GÖNÜL UMMANINDAKİ HAZİNELER

Somuncu Baba

"Hakiki manada cevheri¸
kıymetini bilen hakiki sarrafa
ulaştırmak gerekir. Aslında
her insan keşfedilmeyi
bekleyen bir hazinedir. Bu
hazinede paha biçilemez
sırlar gizlidir. En önemli
cevher/sır ise gönüldür."

Gönül bir bahr-ı ummândır ana hadd ü pâyân olmaz


Derûnu dürr ü cevherdir ki pinhândır ayân olmaz[1]


(Gönül sonsuz¸ uçsuz bucaksız bir okyanustur. İçi türlü mücevherlerle dolu gizli bir hazinedir. Bu bir sırdır¸ açıklanamaz.)


Gönül Kavramı


Âlimler¸ şairler ve mutasavvıflar gönül kavramını çözmeye çalışmışlar¸ gönülle ilgili çok şey söylemiş ve yazmışlardır. Hulûsi Efendi'ye göre¸ "Bahr-ı Umman" Umman Denizi yani Hint Okyanusu'dur. Beyitte "gönül" okyanusa benzetilmektedir. Okyanus büyüklük¸ derinlik hatta sonsuzluk sembolü olarak kullanılmıştır. İçinde türlü hazineler barındırması inci¸ mercan¸  gibi değerli mücevheratın kaynağı olması itibarıyla sır dolu yerlerdir okyanus derinlikleri. Okyanuslar kirlenmemiş¸ paslanmamış¸ tertemizdir. En değerli mücevherler okyanusun derinliklerinde saklıdır.


Burada iki farklı derinlikten bahsetmek mümkündür; biri maddî¸ ikincisi manevî. Okyanusun derinliklerine inmek¸ derinliklerden haber verebilmek için "gavvas" yani iyi bir dalgıç olmak yeterlidir. Maddî derinliklere inmek o kadar da zor değildir. Ancak manevîyat âlemindeki derinlik Hint Okyanusu'yla mukayese edilemeyecek kadar sonsuz ve derindir. Gerçek ‘keşşâf"¸ manevîyat âlemlerindeki tefekkürüyle zâhirden hakikate geçerek gönülü¸ dolayısıyla kendini keşfedebilen¸ oradan Yaratıcıya ulaşabilendir. Gönül öyle bir unsurdur ki kâinatın tamamını kendi içinde barındırır tüm sevdiklerini tek merkezde toplar¸ değerlerin en üstün kıymetini içerir¸ tüm sırları bünyesinde barındırır. Bunun için de Hulûsi Efendi'nin şu beytini iyi algılamak gerekir.


Anı bir kimse taş urup yıkarsa


Denir yık Ka‘be'yi yıkma gönüldür[2]


O dürr ü cevheri bilip hemân sarrâfına tapşır


Bu cevher cevher-i Hak'dır gayrılara beyân olmaz[3]


(O gizli hazineyi keşfedersen hemen harekete geç¸ cevheri bir sarrafa ulaştır. Çünkü bu gerçek¸ ulvî bir mücevherdir¸ Allah'ın cevheridir. Kıymetini ise ancak gerçek sarraf olanlar bilir. Başkasına açıklayıp mücevherin değerini düşürme.)


Hakiki manada cevheri¸ kıymetini bilen hakiki sarrafa ulaştırmak gerekir. Aslında her insan keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir. Bu hazinede paha biçilemez sırlar gizlidir. En önemli cevher/sır ise gönüldür. Gönül¸ ruh gibi maddî varlığı bilinmeyen ama varlığından şüphe duyulmayan bir özdür. Muhabbetin temel kaynağı ise gönüldür. Öyleyse gönülde olan her şeyi gerçek sahibine Cenab-ı Allah'a yöneltmek gerekir. Cenab-ı Allah'a yönelmek için ise gerçek sarrafı/mürşid-i kâmili bulmak gerekir. Huzuruna varıldığında her yönüyle teslim olmak gerekir. Hulûsi Efendi'nin aşağıdaki beytinde ifade ettiği gibi.


Hulûsî dâmen-i mürşidi tut her dem niyâz-hâh ol


Ana her vech ile teslîm ü tefvîz-i umûr eyle[4]


Tarihe yön veren büyük velîlerden birisi de Kars ilimizde medfun olan Hasan El- Harakanî Hazretleridir. Bu büyük veliyle ilgili bir hatırayı burada nakledelim.


Kars Kalesi


Evliya Çelebi¸ Kars Kalesi'nin III. Murad devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından tamir edildiğini anlatırken bir askerin paşaya aktardığı rüyasını nakleder. Asker¸ rüyasında gördüğü yaşlı bir zâtın kendisinin Ebu'l-Hasan Harakânî olduğunu ve kendisine makamının burada bulunduğunu söylediğini¸ kendisinden ayağını bastığı yeri kazmasını istediğini anlatmıştır. Bunun üzerine yüz işçi yeri kazmaya başlamış ve üzerinde "Menem şehîd ü saîd Harakânî" ibaresi yazılı dört köşe bir somaki mermer bulunmuştur. Gaziler mermeri tekbir ve tevhidle kaldırınca kabir ortaya çıkmıştır. Yaralı pazusuna sarılı makrame ile sırtındaki hırkasının bile henüz çürümediği görülmüş; vücudunun sağ tarafındaki yarası hâlâ kanamaktaymış. Gaziler yine tekbirlerle kabri kapamışlar. Kalenin içine ilk olarak Lala Mustafa Paşa tarafından Ebu'l-Hasan Harakânî adına bir tekke ile cami inşa ettirilmiştir. Evliya Çelebi'nin anlattığı bu olay¸ daha sonra yaygınlık kazanarak Kars ve çevresinde Harakânî Hazretleri'nin Kars'ın fethine katıldığı ve burada şehit olduğunu göstermiştir.[5]


Kutlu Misafir


Hamid Hamideddin Ateş Efendi Kars'a gittiğinde Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretlerinin türbesini ziyaret eder. Türbedarın eşi çeşitli ikram hazırlıklarını gün öncesinden yapmış¸ tamamlamıştır. Hamideddin Efendi davet edilir¸ hazırlıkları yapan hanım şunları anlatır: "Efendim günler öncesinde bir rüya gördüm¸ rüyamda Ebu'l-Hasan Harakanî Hazretleri ‘Kızım buraya bizim silsilemizden zamanımızın temsilcisi olan zat gelecektir¸ misafirimize hazırlıklarınızı yaparsınız.' buyurdu. Biz de bu hazırlıkları yaptık teşrifinizle lütfettiniz." Bu tablo karşısında ise tüm insanlar duygulanmıştır.


Bu nefsi katl edip ey cân selâmet bir kenâra çık


Anın katline tevhîd gibi bir keskin sinân olmaz[6]


(Ey gönül¸ emniyetli bir yere çıkmak için mutlaka nefis düşmanını öldürmelisin¸ yok etmelisin. O düşmanı yok edebilecek tevhid kadar güçlü bir mızrak daha yoktur.)


Tevhid Nûru


Burada üzerinde durulması gereken iki önemli kavram vardır. Bunlardan ilki can ikincisi nefistir. Cisim fânî¸ ruh bâkîdir. Nefis de ruh türündendir. Ancak dereceleri vardır. Burada öldürülmesi istenen nefis¸ kötülüğü¸ zulmü¸ inkârı emreden nefs-i emmâredir. Tarihte ilahlık davası güden Nemrud ve Firavunlar nefislerinin esiri olmuş¸ gerçekte hakir ve âciz insanlardır. Acizliklerini anlayamadıkları için büyüklük taslamışlar¸ ben duygusuyla hareket etmişlerdir. Fakat sonları ise çok kötü olmuş¸ zelil duruma düşmüşlerdir.


Beyitte  ‘can'a seslenilmektedir. Can¸ dil¸ gönül¸ nefis soyut kavramlardır ve hepsi somut bir varlığı dolayısıyla kişiyi temsil eder. Burada hitap doğrudan kişiyedir. ‘Ey cân¸ ey insan! Kendini güvende hissedecek bir yer mi arıyorsun? Ona ulaşmak için öncelikle nefsin arzu ve isteklerini yok etmelisin. Nefsi öldürmelisin.' Hulûsi Efendi'ye göre nefis ancak tevhid mızrağıyla öldürülür. Tevhid¸ insanı emniyetli bir yere çıkaracak nûranî birliktir¸ bağdır. Ancak tevhid nuruyla aydınlanan bir gönül¸ nefsin hevâ ve heveslerine kapılmaz. Her şeyi hakiki sahibi olan Allah'a havale eder. Cenab-ı Allah'la bir olur her şeyi O'nun için yapar¸ her şeyini O'na feda eder. Böylece ebedi hayatta Yaratıcının huzuruna çıktığında mahcup duruma düşmez. Bunun içinde daima nefsiyle mücadele içindedir. Hulûsi Efendi'nin şu beyitte söylediği gibi.


Nefsin öldüren kişinin bahtı âlîdir yarın


Katl-i nefs etmek sana âlî gazâdır ey gönül[7]


Bu kalbin hânesin pâk et misâfir gele dost sana


Mûsâffâ olmayan gönül o dildâra mekân olmaz[8]


(Dostun sana misafir gelmesini istiyorsan gönül hanesini temiz tutmalısın. Çünkü temiz¸ saf olmayan bir gönül o sevgiliye mekân olamaz.)


İnsanın gönlü¸ bütün kâinatta tecellî eden esmanın tecellîleri için geniş bir aynadır. Nitekim Cenâb-ı Hak bir hadîs-i kudsîde: "Arz ve sema Beni içine alamazken¸ Ben mü'min kulumun kalbine sığarım." buyurmuştur. Dolayısıyla kalpte yerleşmesi gereken gerçek sevgi de Allah sevgisi olmalıdır. İnsan başka sevgileri hakiki mânâda kalbine yerleştirmemelidir. Kalp her zaman tertemiz olmalıdır. Gönülde¸ gönül sultanına her an bir yer hazırlamak gerekir ki gönül tahtındaki yerini alabilsin. Hulûsi Efendi bu mânâyı şu beytinde de veciz bir şekilde ifade etmiştir:


Yârin kitâb-ı hüsnünün hayrânıolmuşdur gönül


Bülbül gibi gül yüzünün nâlânı olmuşdur gönül[9]  


Kur'an ve sünnete göre iyi insan¸ insanlara faydalı olan¸ onlara güzel davranan¸ salih amellerde bulunan; bütün davranışlarında doğruluktan ayrıl­mayan;[10] insanlara iyiliği emredip¸ kendisini unutmayan;[11] kötülüğü iyilikle savan;[12] kendisi için istediğini¸ kardeşi için de arzulayan;[13] kendi kusur­larıyla meşgul olup¸ başkalarının dertleriyle ilgilenen¸ kimsenin gönlünü kırmayan ve kırılmayan bir kimsedir. Gönül öyle olmalıdır ki¸ her an sevdiğiyle bir olmalı¸ sevdiğine sarılmalı¸ bir an dahi gafil kalmamalıdır. Cenab-ı Allah'la bir olmanın mutluluğunu yaşamalıdır.


Hulûsi dost cemâline kılıpsın bülbül-veş zâr


Cemâli öyle güldür kim ana hergiz hazân olmaz[14]


(Ey Hulûsi¸ dost cemaline yönelerek bülbül gibi inleyip durmaktasın. Onun cemâli öyle bir güldür ki¸ hiçbir vakit solmaz.)


Allah'a Sımsıkı Sarılın


Bu beyitte gül¸ bülbül ve cemâl kavramları üzerinde durulması gerekir. Mutasavvıflar Allah'ın lütuf ve rızâsını gösteren sıfatlarını cemâl tabiriyle ifade etmişlerdir. Bu anlamdaki cemâli manevî ve maddî olmak üzere iki şekilde ele almışlardır. Muhyiddin İbnü'l-Arabî'nin ifadesiyle güzel olan Allah âlemi kendi sureti üzere yarattığı için âlem bütünüyle güzeldir. Âlem ilâhî güzellikleri yansıtan bir ayna olduğundan İbnü'l-Arabî âlemi ve ondaki güzelliği sevmeye lâyık bulur. Güzel olduğu için Allah'ı sevenin âlemi de sevmesi¸ aynı şekilde güzel olan âlemi sevenin de Allah'ı sevmesi gerektiğine işaret eder. Kâmil insan için önemli olan manevî güzelliktir. Gönül ehli ise buna çok önem verir. En çok sevilen ise hakikî anlamda güzel olan Allah'tır. Hulûsi Efendi Hazretlerinin şu dörtlüğünü ise iyi anlamak gerekir.


Ey sevgili Allah'ım


Rûhum seni saracak


Âriyet ten kafesi


Toprak olup kalacak[15]


Bir kısım insanlar dörtlükte geçen ‘Ruhum seni saracak' ifadesini anla­yamamışlar. Nasıl olur da küçük olan bir şey¸ büyüğünü sarar¸ demişler. Bunun üzerine Hulûsi Efendi şu şekilde açıklamalarda bulunmuştur. "Siz babanıza sarılıyorsunuz¸ mesela bir ağaca sarılırsınız. Ağaç geniş olduğu için kavrayamazsınız¸ onu sarmış olmazsınız¸ fakat sarılmış olursunuz. Bizde haşa¸ ‘Ruhum seni sarıyor' dememişiz¸ ‘Ruhum seni saracak' demişiz." O gün yanında bulunan Hafız Himmet Fidan'a dönerek bu ilahide geçen mananın Kur'an'da zikredildiğini söyler ve hangi ayetler olduğunu bulmasını isterler. Birkaç gün boyunca Kur'an'ı tetkik eden Hafız Himmet Fidan ayetlere rast­layamaz¸ üzgün ve mahzun bir şekilde uykuya dalar. Rüyasında aramış olduğu ayetin Hac Suresi 78. ayet olduğu nuranî bir şahıs tarafından söylenir. Hafız¸ Kur'an-ı Kerim'i açar ve mealini okur. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "… Allah'a sımsıkı sarılın. O sizin Mevla'nızdır. Ne güzel Mevla'dır¸ ne güzel yardımcıdır." Ayeti kerimenin mealinin yukarıda zikri geçen konuyu ifade ettiğini anlayınca sabah erkenden Hulûsi Efendi'ye gelir. Kur'an'ı açarak ayeti ve mealini gösterir. Osman Hulûsi Efendi; "Biz Kur'an-ı Keri­m'i okurken bu ayeti görüyorduk; manasını da bildiğimiz için hiçbir tereddü­dümüz yoktu. Allah bizi yalancı çıkarmadı." der.


Dostun cemâli yani sevgilinin yüzü¸ güzellik¸ renk¸ koku¸ görünüş itibarıyla güle benzetilir. Sevgiliye meftun âşık ise bülbüle benzetilir. Hulûsi Efendi de güle çok önem verir. Bekâ âleminin gül bahçesindeki güllere meftundur ve devamlı onlarla birlikte olmanın neşesini yaşar. Aşağıdaki beyti ise bunun çok güzel bir örneğidir.


Men gülistân-ı bekânın gülleri hayranıyım


Şol bekâsız güllere yüz döndürüp zâr eylemem[16]






[1]Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006¸ s¸ 98.



[2]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 63.



[3]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸98.



[4]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 249.



[5]Süleyman Uludağ¸ Ebu'l-Hasan Harakânî¸ DİA¸ XVI¸ 93-94¸İstanbul 1994. Evliya Çelebi Seyahatnamesi¸ ( Haz.: Seyit Ali Kahraman¸ Yücel Dağlı)¸ İstanbul 2012.2/167-168.; Diyanet İslâm Ansiklopedisi 16/93-94 ¸ İstanbul 1994.



[6]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸98.



[7]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸167.



[8]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 98.



[9]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸168.



[10]2/Bakara¸ 195.



[11]2/Bakara¸ 44.



[12]28/Kasas¸ 54.



[13] Buhari¸ İman¸ 7.



[14]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸98.



[15]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸135.



[16]Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 190.

Sayfayı Paylaş