SADRA ŞİFA SATIRLAR

Somuncu Baba

Rıfk ile nabzını tut eyle tebessümle nigâh (Ey tabip¸ hastanın nabzını tebessümle¸ sevgi ile tut)
Bârid etvârın ile hâl-i dilin etme tebâh (Soğuk tavırlarla davranıp da gönlünü kırma)
Nâgehan âh olup vâsıl-ı dergâh-ı ilâh (Hastanın âhı mutlaka Allah'ın katına ulaşır)
Belki Allah yaratır çâresizin çâresini (Allah dilerse çâresiz olana çâre gönderir)


Yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim¸ çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler vermektedir. Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutmaktadır. Aynı şekilde Peygamberimiz (s.a.v.)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte tıbb-ı Nebevî bunlardan oluşuyor.


Aslında biz Müslümanlar¸ Hz. Muhammed (s.a.v.)'i tabîb-i kulûb¸ yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden¸ gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren “kalplerin tabibi” olarak tanır ve öyle inanırız. Onun izinden giden mürşid-i kâmiller de gönüllerin ihyası ve manevî rahatsızlıklar için güzel nasihatlerde bulanan seçkin insanlardır.


Hz. Peygamber (s.a.v.)'in tıbba dair hadisleri alındığında bir bölümünün genel tıp konularına¸ fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe¸ bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülmektedir.


Bir Müslüman yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmesi¸ hastalanınca tedavi olması ve tedaviye inançla bağlanması¸ hastalıklarda mütehassıs hekime müracaat etmesi gerektiği¸ gönül tabibi olan mürşid-i kâmilin de tavsiyelerine uyarak manevî hastalıklarını büyüklerin öngördüğü şekilde tedavi etmenin yollarına bakması bizim kadim tasavvuf geleneğimizin esasını teşkil etmektedir.


Sad İbn Vakkas Hazreteleri bir gün hastalanmıştı Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ziyaretlerine gitmişlerdi. Hz. Sad'ı evinde hasta yatar görünce¸ Âlemlerin Efendisi (s.a.v.) “Haris bin Kelde'yi çağırın¸ o iyi bir hekimdir¸ sizi tedavi etsin.”1 buyurmuştu.


Yine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.): “Allah derdi de çareyi de verdiği gibi her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeple tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz.”2 buyurmuşlardır. Davut (a.s.): “Sağlık¸ gizli bir hazinedir. Bir saatlik üzüntü¸ insanı bir sene yaşlanmış gibi yıpratır. Dostlardan ayrı kalmak ise kişiyi hasta eder.” demektedir. Peygamberimiz (s.a.v.) sağlığın önemini şöyle vurgular: “Sizlerden her kim vücut bakımından sağlıklı¸ nefsinden¸ malından korkusuz ve huzurlu¸ günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.”3


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ hayatının her döneminde eğitim ve sağlığa çok önem vermiştir. Bir rahatsızlık vesilesiyle doktora giden bir arkadaşına¸ doktorun sert tavırlar göstermesi¸ hastalığın çok ağır olduğunu söyleyerek¸ çaresizlik ifadelerinde bulunmasına cevap niteliği bakımından Âli Paşa'nın şu şiirine nazire olarak bir rubai söylemiştir:


Rıfk ile nabzını tut eyle tebessümle nigâh


Bârid etvarın ile hâl-i dilin etme tebâh


Nâgehan ahî olup¸ vâsıl-ı dergâh-ı ilâh


Belki Allah yaratır çaresizin çâresini


Nazire-i Hulûsi


“Yoluna canlar kurban edilecek sevgilinin yolunda candan kıymetli bir hediyenin olmadığını¸ hastaya yumuşak davranılmasını¸ soğuk tavırların insanları üzdüğünü¸ gönülden yaraladığını¸ dermansız dert yaratmayan Allah'tan istenirse şifa vereceğini ve bu konuda ümitsiz olunmamasını” edebî bir üslupla tavsiye etmişlerdir. Bir beyitlerinde de şöyle buyurmuşlardır:


Tabib-i hâzık-ı bul yâreni arz eyle teslim ol


Ânı timar eder ne veçhile dermâne lâyıksa


Nasıl vücudumuzun bir uzvu ağrıyınca doktora gidiliyor¸ hatta doktorun verdiği tedavi uygulanıyorsa; kalbimiz hastalanınca gönlümüz daralınca da tabib-i hazık olan mürşid-i kâmile gidilmelidir. Mürşid-i kâmil kalbimizdeki hırs¸ tamah¸ riya¸ süm'a¸ buhul¸ adavet¸ kin¸ buğz¸ haset¸ kin¸ kibir gibi hastalıkları tedaviye başlar. Tedavisi için bizlere bir reçete uygular. Bütün bu kötü ahlakı beğenilmeyen fiil ve davranışları ortadan kaldırmak için kesinlikle tabib-i hâzıka muhtacız. Onların sohbetlerine gidip huzurlarında bulunarak feyzinden istifade edilmelidir.


Nefs-i emmare¸ bir mürşid-i kâmilin hakikat kılıcıyla kesilirse ancak nefs-i mutmainneye¸ nefs-i râziyeye ve nefs-i merziyyeye dönüşür. Mürşid-i kâmile gönülden teslim olununca¸ onun tavsiye ettiği zikir¸ hilm¸ sabır¸ kanaat¸ tevekkül¸ tevazu ile kötü huyların açtığı yaralar iyileşir. İnsanların gönlüne; hırs¸ tamah¸ buhl¸ adâvet¸ buğz¸ haset¸ kibir¸ yalan çok derin yaralar açar. Bunlardan kurtulmamız için; tabib-i hâzık¸ yani bir manevî doktorun gözetiminde hayatımızı idame ettirmeliyiz. Manevî doktorun Kur'an-ı Kerim'den ve hadis-i şeriflerden çıkardığı reçetelerle deva bulmalıyız.


Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri¸ Dîvân'ındaki bir beyitte şöyle buyurmaktadır:


Ey tabib-i hazık-ı Hak Hulûsi hastaya


Bir şifa bahş eyle ki derd senin deva senin


Burada¸ Hazret¸ Cenab-ı Hakk'a¸ bir sıfatıyla seslenmektedir: “Hazık¸ yani hastalıkları iyileştirme konusunda son derece başarılı¸ usta hekim¸ gerçek doktor¸ tabip (Cenab-ı Hak¸ kalplerin tabibidir)¸ ey¸ tüm hastalıkları en güzel şekilde iyileştiren Tabip olan Allah'ım! Hulûsi adındaki kulun hastadır. (Burada Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi (k.s.)¸ tevazuunu dile getirmektedir aynı zamanda. Nefsin hastalığını ima etmektedir.) Bu kuluna bir şifa bağışla¸ çünkü dert de Sendendir derdin ilacı da Senden gelir. Derdi veren de dermanı sunan da ancak Sensin.”


Bu yazımızda bir tıp doktorunun Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Hazretleri'ne yazmış olduğu bir mektuptan bahsedeceğiz. Mektup metnine geçmeden evvel Dr. Ahmet Köksal Bey hakkında Sayın Mehmet Göçer'den edindiğimiz bilgileri sizlerle paylaşalım:


Dr. Ahmet Kemal Köksal


Elbistan'da Hicri 1331¸ Miladi 1915 tarihinde dünyaya gelir. İlk ve ortaokulu Elbistan'da ikmal eder¸ daha sonra İstanbul Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nden mezun olur. Yurdumuzun çeşitli illerinde doktorluk/başhekimlik yapar. Sivas'ta bulunduğu yıllarda İhramıcızade İsmail Hakkı Toprak Hazretleri'yle tanışır¸ hizmetinde bulunur. Bu vesileyle tasavvuf dersi alıp¸ dervişane bir hayat yaşar. Fırsat buldukça Darende'yi Hulûsi Efendi Hazretleri'ni ziyaret eder¸ misafiri olur. Hatta bu hususta 1959 tarihli bir gazete haberi şöyledir:


“Dr. Ahmet Kemal Köksal Kazamızda


Sivas dâhiliye Mütehassısı Sayın Dr. Ahmet Kemal Köksal¸ beraberindeki biraderleri İzzettin Köksal ve Hasan Köksal ile birlikte 27.05.1959 günü geç vakit kazamıza gelerek Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-Hatibi Hulûsi Efendi'nin evinde misafir kalarak 28.05.1959 günü Elbistan'a müteveccihen hareket etmişler ve 31.05.1959 günü tekrar Sivas'a geçmişlerdir.”


Dr. Ahmet Kemal Köksal Bey; 05.06.2001 tarihinde Hakk'ın rahmetine kavuşur.


Elbistan'da¸ 23.08.1957 tarihinde yayınlamaya başlanan Elbistan Postası'nın ilk sayısında yayınlanan bir haber şöyledir:


“Sivas Devlet Hastanesi Başhekimi hemşehrimiz Dr. Ahmet Kemal Köksal ilçemize geldi. Şu adreste parasız hasta muayene etmeye başladı. Hastası olan tüm hemşehrilerimize duyurulur.”


Daha sonra Elbistan Devlet Hastanesi Başhekimliği'ne atanır. Bu görevi uzun yıllar sürdürür.


1965 yılında bir gün Bakış (Malap) köyünden 30 civarında insan hasta olup vefat eder. Konuya duyarlı olan Dr. Kemal Bey¸ konuyu Anadolu Ajansı maharetiyle ulusal basına taşıttırır. Günün Sağlık Bakanı başta¸ beyin heyetiyle Elbistan'a gelirler. Malap köyünde incelemelerde bulunurlar. Bu arada hastalığa 6 kurban daha verilir. Ölü sayısı 36'ya çıkar. Bakan¸ 3 kişilik uzmanı köyde bırakır. İki günlük araştırma sonucu durum anlaşılır; köy halkı bit ve pire için Ddt tozunu çamaşırlarına bolca attıklarından zehrin vücutlarına işlemesi sonucu ölümler meydana gelmiş. Uzmanların talimatı üzerine bütün çamaşırlar kaynar suda kaynatıldıktan ve Ddt'nin de çöpe atılmasından sonra ölümler durur. Dr. Ahmet Kemal Köksal Beyin gazetecileri çağırması felâketin önlenmesine vesile olmuştur.


Mehmet Göçer'e şöyle anlatıyor: “Dr. Ahmet Kemal Köksal Bey'in acıma hissi¸ merhameti¸ cömertliği çok yoğundu. Yetiştirip gelin ettiği yetim-öksüz kız çocuğu sayısı on beşten fazla diyenler var. Çeyizlerini de kendisi alırdı.


Ayrıca¸ Osmaniye'nin Adana yolu üzeri¸ yola nazır¸ içinde 250 m² yapılmış tır garajı bulunan 3 dönümlük¸ çok kıymetli bir arsayı Osmaniye Çocuk Esirgeme Kurumu'na vakfetmiştir.


1965'lerde olsa gerek. Anadolu'nun manevî güneşi¸ Sivas'ta metfun¸ Müridi olduğu Hacı İsmail Toprak Efendi'yi Dr. Ahmet Kemal Köksal Bey¸ Elbistan'a davet etmişti. Darende'den Hulûsi Efendi Hazretleri ve kalabalık bir ihvan topluluğuyla Elbistan'a teşrif ettiler. Sohbetlerine birçok gönül dostu katılmıştı. Yani ona son derece bağlıydı.


Dr. Ahmet Bey'in ve eşinin iyilik üzerine meziyetleri çoktur. Yine anlatılanlara göre; Evlerinde hazır hâlde içinde kefen¸ sabun¸ lif¸ havlu peştamal konulmuş onlarca bohça olurmuş. Birinin vefat salâsı verilmesini takiben çoğunlukla fakir olan halka hizmet ve yardım olsun diye yakınlarını çağırıp; “Al yavrum şu bohçayı cenaze sahibine teslim et.” derlerdi. Cenaze sahipleri de dua ve teşekkür ederlerdi.


Gerçeğini söylemek gerekirse¸ öyle bir güzel haslet¸ hayırsever Ahmet Kemal'a; böyle de bir his ve merhamet yüklü Hanımefendi yakışırdı.


Sivas Devlet Hastanesi Başhekimi iken¸ görev yaptığı dönem içinde satın aldığı üç dükkân¸ 7 daireli bir apartman ve tarihî bir konağın ardından kurduğu; “Dr. Ahmet Kemal Köksal Vakfı”na sözü geçen taşınmazları bağışlar. Ve daha sonra da¸ bu vakfın mal varlığını Sivas Çocuk Esirgeme Kurumu'na devreder. Bunların aylık kira geliri bu gün itibariyle yüklü bir miktar olup¸ kimsesiz çocuklara sarf edilmektedir. Yani sadaka-i cariyelere devam etmekte¸ amel defteri kapanmamaktadır. Ruhu şad olsun.


“Doktor: Siz Maddî Biz de Manevî Hekimiz.”


03.01.980


Çok muhterem kardeşim¸


Rahmetli Şeyh Efendi Hazretleri¸ “Doktor; siz maddî biz de manevî hekimiz.” derdi. Vefatıyla nefs-i şeytaninin avaresi olarak o makamı işgal etmek istediler ise de (o kişilerin) liyakatsizlikleri hasebiyle bulanıklık arttı. Kutub olarak hamd ü sena olsun ki çevrenizde ihlas ile irşatlarınız ve hizmet yolunun piştârı (öncüsü) olmakla (ihvanı) huzura kavuşturdunuz.


Refikanın çeşitli hastalıkları (buna da şükür) dostların sohbetlerinden mahrum bırakıyor. İnşallah bu yaz üç beş gün huzur günlerimi yanınızda geçirmek isterim. Hemşireniz (eşim) acınarak Elbistan'dan bir fakir kız almıştı. İlkokul tamamladığı sene yani iki sene evvel Osmaniye'de Basri Başdoğan'ın bahçesinde oturan Emine isminde bir kadın sizi tanıdığı beyanı ile on dört yaşında bu çocuğu istedi. On yedi yaşında da kızımızın düğününü yaptık verdik. Kız hamile kaldı. Boğazına iyi bakılmadığı hasebiyle verem oldu. Hamileliğin yedinci ayı eve getirdim. İlaçları yaptık¸ cerahati çektim. Doğum günü hastaneye götürdüm. Kendisine haber verdim. Hastanede doğumdan sonra kayın valide almış evine kaçırmış. Kendisine günde yarım kilo et¸ süt ve ilaçlarının devamını söyledim. Bize terbiye harici hareket etti. Bu hüsranlıkta bir şey yoktur. Zeytin tanesi ezer yediririm dedi. Kasaptan oğlunun götürdüğü eti yedirmedi. Ben kasabın ve sütün aylık masrafını veriyordum. Bir ay sonra kıza süt de içirmiyor¸ süt içerse çocuğu zarar görür diyormuş. Şimdi gidiyoruz¸ Basri Başdoğan da şikâyetçi. Şayet manevî tedavi olarak (sizin şifaen veya gönülden uyarmanız neticesi) “Doktor Ahmet Bey'in tedavisine bakın.” diye sözünüzü tutar¸ ıslah olursa olur¸ yoksa söz dinlemeyen bir kadındır.


Vaktinizi israf ettim. Hacı Hatun bacımıza refikam ve ben selâmlarımızı sunarız. Çocuklarınızın gözlerinizden öperiz. Kardeşim çok müteessirim. Yarın hastalık ilerlediği vakit getirip eve bırakır. O vakit de iş işten geçer diye üzülüyorum.


Hemşirem size yazıp bildirmemi münasip gördü.


Dr. Ahmet Kemal Köksal


Dâhiliye Mütehassısı/Osmaniye


Sonuç Yerine


Sonuç olarak¸ mektupta hem gönüllere şifa sunan satırlar hem de bir hasta kadının ızdırabına deva olmak amacıyla¸ dua ve himmet talebi vardır. Bir sosyolog Hulûsi Efendi Hazretleri için; “Sözleri sevenleri tarafından bir hâkimin sözünden daha tesirli iş görürdü.” diyerek¸ gönül dostlarının Hazret'in sözüne duydukları saygıya işaret etmektedir. Bu mektupta da¸ hasta bir kadın için¸ Hulûsi Efendi Hazretleri'nin sözüyle veya işaretiyle kayınvalidesinin doktorun tedavisine göstereceği ihtimama dikkat çekilerek yardım talebinde bulunulmuştur.


Mektubun en dikkat çekici yönü ise¸ ilk satırlardaki; Rahmetli Şeyh Efendi Hazretleri¸ ‘Doktor; siz maddî biz de manevî hekimiz.' derdi. Vefatıyla nefs-i şeytaninin avaresi olarak o makamı işgal etmek istediler ise de (o kişilerin) liyakatsizlikleri hasebiyle bulanıklık arttı. Kutub olarak hamd ü sena olsun ki çevrenizde ihlas ile irşatlarınız ve hizmet yolunun piştârı (öncüsü) olmakla (ihvanı) huzura kavuşturdunuz.” ifadesiyle İhramcızade Hazretleri'nin dar-ı bakaya irtihalinden sonra manevî görevi bir kutup olarak üstlenen Hulûsi Efendi Hazretleri'nin manevî irşadına vurgu yapılmıştır. Konuyla ilgili bir hatıra ile yazımızı tamamlayalım:


İhramcızade İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'nin 02.09.1969 tarihinde irtihalinden sonra hilafet görevi Hulûsi Efendi Hazretleri tarafından yürütülmekle birlikte; her hangi bir manevî vazifesi olmadığı hâlde bazı şahısların meydana çıktıkları ve kendilerinin de vazifeli olduğunu söyleyerek¸ ihvanlar arasında tefrikaya yol açmaya tevessül ettikleri vaki olmuştur. Bu konu ile ilgili İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'nin 1967 yılında bir sohbet esnasında Hulûsi Efendi (k.s.)'ye söylediği söz Hulûsi Efendi (k.s.) tarafından şöyle nakledilmiştir:


“Pir Efendimiz¸ isimlerini tek tek saydı. ‘Oğlum Hulûsi bunlar bizim vefatımızı bekliyorlar¸ vefatımızdan sonra bu 16 kişi şeyhliğini ilan edecekler ve 16 sene devam edecek.' diye buyurdu.”


Hulûsi Efendi Hazretleri'nin 1983 yılında silsileye manzum olarak mütevazı bir ifade ile kendi ismini dâhil ettiği dikkate alındığında¸ 1967 ile 1983 yılları arasındaki 16 sene içerisinde 16 değişik kişinin kendi kendilerine verdiği pâye ile yok olup gittikleri ve vazifenin gerçek sahibi olan Hulûsi Efendi (k.s.)'nin¸ İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'den aldığı manevî irşad vazifesini devam ettirdiği bir gerçek olarak ortaya çıkmaktadır.



Dipnot


1. Ebu Davud¸ Tıp¸ 12.


2. Ebu Davud¸ Tıp¸ 11.


3. Tirmizi¸ Zühal¸ 2346.

Sayfayı Paylaş