İRFÂNÎ ŞİİRİMİZ VE HULÛSİ EFENDİ DÎVÂNI

Somuncu Baba

İrfânî şiir¸ İslâm kültür coğrafyası içinde¸ Hallâc-ı Mansûr¸ Ebû Saîd Ebu'l-Hayr¸ Ömer b. Fâriz ve Ferîdüddîn-i Attâr gibi büyük sûfî şâirlerin kurduğu şiir geleneğidir. Bu gelenek içinde Rûdegî¸ Firdevsî¸ Hakîm Senâî¸ Kâsımü'l-Envâr ve Abdurahman Câmî gibi nice şâirler yetişmiş; ilim ve irfânı şiir diliyle geniş kitlelere yaymışlardır. İslâm'ın imanî¸ ahlâkî ve amelî temel ilkelerini doğrudan doğruya tecrübî bilgiyle buluşturan bu şâirler¸ telif ettikleri eserlerle bir yandan İslâm kültür tarihinin öncüleri ve düşünce tarihini

İrfânî şiir¸ İslâm kültür coğrafyası içinde¸ Hallâc-ı Mansûr¸ Ebû Saîd Ebu'l-Hayr¸ Ömer b. Fâriz ve Ferîdüddîn-i Attâr gibi büyük sûfî şâirlerin kurduğu şiir geleneğidir. Bu gelenek içinde Rûdegî¸ Firdevsî¸ Hakîm Senâî¸ Kâsımü'l-Envâr ve Abdurahman Câmî gibi nice şâirler yetişmiş; ilim ve irfânı şiir diliyle geniş kitlelere yaymışlardır. İslâm'ın imanî¸ ahlâkî ve amelî temel ilkelerini doğrudan doğruya tecrübî bilgiyle buluşturan bu şâirler¸ telif ettikleri eserlerle bir yandan İslâm kültür tarihinin öncüleri ve düşünce tarihinin kurucu şahsiyetleri olarak tarihe geçmişler¸ öte yandan İslâm'ın yayılmasında etkili olmuşlardır.


Şunu açıkça söylemek gerekir: İrfânî şiir¸ gâyesi ve fikri olan bir şiirdir. Bu şiirde¸ ya bir temel değer yeniden ele alınıp irdelenir yahut da tecrübe edilen bir ilke tasvîr edilerek arkadan gelenlere bir "rehber metin" inşa edilir. Temel gâyesi¸ hakîkattir… Mânevî çalışmalarla bir idrake ulaşan şâir¸ bu idrak seviyesiyle konuşur ve muhatabına hakîkate ilişkin bilgiler verir. Bu bakımdan orada fikir vardır. Zaten söz¸ eğer bir fikri¸ bir tasavvuru¸ bir bakışı taşımıyorsa¸ söz değil; sûfî lisanıyla söylersek¸ mâlâyânidir. Dolayısıyla irfânî şiir derken¸ seyr ü sülûk sürecinde gidilen yolu tasvîr eden ifadeleri¸ uğranılan duraklarda (hâl ve makam) tadılan zevkleri¸ vâridâtı¸ tecellîleri¸ sünûhâtları kastediyoruz…


Bu şiir geleneği¸ Türk dilinde¸ Hoca Ahmet Yesevî'yle hayata geçmiştir. Baba ve Ata kavramlarıyla anılan ilk Türk sûfîlerinin de şiirler söylediği bazı kaynaklarda zikredilir. Korkut Ata¸ Çoban Ata gibi sûfîler bu vâdîde hakîkate ilişkin nice sözler demlemişlerdir. Nitekim Pîr-i Türkistan olarak da anılan Hoca Ahmet Yesevî'nin şiirlerini hikmet olarak isimlendiriyoruz… Bu yolda gidenler de hikmetler kaleme almışlardır. Hikmet¸ irfânî şiir tanımını ortaya koyan gâye ve fikirleri ihtivâ eden önemli bir kavramdır. Hikmet kavramını günümüzde bilgelik ifadesiyle karşılıyoruz. Bilgelik¸ bilgi edinme¸ idrak¸ görgü¸ sağduyu ve sezgisel anlayış ile birlikte bu hususiyetleri özümseyebilme ve uygulayabilme kapasitesidir. Diğer bir ifadeyle bilgelik¸ eskilerin deyişiyle kalb-i selîm¸ zevk-i selîm ve akl-ı selîm ile bilginin hâle dönüşmesidir. Bilginin mâlûmâttan öteye geçmesi hâli… Bilgi¸ mâlûmât olarak kalırsa¸ yüktür; taşıyana sıkıntı verdiği gibi¸ muhatabı da etkilemez. Bu bakımdan felsefenin bir kavramı olan hikmet¸ Ahmet Yesevî'nin sözlüğünde¸ bilgeliğin söze dönüşmesini ifade eder.


  * * *


Özellikle Meşrutiyet dönemiyle birlikte¸ süreli yayınların ve yeni aydın tipinin artan etkisine oranla¸ gönül eğitimi veren ocakların¸ irfânî ve edebî muhitlerin etkisi azalmıştır. Toplumun öncüsü olan "insân-ı kâmilin" yerini¸ Fransız kültürünün mütercimi ve tanıtıcısı olan "aydın" almaya başlamıştır. Böylece ortaya çıkan yeni estetik zevk ve algıya yerini bırakan klasik ve özellikle irfânî şiir¸ gâyet tabiî zayıflamıştır. Fakat ziya bütünüyle ortadan kaybolmamıştır; fark edilmese de ehlinin gönlünde âlemi aydınlatmaya devam etmiştir. Nihayet Cumhuriyete gelindiğinde irfânî şiirin hayat bulduğu tekkeler kapatılmış¸ âdâb¸ usûl ve erkânıyla başlı başına bir mânevî dünya sunan ocakların kandili uyutulmuştur. Bu uyutulma sürecinde¸ sadece şiir değil¸ musıkî¸ geleneksel Türk sanatları ve şehirli dili de gerçek anlamda gerilemiş¸ hatta belirli ölçülerde tükenmiştir. Günümüzde musıkî ortamlarında dile getirilen tarz ve eda kaybı¸ bu sürecin akademik ortama sunduğu önemli tartışma konularından birisidir. 


Tekkelerin kapatılmalarının siyasî¸ sosyal ve kültürel neticeleri başlı başına bir araştırma konusudur. Meseleye şiir açısından baktığımızda¸ şu tesbitleri yapmak mümkündür:


1. İrfânî şiir¸ hayat bulduğu edebî muhitini kaybetmiştir.


2. İrfânî şiir¸ dilini¸ sembollerini ve mânâsını sırlamıştır. Bugün tekkelerin âdâbı¸ usûl ve erkânına vâkıf olmadan¸ bu vâdîdeki şiiri anlamak zordur. Yûnus Emre'yi¸ Niyâzî-i Mısrî'yi ve diğerlerini anlama çabası¸ başlı başına bir uzmanlaşmayı gerektirmektedir.


3. Bütün bunlara rağmen¸ bütün bir kâinatı tekke olarak tasavvur eden âriflerin gayretiyle irfânî şiir varlığını korumuştur.


Burada özellikle irfânî şiirin varlığını koruması meselesini iki açıdan ele almak gerekir:


1. Modern şiire tasavvuf ve irfânın tesiri. Bu¸ Necip Fazıl¸ Arif Nihat Asya ve Asaf Hâlet gibi şâirlerin yanında¸ Sezai Karakoç¸ Erdem Beyazıt¸ Cahit Zarifoğlu ve hatta Hilmi Yavuz gibi şâirlerin ortaya koydukları metinlerden hareketle tahlil edilmesi gereken bir husustur. Bu şâirler¸  tasavvufun dilinden ve irfânî bakıştan esinlenerek şiirlerine derinlik ve anlam katmışlardır.


2. Bizzat Yûnus Emre'nin açtığı çığırda giderek doğrudan doğruya hâl dilini terennüm eden şâirler. Bunlar edebî ortamlarda çok orta yerde olmasalar da irfânî şiirin devamlılığını sağlayan mümtaz şahsiyetlerdir. Bu mümtaz şahsiyetler¸ Osman Kemâlî¸ Alvarlı Efe ve Pirizrenli Ömer Efendi gibi isimlerdir.


Bu ikinci grupta zikrettiğimiz "mümtaz şahsiyetler" halkasının son temsilcilerinden birisi¸ klasik şiir formunun da takipçisi olarak karşımıza çıkan Darendeli Osman Hulûsi Efendi'dir. Somuncu Baba'nın ahfadından olan Osman Hulûsi¸ kendisi de bir şâir olan Sivaslı İhramcızade İsmail Hakkı Efendi'nin sohbet halkasında aydınlanmıştır. İsmail Hakkı Efendi'nin türküye¸ şiire ve bilhassa Niyâzî-i Mısrî'ye olan ilgisi malumdur. Nitekim İhramcızâde'nin Yâre Yâdigâr adıyla yazdığı mevlid¸ geçtiğimiz yıllarda günümüz okuyucusunun dikkatine sunulmuştur (Ekim 2009¸ Sivas). Türkü¸ şiir ve Mısrî merakı da anlatılagelen bir bilgidir.


İrfânî şiirin günümüzdeki son temsilcilerinden birisi olan Osman Hulûsi Efendi¸ İhramcızâde'nin oluşturduğu edebî muhit içinde kendini bulmuştur. Dolayısıyla Hulûsi Dîvânı'nda İhramcızâde'nin yanında¸ onun tesiriyle olsa gerek¸ Niyâzî-i Mısrî'nin de izlerini görmek mümkündür. Bu bakımdan Hulûsi Dîvânı'nı bu iki temel kaynaktan yararlanarak okumak icap eder. Fakat burada sözü fazla uzatmadan¸ Hulûsi Efendi'nin bir gazelini dikkatlere sunarak¸ oradaki mânâya ilişkin kısa bir mülahazada bulunmakla yetineceğiz. Konu edineceğimiz şiir¸ Dîvân'ın son baskısında I. Cilt¸ 86. sayfada bulunan 65 numaralı gazeldir:


Nere baksa gözümüz vech-i dil-ârâda kalır


Kanda olsak ârzûmuz sâkî-i sahbâda kalır


…


Der-i dildâra Hulûsi baş koyup cân verenin


Cânânda gözü vech-i temâşâda kalır


Neden başka bir şiir değil de bu gazeli yazımızda esas aldık? Aslında Hulûsi Dîvânı'ndaki hangi gazeli yahut kıtayı alırsanız alın¸ orada irfânî geleneğin izlerini sürmeniz mümkündür. Bu gazeli¸ açıkça söylemek gerekirse¸ ben de Niyâzî-i Mısrî'nin izinde giderek tefe'ül yoluyla buraya aldım. İyi de oldu; zira tasavvufun bilgi yollarından olan müşâhade ve murâkabeyi ortaya koyan bir metinle karşı karşıya kaldık. Bilgi olmadan bilgelik olmuyor… Bilgi¸ öyle sanıldığı gibi¸ sadece kitaplardan tahsil edilmez. Daha açık bir ifadeyle¸ irfânî şiirde bilgi¸ nakil ve taklitten öte; insanın kendini bilmesi esasına dayalıdır. Hani Yûnus'un dediği gibi: "İlim kendin bilmektir."


Bütün mesele¸ insanın kendini bilmesidir. Kendimi nasıl bileceğim? Bu sorunun farklı açılardan cevabı verilebilir; ama müşâhede ve murâkabe kavramları¸ bu bilme sürecinin en önemli iki kavramıdır. Bakmak¸ seyretmek¸ yoğunlaşmak… Bakılan şeyi¸ varlığı hayret nazarıyla düşünmek. Varlık üzerine tefekkür etmek… Bu süreç insana farklı bilgiler kazandırıyor; bunun adı¸ vâridat¸ tecellî¸ sünûhât yahut ilham oluyor. Evet¸ bakmak ve düşünmek… Kâinat aynasında insan kendini bilmeyi¸ kendi gerçekliğine ermeyi öğreniyor.


Burada hemen şunu söylemek lazım: İnsanın kendini bilmesi¸ Rabbini bilmesidir. Kendi gerçekliğine ermesi¸ Rabbin kurduğu düzeni idrak etmesidir. Hakîkat¸ işte bu idrakle ortaya çıkıyor… Tasavvuf ise¸ bakışı bu idrak seviyesine yükselten sistemin adıdır. Bu yüzden şâir diyor ki: "Nere baksa gözümüz vech-i dil-ârâda kalır" Nereye bakarsam bakayım¸ müşâhedemin ve murâkabemin neticesinde baktığım şeylerde¸ tecellî eden hakîkati görürüm. Vech-i dil-âr⸠o tecellî eden hakîkattir… O sevgili nazar etti¸ bu âlem hayat buldu. Dolayısıyla hayat bulan bu âlemde¸ hep O'nun yüzünü görürüm. Vahdet düşüncesinin bu yüksek bahsi¸ "nakışta nakkâşı temâşâ" anlayışını beraberinde getirmiştir. Zira "nereye bakarsanız Hakkın yüzü oradadır."


Burada¸ sâkî-i sahb⸠Şîrîn¸ Ferhâd¸ Akl-ı Mecnûn¸ kâkül-i Leyl⸠vatân-ı asl¸ serâb¸ sahr⸠necât¸ sâhil-i dery⸠dilber ve perîşan zülf gibi klasik şiirimizin de ifade dünyasını belirleyen kavramların her biri üzerinde durmak¸ perdeleri aralamak¸ sözün arkasındaki mânâyı ortaya koymak… Bütün bunları yapmak¸ sözü uzatır ve bahsi uçsuz bucaksız bir deryaya dönüştürür. Okunan bu örnek gazelde ortaya çıkan bu özellik¸ Hulûsi Efendi'nin¸ temsil ettiği şiir geleneğinin temel kavramlarına¸ mazmunlarına¸ telmihlerine¸ ritmine ve ahengine işaret eder. Sanki zaman durmuş¸ Mısrî'nin yaşadığı çağın Malatya'sı ve Darende'si söz ve mânâ varlığıyla yeniden tecessüm etmiş… Sanki söz ve mânâ kaybı¸ kültürel değişim yaşanmamış¸ yeni estetik zevklere yelken açılmamış… Sanki şiirde konu değişmemiş¸ Yûnus'un başlattığı şekilde kalmış gibi. Evet¸ Hulûsi Dîvânı bizi tarihin derinliklerine alıp götürüyor¸ bizi kadim bilgelikle¸ değişmeyen ve dönüşmeyen özle buluşturuyor.


Netice itibariyle şunu söylemek lazımdır: İrfanî şiir ırmağı¸ pek öyle orta yerde olmasa da¸ çoğumuz onu göremesek de¸ haritadan tümüyle silinmiş değildir. O¸ sabırla akışını devam ettirmektedir. Velhasıl bize Osman Hulûsi Efendinin lisanıyla şöyle sesleniyor:


Er geç bir gün bu cem'iyyet-i âlem dağılır


Yâr ile sürdüceğin dem içdiğin bâde kalır


Er geç cem'iyet-i âlem dağılır; onu sakın kalıcı sanma… Geride sadece yâr ile geçirdiğin güzel zamanların hâtırası ve içtiğin bâdenin râyihası kalır. Gelenekte dünyanın geçiciliğine çokça atıfta bulunulur; burada buna tanık oluyoruz. Dünya¸ oluş âlemidir ve geçicidir; mesele geride bırakılacak güzelliklere hayat vermektir. Yâr¸ sevgilidir; en dar anlamından en geniş anlamına değin¸ sevdiklerimiz ve bir üstü bu sevdiklerimizi bize lütfeden¸ bizzat içimize sevme iksirini koyan¸ gönlümüzün sahibidir. Her dem¸ o sevgiliyle olmak… Burada "dem” kelimesinin bu anlamda özel olarak kullanıldığını söylemek isterim; evet vezin gereği dem denilmiş; ama demin geniş mânâları göz önüne alındığında¸ ân-ı dâim kavramını hatırlamak lazımdır. Bütün varlıklar¸ kâinat¸ her an gaybden ayn'a¸ ayn'dan gaybe gitmektedir… Gidişler ve gelişler sürekli. Bu süreklilik içinde varlığın farkına varmak¸ sevgiyle oluyor.


Sen farkında olsan da olmasan da sürekli bir değişimin içindesin; bunun farkına varıp¸ hiç değişmeyen yâr ile beraber ol… Onun sözü¸ sohbetiyle dol. Zaten bâde nedir? Söz¸ sohbet değil mi? Kâinatı seyrederken ve varlıklar üzerinde düşünürken¸ zikrinle ve fikrinle o bitmez tükenmez bâdeden içiyorsun. Ve işte böylece kendi farkındalığına eriyor¸ hakîkati idrak ediyorsun.

Velhasıl¸ Osman Hulûsi Efendi¸ tıpkı atası Somuncu Baba gibi¸ "yâr ile safâ sürmüş¸ bâde içmiş" bir büyük bilgedir. Bu bakımdan onun bize bıraktığı Dîvân önemlidir.

Sayfayı Paylaş