bulunduğumuz¸ insanları affettiğimiz¸ hoşgörüyle davrandığımız nispette Cenab-ı Hakk'ın rahmet ve mağfiretine lâyık düzeye gelebileceğimizi unutmamalıyız.


3. Hayırlı bir işin terki için yemin eden kimse yeminini bozarak o hayırlı işi yapmalı ve yemini için kefaret vermelidir.


4. Mal ve serveti faziletle birleştirmek; böylece muhtaç durumda olan yakınlara ve akrabalara yardıma devam etmek gerekir. İnsanın yalnız kendisi için değil¸ ailesi¸ akrabaları ve çevresi için de çalışıp kazandığı şuurunda olması gerekir. Çünkü fert toplumun kopmaz bir parçasıdır. Aynı zamanda ahlak ve faziletten kopuk bir servette hayır ve rahmet bulunmamaktadır.


5. Yakınların ve akrabaların bütün iyiliklere rağmen nankörlük etmelerine kızıp onlardan yardımı kesmemek¸ yaptığımız ve yapacağımız iyiliklerin karşılığını yalnız Allah'tan beklemek gerekir. İnsanlardan takdir ve teşekkür beklemeye gerek yoktur.


 


Dipnot



1. Tirmizî¸ Birr ve Sıla¸ 21.


2. 7/Araf¸ 200.


3. Buhârî¸ Şehâdât¸ 15.4. 24/Nur¸ 22.

Sayfayı Paylaş