MEVLÂNA HÂLİD-İ BAĞDÂDÎ HAZRETLERİ (K.S.)

Somuncu Baba

“El-Bağdâdî (k.s.)¸ İslâm'ın öngördüğü çizgiler içinde hizmetini yürütmeye çalışmıştır. Mektup ve tavsiyelerini incelediğimizde talebelerinden öncelikle Kur'an ardından fıkıh ve hadis öğrenmelerini istemiştir.”


Nakşbendîyye Tarîkatı'nın 18. yy. da bir kolu olarak teessüs eden Hâlidiyye Tarîkatı'nın kurucusu Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin asıl adı¸ Hâlid b. Hüseyin en-Nakşbendî el-Hâlidî eş-Şafii'dir. Irak'ın Şehrezûr beldesine bağlı Karadağ da dünyaya gelmiş “Ziyaüddin” lakabı ve “el-Bağdâdî” nisbesi ile şöhret bulmuştur.


Mevlânâ Hâlid Hazretleri'nin kendi eserlerinde ve konu ile ilgili diğer kaynaklarda babasının Hüseyin adında bir zat olduğu isminden anlaşılmaktadır. Hz. Osman (r.a.) neslinden olan Hâlid-i Bağdâdî Şafiî mezhebine mensubtur. İ'tikaden Eş'ari¸ tarîkaten Nakşî ve meşreben Müceddidi'dir.


Mevlânâ Hâlid en-Nakşbendî'nin doğum tarihi ile ilgili olarak değişik tarihler verilir. Ama kendisinin bir ifadesi bu noktada bize ışık tutar. 1826 yılında Şam'da vefat eden Mevlânâ Hâlid'in 1242/1826'da vuku bulan vefatından hemen önce vasiyetini yazdırırken İsmail Gazzi'ye söylediği “Ömrümüz 50'ye ulaşmıştır. 35 senelik farzları ıskat ve kaza ediniz.” şeklindeki sözlerinden doğum tarihinin 1192/1778 olduğu söylenebilir.


Mevlânâ Hâlid Hazretleri¸ 12 Zilkade 1242/1826 Cuma günü akşam ezanı okunurken ruhunu teslim etti. Yıkama¸ tekfin ve teçhiz işlemlerinden sonra Emeviyye Camii'nde kılınan namazdan sonra cenaze¸ Kasiyon Dağı'nda bulunan “Tell” tepesine getirildi ve burada tekrar kılınan cenaze namazından sonra defnedildi.


İlmî Kişiliği


Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî¸ küçük yaşta ilim tahsiline başlamış değişik ilim dallarında kendini yetiştirmiş¸ eserlerinin çoğunu tasavvufa intisab etmeden önce yazmıştır.


Medreseleriyle ünlü Karadağ'da dünyaya gelen el-Bağdâdî (k.s.)'nin ilmî bir atmosferde hayatı tanımaya başlaması¸ okuduğu ilimler¸ talebeleri¸ tavsiyeleri tarîkatında ve düşüncelerinde ilmi ön plana çıkararak müridlerinin ilim sahibi olmasını istemesi¸ ilmî icâzeti olmayana hilâfet verilmemesini vazgeçilmez prensip olarak benimsemesi neticesi Hâlidiyye tarîkatına “İlmiyye sınıfının tarîkatı” pâyesini kazandıran tutumu¸ ilmî şahsiyetini tanımamıza yardımcı olan hususlardır.


El-Bağdâdî (k.s.)¸ İslâm'ın öngördüğü çizgiler içinde hizmetini yürütmeye çalışmıştır. Mektup ve tavsiyelerini incelediğimizde talebelerinden öncelikle Kur'an ardından fıkıh ve hadis öğrenmelerini istemiştir.


Aldığı icazetler¸ katıldığı ilim cemiyetleri¸ hizmete açtığı medreseler dikkate alındığında hayatı boyunca adeta ilimsiz tasavvufun olmayacağı mesajını bizlere ulaştırmıştır. Disiplin ve samimiyeti anlayışının bir parçası olarak gören el-Bağdâdî¸ tarîkat içi tutum ve davranışlarında Abdulvehhab es-Sûsî gibi fevri davrananları affetmemiş ve bu tip tavırlara taviz vermemiştir


Eserleri¸ halifelerinin özellikleri ve sohbetlerinde ilmî değerlere önem veren el-Bağdâdî (k.s.)'nin eserlerini Arapça ve Farsça yazmış olması¸ kendisinin bu dillere hem okutacak hem de eser verecek derecede vâkıf olduğunu gösterdiği gibi ilmî kudretini isbâta kâfi bir delil olarak düşünülebilir.


Tavsiyelerinde “Çeşitli ilim dalları vardır. Onlar çok derindir. Mutlu kişi¸ ilimlerin en tatlı kaynağını talep edendir. İhlâslı olarak ilimleri yaymakla meşgul olunuz.” buyurması bu konudaki hassâsiyetini göstermektedir.


Tasavvufî Kişiliği


Mevlânâ Hâlid el-Bağdâdî (k.s.)¸ 1205/1805 yılına kadar tedris faaliyetiyle uğraşmasının ardından hem hac ibâdetini eda etmek¸ hem de hissettiği mânevî bir boşluğu gidermek için kâmil bir mürşid aramak gayesi ile hacca niyet ederek yola çıktı.


Medine'de kaldığı süre içerisinde vaktinin tamamını Mescid-i Nebevî'de geçiren ve salih zatlarla görüşen Bağdâdî Hazretleri bu mukaddes yolculukta kendisini tasavvufa bağlayan hadiseyi şöyle nakletmektedir;


“Medine'de bulunduğum bir gün¸ istikamet ve riyazât sahibi olduğu anlaşılan Yemenli âlim ve âmil bir zatla karşılaştım. Hiç bir şey bilmeyen bir kimsenin bir âlimden nasihat istemesindeki tavrını takınarak bana nasihat etmesini istedim. Bana birçok nasihatte bulundu ve:


“Mekke-i Mükerreme'de bulunduğun süre içinde dine ters gibi görünse bile gördüğün hiç bir harekete hemen tepki verip karşı çıkma.” dedi ve gitti.


Yanımda bulunanlarla Mekke'ye ulaştım. Yemenli zatın nasihatlerini unutmamaya gayret ediyordum. Bir Cuma günü¸ mescide ilk gelenlere vaad edilen bir deve kurban eden kimsenin ecri kadar sevaba nail olmak için Mescid-i Haram'a erken geldim. Kâbe'ye karşı oturup Delail-i Şerif okumaya başladım. Bu arada siyah sakallı¸ sıradan birinin kıyafeti gibi giyinmiş bir adamın sırtını Kâbe'nin duvarına dayayıp yüzünü bana çevirdiğini gördüm. İçimden;


‘Bu adam Kâbe'ye karşı niçin edeb dışı davranıyor.' diye düşündüm. Fakat o zata hiç bir şey söylemedim. Ben bu hal içinde iken o zat kalkıp yanıma geldi ve bana hitaben;


‘Bilmez misin¸ Allah katında mü'min olan bir kimseye saygı ve hürmet¸ Kâbe'ye hürmetten daha büyük ve önemlidir. Yüzümü sana dönmeme niçin itiraz ediyorsun. Medine'de sana yapılan nasihati ne çabuk unuttun.' dedi.


Bunun üzerine onun velî bir zat olduğunu anladım ve hemen ellerine kapandım. Ondan özür dileyerek beni irşad etmesini istedim. Bana hitaben;


‘Senin irşadın bu diyarda değildir.' deyip eliyle Hindistan tarafını işaret etti. ‘Sana bu yönden işaret gelecektir ve irşadın orada olacaktır.” diyerek sözünü tamamladı.


Bunun üzerine¸ beni amaç ve maksadıma ulaştıracak mürşidi¸ Mekke ve Medine'de bulmaktan ümidimi kestim ve haccın menasikini tamamlayıp Şam'a döndüm.”


Hac dönüşü bu mânevî işaretin verdiği müjdenin tahakkukunu beklemek ümidi ile Süleymaniye'ye döndü ve müderrislik görevine devam etti.


Şeyh Abdullah ed-Dihlevî halifesi Mirza Rahimullah Muhammed Derviş Azim-abadi'ye görev verip; “Hâlid'e selamımızı ilet¸ bu tarafa gelsin.” diyerek Süleymaniye'ye gönderdi.


Şeyh Mirza Rahimullah Süleymaniye'ye geldi ve “Benim kâmil¸ âlim¸ mürşid ve ârif olan Tarîkat-ı Nakşbendîyye'ye mensub¸ irşad ve sülûkun inceliklerini bilen Muhammedî ahlâka¸ ilm-i hakikîye sahip bir şeyhim var. Şeyhim senin Cihanabad'a gelmeni istedi ve bu sebeple beni buraya gönderdi. Ben¸ şeyhimden bir zatın yanına geleceğini ve yanında arzusuna kavuşacağını” söylediğini duydum deyince beklediği zamanın geldiğine inanan el-Bağdâdî¸ talebelerinin ısrarlarına rağmen¸ Şeyh Mirza Rahimullah ile birlikte 1224/1809'da Hindistan'a gitti.


1225/1810'da Hindistan'a ulaşan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri¸ Şeyh Abdullah ed-Dihlevî'nin hizmetine başlayıp¸ mânevî terbiyesine girmiş¸ seyr ü sülûke tabi' tutularak beş ay gibi kısa bir sürede huzur ve müşahede ehli olarak hocasından icazet almış ve hocası tarafından irşâd görevi ile memleketine gönderilmiştir.


Bağdat'a bağlı Medinetü's-selam kasabasına gelen el-Bağdâdî¸ 1226/1811'de Süleyman Paşa'nın oğlu Said Paşa'nın vezareti sırasında Bağdat'a gelerek Abdülkadir Geylani'nin zaviyesine yerleşti.


Mevlânâ Hâlid (k.s.) zaviyeye yerleşince başta Said Paşa olmak üzere âlimler ve devlet ricali kendisini ziyaret etti. Said Paşa ziyareti sırasında el-Bağdâdî'nin celal ve safvetiyle kendinden geçtiği¸ şeyhin celali cemale dönünce kendisinden dua talep ettiği belirtilir. Said Paşa nasihat isteyince Mevlânâ Hâlid kendisine şöyle demiştir;


“Ey Said! Kıyamet günü herkese dünyada yaptığı amelleri sorulacaktır. Fakat sen yönetici olman dolayısıyla hem kendinden hem de velayetin altında bulunan bütün insanlardan hesaba çekileceksin. Bunun için Allah'tan kork ve azab çekmene vesile olabilecek davranışlardan uzak dur.”


Daha sonra El-Bağdâdî (k.s.)¸ Bağdat'tan ayrılarak halife ve müridleri ile Şam'a gitmiştir. Şam'a yerleşen el-Bağdâdî ev ve arazi almış¸ arazisinin bir kısmını mescid olarak vakfedip Şam'da bulunan harap mescid ve medreseleri de tamir ettirerek ilim ve hikmetin yayılması için çaba göstermiştir.


Nakşbendîyye¸ Kâdiriyye¸ Kübreviyye¸ Çeştiyye ve Müceddidiyye tarîkatlarından yaklaşık 36 yaşlarında iken icâzet alan el-Bağdâdî¸ Hâlidî literatürüne dâir kaleme alınmış eserlerde: “İ'tikaden Eş'arî¸ fıkhî yönden Şâfii¸ meşreb açısından Nakşbendî-Müceddidî” diye tanıtılmaktadır.


Bu noktadan hareketle¸ onun ruhânî latîfeler üzerinde seyr ü sülûk prensibini esas alan ve “zikr-i hafî” yi benimseyen Nakşbendîyye Tarîkatı'nın usûl ve âdâbı çerçevesinde yoğunlaşan bir tasavvuf ve tarîkat anlayışına sahip olduğu görülür. Önceleri eğitim-öğretim hizmetleri¸ ilmî çalışmaları ve özellikle kelam¸ akâid ve fıkıh ilmine dâir kaleme aldığı eserlerle ortaya çıkan ve tarîkat neşri için gönderdiği halifeler sayesinde tarîkatının yayılması ile şöhreti artan el-Bağdâdî'nin¸ çocukluğundan başlayarak Hindistan'a gidinceye kadar ömrünün 34 yılını ilmî çalışmalara verdiğini söyleyebiliriz.



Toplumun Her Kesimini Kucaklayan Bir Tasavvuf Çizgisi


Beş tarîkattan icâzetli ve bu yönüyle “Câmiu't-turûk” olan el-Bağdâdî'nin müridlerine söylediği:


“Meşreblerini geniş tutma ve tarîkat ihvânının sürçmelerini görmeme” prensibiyle toplumun her kesimini kucaklayan bir tasavvuf çizgisi üzerinde olduğu söylenebilir.


Yine; “Kişinin nefsini davranış ve hareketlerinde iflâs etmiş olarak görmemesi cehâletin en son noktasıdır.” diyen el-Bağdâdî'nin halifelerinden¸ “Hüküm sahibi hiçbir emîrin işlerine girmemeyi¸ devlet adamları ve hâkimlerin işlerine karışmaktan kaçınmakla beraber¸ istişârî mâhiyette fikir sorulduğu zaman en doğru sözün söylenmesine gayret ve itinâ gösterilmesini” vazgeçilmez bir prensip olarak istemesi dikkat çekicidir. Şeyhinden aldığı hilâfet ile ayrılırken kendisine son arzusunun ne olduğuna dair yöneltilen bir soruya;


“Din ve dinin kuvvet bulması için dünyayı da isterim.” cevabını veren el-Bağdâdî Hâlidiyye tarîkatının irşâd prensiplerine esas olacak bir noktaya o zaman şu sözleri ile işaret etmiştir:


“Çünkü din insanlara dünyada teklif edilmiştir. Dini olmayan bir dünya ve dünyası olmayan bir din düşünülemez. İslâm dini sadece ibâdetler noktasında insanlara teklif getiren bir din değildir. İslâm dini ibâdetler dışında insanın kendisi¸ ailesi¸ komşuları ve diğer insanlarla olan hukuku ile ilgili olarak da hükümler koyan bir dindir.


Dolayısıyla hiç kimse dini sadece ibâdet olarak algılayamaz. Bir Müslümanın her anı Allah tarafından melekleri vasıtasıyla denetim ve kontrol altında tutulduğundan kişi hayatının her anını dinin emrettiği şekilde organize etmek zorundadır.”


Bunun içindir ki el-Bağdâdî¸ dünyayı dinin selameti ve sağlıklı olarak yaşanması için talep etmiştir.


Bir beldede ancak bir halifenin bulunmasına dikkat çeken el-Bağdâdî¸ gereksiz¸ faydası olmayacak tefrika ve çekişmelere meydan verilmemesini¸ İstanbul ve Mekke gibi önemli bölgelerde ise en kıdemli halifeye itaat etmenin hem halifeler hem de müridlerce benimsenmesini vazgeçilmez bir prensip olarak telakki etmiştir. Bu anlayışı ise kopukluğun önüne geçip davranış bütünlüğü sağlamaya yöneliktir.


Şerîatı neredeyse fıkhî yönüyle anlaması¸ ilmi ön planda tutması ile tarîkatına yeni bir anlayış getiren ve ona adeta “İlmiyye sınıfının tarîkatı” vasfını kazandıran el-Bağdâdî¸ müridlerinden âlim ve hâfızlara hürmet göstermelerini¸ güçleri nisbetinde Kur'an'la meşgul olmalarını¸ fıkıh ve hadis ilimleriyle diğer ilimlerden daha fazla ilgilenmelerini¸ irşâd hizmetlerinin kitab ve sünnet esasları çerçevesinde yürütülmesine hassasiyet göstermelerini istemiştir.


Buradan hareketle kendisinin tarîkat hedeflerine ancak şerîata sıkı sıkıya bağlılıkla ulaşılabileceğini kast ettiğini söyleyebiliriz.


Kütüphânesinde tasavvufla ilgili eserlerin az olması fakat Şâfii ve Hanefî fıkhına ait büyük bir fıkhî eserler koleksiyonunun olması bu fikrimizi te'yid eder mâhiyettedir. Ayrıca gelişmelerden onun bu fıkhî yönelişinin Bağdad¸ İstanbul¸ Şam ve başka yerlerde yüksek dereceli ulemâyı görülmemiş bir ölçüde Hâlidiyye tarîkatına çekmeyi sağlamıştır.


Hâlidiyye tarîkatını diğer tarîkatlardan ayıran özelliklerden biri olan ve bir müridin tarîkata girebilmesi için atılması gereken ilk adım olarak belirtilen kâmil bir şeyhle sohbet ve râbıta üzerinde özellikle duran el-Bağdâdî¸ kerâmet sahibi bir velî olmasına rağmen tarîkatta istikâmetin esas olduğunu belirtmiş ve bu konuda Şam'daki halifesi Ahmet Hatîb Erbîlî'ye yazdığı mektubunda; “Allah'tan sizler ve bizler için istikâmetin devamını dileriz. İstikâmeti elde etmeye çaba gösteriniz. Çünkü bir istikamet bin kerâmetten daha hayırlıdır.” diyerek bu konudaki düşüncelerini ifade etmiştir.1


 


Dipnot



1. Daha Geniş Bilgi İçin Bkz. Dr. Abdurrahman Memiş¸ Mevlâna Hâlid-i Bağdâdi Hazretleri¸ Nasihat Yayınları¸ Ankara¸ 2014.

Sayfayı Paylaş