HZ. MÛSÂ SOFRASININ MESAJ DOLU İKRAMLARI

Somuncu Baba

"Eşsiz mûcizelerden biri de Hz. Mûsâ Peygamber'e indirilen sofra mûcizesidir. Yüce Allah¸ Hz. Mûsâ Peygamber'e ilâhî bir sofra indirdi. Bu sofrada men ve selva¸ helva ve bıldırcın eti vardı."


Yüce Rabb'imiz¸ inanmayanlar iman etsinler diye¸ peygamberlerin elinde bir kısım mûcizeler gerçekleştirmiştir. Bu mûcizeler¸ kimi insanı imana ulaştırırken¸ kimisinin inkârını artırmıştır. Ancak peygamberler mûcizeler göstermekle¸ insanlara en güçlü delillerini sunmuş oldular. Mûcizelere şahit oldukları hâlde inanmayanlar ise¸ büyük bir vebal altında kaldılar.


Geçmiş peygamberlerin elinde gerçekleşen mûcizelerin bir kısmı Kur'ân-ı Kerim'de bizlere de anlatılmıştır. Bizler bu mûcizeleri okuyup öğrendikçe¸ sanki bize gösterilmişçesine onlara iman ederiz. Zira onları bize anlatan¸ doğrudan başka bir şey söylemeyen Yüce Rabb'imizdir. Bizler o mûcizelere tanık olmuş gibi inanır ve onlardaki ilâhî kudretin eşsizliğine ve erişilmezliğine şahadet ederiz.


İşte o eşsiz mûcizelerden biri de Hz. Mûsâ Peygamber'e indirilen sofra mûcizesidir. Yüce Allah¸ Hz. Mûsâ Peygamber'e ilâhî bir sofra indirdi. Bu sofrada men ve selva¸ helva ve bıldırcın eti vardı. O sofradan nasibi olanlar yedi¸ kimisi de onu beğenmedi; onun yerine soğan sarımsak¸ mercimek¸ acur istedi. Nihâyet o sofra Hz. Mûsâ (a.s.) dönemi ve kavminden bir grupla sınırlı idi. Sonunda o sofra kaldırıldı.


Mûcizenin Mesajları Evrensel


Evet¸ mûcize tarihseldi¸ ama mûcizenin mesajları evrenseldi. İsrailoğullarına indirilen sofra¸ bir daha indirilmeyecek¸ o sofra bir daha kurulmayacak¸ sofradaki men ve selvâ bir kez daha sunulmayacak; ama sofranın evrensel mesajları kıyamete kadar davetçilerine sunulmaya devam edecektir.


Şimdi bu ilâhî sofranın Kur'ân'daki sunumlarını¸ sonra da bize sunduğu evrensel mesajlarını görelim:


“Bulutla sizi gölgelendirdik¸ kudret helvası ve bıldırcın indirdik¸ ‘Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin.' dedik. Onlar bize değil¸ fakat kendilerine yazık ediyorlardı.


Şu şehre girin¸ orada dilediğiniz gibi¸ bol bol yiyin¸ secde ederek kapısından girin¸ ‘Bağışla!' deyin¸ biz de yanılmalarınızı bağışlarız¸ iyilere daha da artırırız demiştik.


Ama zulmedenler¸ kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler. Biz de¸ zâlimlere¸ yoldan çıkmalarından dolayı gökten azap indirdik.


Mûs⸠milleti için su aramıştı; ‘Asanla tasa vur.' dedik; ondan on iki pınar fışkırdı herkes içeceği yeri bildi. Allah'ın rızkından yiyin¸ için¸ yalnız yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.


‘Ey Mûsâ! Bir çeşit yemeğe dayanamayacağız¸ bizim için Rabb'ine yalvar¸ bize¸ yerin bitirdiği sebze¸ acur¸ sarımsak¸ mercimek ve soğan yetiştirsin.' demiştiniz de¸ ‘Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek işitiyorsunuz? Bir şehre inin¸ şüphesiz orada istediğiniz vardır.' demişti. Onlara yoksulluk ve düşkünlük damgası vuruldu¸ Allah'ın gazabına uğradılar. Bu¸ Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendi; bu¸ karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandı.”1


“Biz İsrailoğullarını oymaklar hâlinde on iki topluluğa ayırdık. Milleti Mûsâ'dan su isteyince ona: ‘Asanla taşa vur.' diye bildirdik; ondan on iki pınar fışkırdı. Herkes içeceği yeri öğrendi. Bulutla üzerlerine gölge yaptık onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik¸ ‘Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin.' dedik. Onlar¸ karşı gelmekle¸ Bize değil kendilerine zulüm ediyorlardı.”2


“Ey İsrailoğulları! Sizleri düşmanınızdan kurtardık¸ Tur'un sağ yanını size va'dettik ve üzerinize kudret helvasıyla bıldırcın indirdik. Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin¸ bunda aşırı gitmeyin ki gazabımı hak etmeyesiniz. Gazabımı hak eden kimse muhakkak mahvolur.”3


Sürekli Taşkınlık Yapan Bir Kavim


Sürekli kavmini tevhide çağıran bir peygamber ve karşısında sürekli taşkınlık yapan bir kavim İsrailoğulları! Elindeki asası yılana dönen¸ sağ eli ışık saçan¸ taşa vurduğunda göze göze sular fışkırtan¸ çölde bulutla gölgelenen ve kavmine ilâhî sofralar sunan bir peygamber. Daha nice mûcizeler gösteren bir peygamber. Bu kadar mûcizeye şâhit olduktan sonra bile tereddütler içerisinde yaşayan¸ taşkınlık yapan ve peygamberini üzen bir kavim. Yüce Rabb'imiz¸ “Siz böyle olmayın.” diye anlatıyor bütün bunları.


Görmek isteyen için¸ kâinat kitabı sayısız mûcizelerle dopdolu. Direksiz olarak üstümüzde duran gökyüzü… Günlük olarak kendisi için belirlenen saatte doğan ve batan güneş¸ ay ve diğer gök cisimleri… Esen rüzgârlar¸ yağmur yüklü bulutlar ve yağan yağmurlar… Ölü toprağın yeniden yeşermesi… Her biri kendine özgü özellik ve güzellikte sayısız bitki ve hayvanlar… Doğumu¸ hayatı ve ölümü ile insanın kendisi… Yiyip tükettiğimiz envâî çeşit yiyecekler¸ gıdalar… Alıp verdiğimiz hava… Saymakla bitiremeyeceğimiz bütün her şey O'nun varlığını ve birliğini haykırıyor¸ hayatın gerçek anlamını söylüyor¸ onlarla hayatı anlamlandırmanın yollarını gösteriyor. Tabii ki görenlere¸ duyanlara¸ anlayanlara¸ bilenlere. Buna erişmek için etrafımızdakilere ibret nazarıyla bakmak gerek¸ gönül kulağıyla bu sesleri duymak gerek¸ irfan aklıyla anlamak gerek.


Ve işte İsrailoğullarına sunulan sofra. Onlar Mısır'dan göç edip Sînâ Yarımadası'na girdiklerinde başlarını sokacak evleri barkları yoktu¸ yiyecekleri de. Yüce Rabb'imiz bulutla onları gölgelendirdi. Çölün yakıcı sıcağından etkilenmediler. Yüce Rabb'imiz onlara çiğ damlası gibi gökten yağan men/helva ve bol bol uçuşan selvâ/bıldırcın kuşlarıyla gönderdi. Kırk sene süren çöl hayatı ve binlerce insanı besleyen ilâhî ikramlar. Tatlı ve et. İnsan bünyesinin en fazla ihtiyaç duyduğu besinlerdi bunlar. Bunların tam olarak keyfiyetini¸ ne şekilde ve nasıl geldiğini bilmiyoruz. Bunları bilmek de bize pek fazla bir şey kazandırmayacaktır. Önemli olan¸ anlatılan kıssadan alınması gereken dersi alabilmektir.


Onlar çölde imtihan oluyorlardı. Başlarında peygamberleri¸ eğitime tabi tutulmuşlardı. Peygamberleri onları¸ dünyevîleşmeden kurtaracak ve geleceğin önderleri olmaya hazırlayacaktı. Bunun için çöl sıcağında ilâhî ikramların içerisinde idiler. Ama onlar¸ bunu ve kendilerine sunulan bu nimetlerin önemini kavrayamadılar. Onlara göre daha değersiz şeyler istemeye başladılar. Hâlbuki istedikleri şeyleri elde etmek için çalışıp çabalamak gerekecekti. Oysa onlara¸ istediklerinden daha kıymetlisi çalışmadan veriliyordu. Onlara düşen¸ bulundukları duruma rızâ gösterip peygamberlerinden istifade etmek ve Rableri katındaki derecelerini artırmak için gayret sarf etmekti. Rablerinden gelene razı olmak ve kanâat etmekti. Ama onlar¸ öyle yapmadılar.


Nimete Nankörlük Ettiler


Nimete nankörlük ettiler. Değersiz olanı¸ hayırlı olana tercih ettiler. Elbette istedikleri soğan¸ sarımsak¸ sebze¸ salatalık gibi şeyler de Allah'ın nimetleriydi. Onlar da hayırlı ve yararlı şeylerdi. Ancak onlar öyle çalışıp çabalamadan elde edilecek şeyler değildi. Üstelik men ve selvâ hazır ellerinde bulunan nimetlerdi. İstedikleri ise ilerde olabilecek şeylerdi. Oysa elde bulunan¸ gelmesi muhtemel olandan daha hayırlıydı. Hem insan¸ özellikle eğitilme döneminde bulduklarıyla yetinmeli ve nefsinin her istediğinin olmasını istememeliydi. İstedikleri nimetleri kazanmak için çalışıp çabalayacakları zaman içerisinde¸ peygamberlerinden daha fazla istifade edebilir ve kendilerini daha iyi yetiştirebilirlerdi. Zaten başlarında bulunan peygamberleri de aynı şartlar ve aynı nimetler içerisinde yaşamaktaydı. Onlara düşen¸ peygamberlerine tâbi olmak¸ onun da yaşadığı hayata râzı olmaktı. Ki Hz. Mûsâ (a.s.) da onların bu isteklerini yerinde bulmamış ve şöyle karşılık vermişti: “Hayırlı olanı daha düşük şeyle mi değiştirmek işitiyorsunuz?


İnsan nefsi¸ Yüce Allah'ın sayısız nimetlerine karşı zayıftır¸ onları arzulayabilir. İnsan tamah sahibidir¸ hep daha fazlasını istemeye meyillidir. Helal olan nimetleri istemek normaldir. Ancak insan¸ ne zaman ne isteyeceğini bilmelidir. Usulüne uygun istemelidir. Hele bir de nimete nankörlük etmemelidir. Kanâat etmelidir. Bulduğuna şükretmelidir. Bulamadıkları için de sabırlı olmalıdır. İsrailoğullarının¸ uzun süre men ve selvadan yiyip usanmaları normal görülebilir. Ancak onlar¸ bu nimetlerle sınandıklarını düşünemediler¸ bu nimetlerin kendilerine özel olarak sunulduğunu unuttular¸ kısa bir süre önce esâret hayatında yaşadıklarını hatırlamadılar ve saygısızca bir çeşit yemeğe dayanamayacaklarını söylediler. Onlar bunu söylerken¸ önceki esâret hayatlarında yedikleri şeyleri istediler. Sanki eski günlerine dönmek istediler.


Sonra ne oldu; onlara sunulan nimetler ellerinden alındı¸ onlara yoksulluk ve zillet damgası vuruldu. Oysa onlar¸ içerisinde bulundukları nimetlere şükretselerdi¸ Yüce Allah onlara olan nimetini artıracaktı. Ama onlar acele ettiler¸ nankörlük ve isyanla yeni şeyler istediler. İsterken de yine terbiyesizce “Rabb'ine yalvar¸ bize¸ yerin bitirdiği sebze¸ acur¸ sarımsak¸ mercimek ve soğan yetiştirsin.” dediler. Hâlbuki o Rab¸ yalnızca Hz. Mûsâ Peygamber'in Rabb'i değildi ve O'na sipariş verir gibi talep iletilemezdi. Onların bu saygısız talepleri karşısında Hz. Mûsâ (a.s.)¸ “O hâlde size iyilik ve ihsan yaramıyor¸ inin şehre¸ karışın şehir hayatına ve hayatın zorluklarını bizzat yaşayın.” dedi.


İnsan¸ içerisinde bulunduğu nimetleri görüp şükretmeli¸ yeni şeyler isteyecekse istemesini bilmeli¸ nerede¸ ne isteyeceğini bilmelidir. Onların istedikleri şeyler¸ çöl hayatında olmazdı¸ yine onlar çalışıp çabalamadan gelmezdi. Onun için Rabb'imiz şöyle buyurur: “Şâyet şükrederseniz¸ nimetlerimi artırırım da artırırım. Ama eğer nankörlük ederseniz¸ doğrusu Benim azabım pek yamandır!”4


 


Dipnot


1. 2/Bakara¸ 57-61.


2. 7/A'râf¸ 69.


3. 20/Tâh⸠80-81.


4. 14/İbrâhîm¸ 7.

Sayfayı Paylaş