DÎVÂN-I HULÛSÎ-İ DÂRENDEVÎ'DE "DEĞİLİZ" REDİFLİ GAZELİN ŞERHİ

Somuncu Baba

Geçdik esrâr-ı "ene'l-Hak"dan o Hallâc değiliz
Hızr'ın âbına hayâtına da muhtâc değiliz
(Biz o Hallac değiliz; biz Enel-Hak sırrından geçtik. Hızr'ın âbına¸ hayatına da muhtaç değiliz.)


Geçdik esrâr-ı “ene'l-Hak”dan o Hallâc değiliz


Hızr'ın âbına hayâtına da muhtâc değiliz1


(Biz o Hallac değiliz; biz Enel-Hak sırrından geçtik. Hızr'ın âbına¸ hayatına da muhtaç değiliz.)


Birinci dizede telmih edilen Hallac-ı Mansur¸ tasavvuf yolunda ilerleyerek fenâ-fi'llâh'a ulaşmış ve bu makamda Enel-Hak diyerek Allah'tan başka hiçbir varlık olmadığını¸ tek hakîkatın Allah olduğunu dile getirmek istemiştir. Ancak onun bu sözünün zâhir manâsını ele alanlar onu münkir kabul etmişler ve idamına sebep olmuşlardır. Dîvân şiirinde Mansur¸ inancı uğruna her şeye göğüs germe ve ölmenin sembolü olmuştur. Hallac mazmunu kullanılarak Allah'a ulaşmanın can dâhil her şeyden daha kıymetli olduğu ifade edilmektedir.


İkinci dizede anılan Hızır ise “âb-ı hayât”ı içerek ölümsüzlüğe kavuşan peygamber veya velî kişidir. Tasavvufta “Âb-ı Hızr” ile “ilm-i ledün” kastedilmektedir. Âb-ı hayat¸ içene ölümsüz bir hayat verdiğine inanılan sudur. Kur'an-ı Kerim'de Hz. Musa ve Hızır kıssası anlatılırken âb-ı hayata dolaylı olarak temas edilir. Ayetlerde anlatılanlar şöyle özetlenebilir2: Hz. Musa (a.s.) bir gün genç arkadaşıyla birlikte¸ kendisine Allah tarafından “rahmet ve gizli ilim” verilen Hızır (a.s.)'la buluşmak üzere yola çıkar. Buluşma yeri “iki denizin birleştiği yer” (Mecmau'l-Bahreyn)'dir. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması buluşma yerini belirleyen bir işaret olacaktır. Doğu ve Batı dünyasında¸ çok eskiden beri varlığına inanılan âb-ı hayat¸ Türkçenin eski ve yeni edebiyat eserlerinde zengin anlamlar çağrıştıracak şekilde karşımıza çıkan bir mazmundur.


Aşkın Sırrı


Sırrımız hamr gibi içmeyeni mest etmez


Sırrımız ketm ederiz fasl ile târâc değiliz3 (Sırrımız şarap/mey gibidir; içmeyeni mest etmez. Sırrımızı gizleriz¸ söyleyerek¸ açığa çıkararak yağma etmeyiz.)


İlk dizede aşk sırrı¸ şaraba benzetilmiştir (teşbîh-i mufassal). İlâhî aşk söz konusu edildiğinde şarapta da sır özelliği bulunur. Şarap nasıl içmeyene sarhoşluk vermiyorsa aşk sırrı da onu tatmayanı mest etmez. Arapça olan “hamr” kelimesi örtme¸ kapatma¸ gizleme anlamına gelmektedir. Şaraba da sarhoşluk verdiği¸ aklı örttüğü için hamr denmiştir. Burada sır¸ şaraba benzetilirken hamr kelimesiyle tarikat sırrının ehil olmayandan gizlenmesi gerektiğini göstermektedir.


Beyit¸ tarikat sırrı ile ilâhî aşkı gizlediğini¸ hazine gibi değerli olan bu bilgileri açıklayarak konuyu bilmeyenlerin yanlış anlamaları ile yağma edilmesine izin vermediğini söylemektedir. İlâhî aşk ve tarikat sırrı¸ yağma edilmesine izin verilmediği belirtilerek kapalı istiâre yoluyla hazineye benzetilmiştir. “Fasıl” bir edebiyat terimi olarak¸ sözün edat ve bağlaçlarla birbirine bağlanmadan söylenmesine denir. Tasavvufta ise âşığın sevgilisinden umduğu şeyi elden kaçırması¸ ondan ayrı düşmesi anlamına gelir.Hulûsi Efendi Hazretleri ne konuşarak ne de yazarak sırları ortaya çıkarmamakta¸ susmaktadır. Bu da Allah'la beraber olduğunu¸ manevî makamının yüceliğini göstermektedir.


Şu şekilde bir hatıra nakledelim: “Sivaslı İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi (k.s.) Gürün'ü teşrif ederler. Osman Hulûsi Efendi ziyaretine gitmek ister¸ fakat gidemez. Buna müteessir olur¸ bir ilahî yazar. Gürün'e gidecek olan Hacı Muhyiddin Tütüncü'ye verir ve “Bunu¸ Hazret bir şey okuyun diye emrederse huzurunda okursunuz.” der. Gürün'e varırlar¸ İhramcızâde Hazretlerini ziyaret ederler. Sohbette Hazret Gürünlülere bir ilahî okumalarını söyler. Gürünlüler de¸ “Efendim Darendeliler güzel okurlar¸ müsaade ederseniz onlar okusun.” derler. Bunun üzerine İhramcızâde Hazretlerinin işaretiyle Osman Hulûsi Efendi'nin yeni yazdığı on beyitlik ilahî okunur Hazret bu ilahîyi gözyaşıyla dinler. Beşinci beyite -ki¸ beyit¸


Ey server-i hûbân bu şeb eyle n'olurihsân bu şeb


Derdime kıl dermân bu şeb ol dâd-resferyâdıma4


şeklindedir- gelindiğinde ise Gürün'den Sivas'a dönmeye niyetli iken şöyle buyurur: ‘Gardaş arabayı hazırlayın¸ Darende'ye gitmemiz üzerimize vazife oldu.' der. Gürün'den Darende'yi teşrif ederler. Böylece iki seven birbirine kavuşacaktır.”


Ârifân şimdi koyup hırka-i târ u pûdu


Dediler cümlesi biz hırkalınessâc değiliz5


(Şimdi âriflerin hepsi arış ile argıç hırkasını /dokunmuş hırka terk ederek¸ “Biz hırka giyecek dokumacı/yalancı değiliz.” dediler.)


Hırka ve Taç


Hırka¸ dervişlerin yaz kış giydikleri kalın kumaştan dokunan yakasız ve kollu cübbedir. Mürşide bağlılık ifadesi taşır. Dervişler hırka giydikten sonra dünya nimetlerinden el çekerler. Kademe kademe Allaha doğru ilerler¸ dünyalık ve gösterişten son derece sakınırlar. Bu sebeple dervişlik alâmeti olan hırka ve taç gibi şeylere de meyletmezler. Hulûsi Efendi¸ aynı manayı hırka dokumayla ilgili terimleri bir arada kullanarak ortaya koymuştur. “Târ u pûd” dokumada arış (dokuma tezgâhında boyuna atılan iplik) ile argaç (dokuma tezgâhında enine atılan iplik)'tır. “Nessâc” ise ilk anlamıyla dokumacı; mecaz anlamıyla yalancı demektir. Ârifler¸ her ne kadar dervişliğin alâmeti olsa da nihayetinde tezgâhta dokunan maddî ve riyaya sebep olabilecek bir şey olduğu için hırkayı terk etmişlerdir. Nessâc kelimesinin ilk anlamını dikkate alırsak “Biz dokumacı değiliz ki hırka giyelim.”; mecaz anlamını tercih edersek “Biz yalancı/riyakâr değiliz ki hırka giyelim/dünya malına meyledelim.” demişlerdir. Hulûsi Efendi'nin şu dörtlüğü ise dervişi çok güzel ifade etmektedir.


Dervişin yastığı katı taş gerek


Yediği eleksiz arpa aş gerek


Yolda yalın ayak açık baş gerek


Menzîl-i maksûdaerem der ise6


Mene dermân edecek yâr Karîbu'llâh'dır


Yoksa Lokmân Hekim'e dahi muhtac değiliz7


(Bana şifa verecek olan sevgili İhramcızade İsmail Hakkı Hazretlerine bağlılıktır /Allah'a yakınlıktır. Yoksa Lokman Hekim'e bile muhtaç değiliz.)


“İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'nin daha önceden Darende'de ihvanları vardı. İhramcızâde Hazretleri fırsat buldukça Darende'ye gelirlerdi. Yine Darende'ye bir teşriflerinde yolda henüz yedi yaşında olan Osman Hulûsi Efendi'ye rastlarlar. İsmail Hakkı Efendi (k.s.) ona hitaben; ‘Oğlum¸ Hacı Mustafa'nın evini biliyor musun?' diye sorunca ‘Biliyorum Efendim.' diye cevap verir. Bunun üzerine İsmail Hakkı Efendi (k.s.)¸ ‘Bizi oraya götürür müsün?' deyince de ‘Tabi götürürüm Efendim.' der ve bahçelerin arasından¸ kısa olan yoldan götürürken¸ İsmail Hakkı Efendi (k.s.)¸ ‘Oğlum nereden gidiyoruz?' diye sorar. O da; ‘Efendim sizi yâr yolundan götürüyorum.' diye cevap verir. Bunun üzerine İsmail Hakkı Efendi (k.s.); ‘Oğlum¸ bu yâr yolu nedir?' diye sorduklarında¸ ‘Yâre giden en kestirme yoldur.' diye cevap verir. Bu cevap İsmail Hakkı Efendi (k.s.)'nin çok hoşuna gider ve Osman Hulûsi Efendi'ye karşı muhabbet duyarlar. Osman Hulûsi Efendi kapıya kadar onları getirir. Bunun üzerine İsmail Hakkı Efendi (k.s.) elini cebine atarak; ‘Oğlum¸ sana para vereyim.' deyince¸ ‘Efendim ben para almam¸ himmet isterim.' diye cevaplar. ‘Oğul al¸ himmet bunun içinde.' demelerine rağmen yine de onu almamakta ısrar edince; ‘Peki oğul¸ himmet ettik¸ parayı da al.' deyip onu razı etmişlerdir.” Burada doğuş olur ve Hulûsi Efendi ilk beyti aşağıda belirtilen ilahiyi kaleme alır.8


Cân alıcı gözlerinin aldı beni bir nazarı


Onmayıcı derd ü gama saldı beni bir nazarı9


Yıllar sonra Osman Hulûsi Efendi bu konuyu sohbet esnasında şöyle anlatmışlardır: “Bir gün Pirimiz İhramcızâde Hazretleri Darende'yi teşrif ettiler. Bizim bahçede oturdular. Çok kalabalık vardı. Bir ara Pir Efendimiz buyurdular ki: ‘Biz Darende'ye ilk geldiğimizde bir çocuk bize yol gösterdi. Çocuğa para vermek istedik; fakat o parayı almadı¸ bizden himmet istedi. Biz de ona himmet ettik. İşte o çocuk bu Hulûsi idi. Şimdi¸ biz Hulûsi¸ Hulûsi biz olduk. Gardaşlarım¸ Darende'mizin kıymetini bilin. Ben Darende'nin suyundan bir avuç su¸ toprağından bir avuç toprak olsam o şeref bana yeter.' diye buyurdular. Bu söylediğim sohbet anı Pir Efendimizin Darende'yi son teşrifleri oldu.” diyerek gözyaşlarına hâkim olamamıştır.”10


Elin tutanlar oldular yedullah sırrına mazhar


Anın tuttuğu yol gibi sırat-el müstakim olmaz11


Sivas'ta sohbet esnasında yukarıdaki beyit okununca İhramcızade İsmail Hakkı Efendi (k.s.) murakabe halinde oturuyorken o anda başını kaldırarak¸ “Gardaşlarım¸ bu sözler Allah'a ve Rasûlullah'a söylenen sözlerdir lakin yol buradan gittiği için bizi kastetmiş.” diye buyurdu.


İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi 1967 yılındaki son haclarında Medine-i Münevvere'de Mescid-i Nebevî'nin “Sıddık Kapısı” hizasında Hacı Şaban Aydın'ın ve Gemerekli Abdussamed Bey'in de bulunduğu bir esnada Osman Hulûsi Efendi'ye dönerek; “Oğlum Hulûsi¸ senin ecdadın bizim sertacımızdır. Üzerinize büyük bir vazife intikal ediyor. İhvan'a sahip çıkıp¸ hizmet edersiniz.” diye buyurmuşlardı. Osman Hulûsi Efendi de cevaben¸ “Estağfirullah Efendim.” der. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi ise sözüne devam ederek¸ “Bu yükün ağırlığını ancak siz çekebilirsiniz.” diye buyurmuştur.12


Sene 1969¸ İhramcızade İsmail Hakkı Hazretlerinin vefatından birkaç gün önce son sahrası. Sahrada çok kalabalık¸ semaver yanıyor çaylar içiliyor. Sohbet esnasında bir ihvan:


Zihî devlet ki şol dil kurb-ı Rabbü'l-Âlemîn olmuş


Düşüp hâke erişmiş lâ-mekâna bî-mekîn olmuş13


gazelini okudu. Hazret “Aferin oğul güzel okudunuz.” buyurdular. O da “Himmetiniz var olsun Efendim.” dedi. Tekrar İhramcızade Hazretleri “Gardaşlarım¸ bu Hulûsi Efendi Darende de Hatip Hasan Efendinin oğlu Hulûsi Efendi¸ biz onları sevdik onlar da bizleri sevdiler. Füyuzatı ilahî şimdi Darende'den akıp geliyor.” buyurdular.


“Değiliz” redifli gazelin dördüncü beyitinde hekimliğin pîri olan Lokman Hekim'e de telmih yapılmış¸ Hak âşığının bedenin görünen hastalıklarına şifa verecek bir hekime değil¸ sadece ve sadece tüm manevî hastalıkların sona ererek ruhun huzur bulması anlamına gelen “Karîbu'llâh”a/Pirine ihtiyaç duyduğu ifade edilmektedir.


Ey Hulûsi biz o mir'ât-ı şuûn zâtıyız


Vâkıfız sırrına bîgâne-i mi'râc değiliz14


(Ey Hulûsi¸ biz o manevî hâdiseler aynasının zâtıyız. Sırrına vâkıfız¸ miraçtan habersiz değiliz.)


Miraç ise genellikle ruhun yükselişi ve manevî yolculuk şeklinde tasvîr edilir. Feridüddin Attâr Hazretleri¸ Tezkiretü'l Evliyâ isimli eserinde Bâyezîd Bistâmî Hazretlerinin miracını anlatır. Tasavvuf literatüründe büyük sûfîlerin çoğuna dair miraç hadiseleri anlatılır. Hulûsi Efendi Hazretleri de¸ tecrit sanatıyla kendine seslenerek kendi kişisel miracını tamamladığını; önceki beyitlerde konu ettiği tarikat ve ilâhî aşk sırrına vâkıf olduğunu ve insan-ı kâmile ulaştığını¸ Fenafillaha eriştiğini ifade etmektedir.


 


Dipnot




1 Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş¸ Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş-Prof. Dr. Ali Yılmaz)¸ Nasihat Yay.¸ İstanbul¸ 2006¸ s¸96.


2 18/Kehf¸ 60-82.


3 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸96.


4 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 247.


5 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸96.


6 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸282.


7 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸96.


8 S.B.A.K.M. Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/116.


9 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 298.


10 S.B.A.K.M. Arşivi¸ Röportajlar Dosyası¸ nr. 9/118.


11 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 99.


12 Lütfi Alıcı¸ İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hayatı¸ Şahsiyeti ve Eserleri¸ Ankara 2001¸ s.


13 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸ 119.


14 Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî¸ s¸96.

Sayfayı Paylaş