AŞKI YÂRDAN ÖĞRENDİK

Somuncu Baba

Bu ayki yazımızda¸ Es-Seyyid Hulûsi Efendi (k.s.)'nin hem şekil hem de anlam bakımından dikkat çeken ‘öğrendik' redifli gazelini inceleyeceğiz. Yazımıza konu olan gazelde kullanılan ifade tarzı gazelin tamamında bir sohbet havasının sezilmesini sağlamıştır. Gazelde dostlarına içinde bulunduğu durumu arz eden bir dervişin ruh dünyası yansıtılmıştır.

Bu ayki yazımızda¸ Es-Seyyid Hulûsi Efendi (k.s.)'nin hem şekil hem de anlam bakımından dikkat çeken ‘öğrendik' redifli gazelini inceleyeceğiz. Yazımıza konu olan gazelde kullanılan ifade tarzı gazelin tamamında bir sohbet havasının sezilmesini sağlamıştır. Gazelde dostlarına içinde bulunduğu durumu arz eden bir dervişin ruh dünyası yansıtılmıştır.


Gazel genel olarak¸ bir dervişin aşk yolunda öğrendikleri ve ‘yâr' diye hitap ettiği şeyhiyle olan ilişkisini konu edinmektedir. Tasavvufta önemli bir ilişki olan şeyh-mürit ilişkisi aşk öğretisi etrafında şekillenmekte ve Hulûsi Efendi aşk yolunda öğrendiği her ne varsa ‘yardan öğrendik' pekiştirmesiyle şeyhini işâret ederek âdeta bununla iftihar etmektedir. Çünkü şeyhler¸ kulu Allah'a¸ Allah'ı kula sevdirmek isteyen kişilerdir. Fonksiyonu bakımından¸ müridleri halle terbiye etmesi bir yana bırakılırsa¸ her şeyiyle bir öğretmen görüntüsündedir. Şeyhin müritle ilişkisi¸ bir bahçıvanın gül bahçesindeki gülle olan ilişkisi gibidir. Onun yabandan –mâsivâdan- temizlenmesine yardımcı olur. Büyüyüp gelişmesi ve varlık âleminde çiçek olması için çaba sarfeder. Bahçıvanın güllerin her türlü sıkıntı ve derdiyle ilgilenmesi gibi şeyh de müridiyle ilgilenir. Onların kalplerindeki mânevî hastalıkları tedavi eder.


 


Biz bu yağmâkâr-ı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


Biz bu istiğnâ-yı şevki yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


 


(Dostlar biz bu yağmacı aşkı yardan öğrendik¸ biz bu şevk istiğnâsını yardan öğrendik.)


Aşk yolunda devam eden mürit bunun neticesinde ikrâm-ı ilâhî olarak şevk makamına çıkar. Şevk; Arapça¸ iştiyâk ve özlemi ifade eden bir kelimedir. Kalbin¸ sevgilisine kavuşmak için çarpmasına veya sevgili anıldığında kalbin heyecanlanmasına şevk denir. Kalbdeki şevk¸ lambadaki fitile¸ aşk da ateşteki yağa benzer. Aşk olmadan şevk fitili yanmaz ve aşk ateşi ehl-i aşkın gönlüne yerleşmez.


Allah'a iştiyak duyanın O'na yakın olacağını¸ yakın olanın neş'eleneceğini¸ neş'elenin de vuslata ereceğini ifade eder. Vuslatta derinleşenler için¸ müjdeler ve güzel bir varış yeri vaad edilir. Ancak âşıklık yolu hizmette önde¸ ücrette geride olmayı gerektirdiğinden; aşk çilesi şevk neticesi için çekilmez. Eğer olursa ikrâm-ı ilâhî nev'inden saymak lazımdır. Yoksa aksi halde derviş gönlünü neticeye bağlamış olur. Ehl-i aşk olmanın yolu¸ ‘Ballar balını buldum¸ kovanım yağma olsun.' düsturuna bağlı kalarak; aşkın yağmasına gönlünü açık tutmaktan geçer. Ancak âşık bu yağmanın karşılığı olarak bir şevk beklentisi içinde olmamalıdır. Bu konuda müstağnî davranmalıdır.


 


Biz bu meydân içre ârdan vardan ayrılıp dostlar vardan ayrılıp


Yâr ile pâzâr-ı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar biz bu meydandaki ar ve varlıktan ayrılıp¸ yâr ile aşk pazarında alış verişi yardan öğrendik.)


Aşk yolunun mecnûnu olan âşık¸ nefsini ve kendini bu yolda fedâ etme azmi içindedir. Bu nedenle izzet-i nefis onun için mesele olmaktan çıkmıştır. Kırk yamalı hırka giymek¸ pazarda ciğer satmak ve daha türlü durumlarda görünmek ve bulunmak derviş için önemli değildir. Beyitin ikinci mısrasında iki tane ‘yâr' ifadesi kullanılmıştır. Gazelin genelinde ‘yâr'dan kasıt şeyh olsa bile bu mısradaki ilk ‘Yâr' Allah'ı¸ ikincisi ise şeyhi temsil etmektedir.


Beyitde ifade edilen ‘meydan' ve ‘pazar-ı aşk' dünyayı temsil etmektedir. Beyitteki alış-veriş ve pazar ifadeleri¸ bir mânâda Tevbe Sûresi 111. âyetteki alış-verişe işâret etmektedir: “Allah¸ karşılık olarak cenneti verip mü'minlerden canlarını ve mallarını satın almıştır.” Ancak ehl-i aşkın amacı cennet¸ köşk ve hûriden ziyâde Allah'ın bizzâtihî kendisidir ve âşık aşk pazarında varını yoğunu sergileyerek bu alış-verişten murâdını almayı amaçlamaktadır.


 


Meylimiz sanman ki nân u ni'met-i dehre dostlar ni'met-i dehre


Biz bu tecrîd-i fenâyı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar bizim meylimizi dünyanın nimetlerine olduğunu sanmayın¸ biz bu fenâ tecridini yardan öğrendik.)


Bir önceki beyitin devamı niteliğindedir. Derviş dostlarına¸ bizim dünyanın nimetlerine meylimizin olduğunu sanmayın¸ biz fâni olanlardan el etek çekmeyi kendimize düstur edinmişiz¸ şeklinde seslenmektedir. Çünkü ehl-i aşk için dünya fenâ mülküdür ve geçicidir. Bu nedenle dervişler “Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk edesin.” düsturuna bağlı yaşarlar. Klasik Türk edebiyatının önemli isimlerinden Ahmedî bu hakikati bir başka deyişle şöyle ifade etmiştir:


Bu cihân sevgüsi cânı mihnet içinde düşer


Râhat-ı cân bende vardur kim cihân terk itmişem


 


Kâkül ü zülfünden özge kaydımız yokdur dostlar kaydımız yoktur


Biz bu mestân-ı zevki yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar bizim¸ yârin kâkülünden ve saçından başka bir derdimiz yoktur. Biz bu sarhoşluk zevkini yardan öğrendik.)


Âşığın gönlü sevgilinin saçlarına bağlıdır ve âşık sevgilinin saçının kokusuyla mest olmuş dolaşmaktadır. Hulûsi Efendi bu hayâli¸ beyitte ‘kayd' kelimesiyle ifade etmiştir. Çünkü ‘kayd'ın bir anlamı istek ve arzu iken¸ diğer bir anlamı bağlanma ve tutulmadır. Böylece Hulûsi Efendi çok veciz bir ifadeyle hem sevgilinin saçını istediğini hem de ona bağlı olduğunu ifade etmiştir. Tasavvufta saç hiç kimsenin ulaşamadığı gaybî hüviyyeti¸ Hakk'ın zâtı ve künhünü ifade etmektedir. Hulûsi Efendi bu makama olan iştiyakı şeyhinden öğrendiğini ve tek arzusunun bu makama erişmek olduğunu ifade etmiştir.


 


Vâizin pendini dahi kendini koğun dostlar kendini koğun


Biz bu bî-pervâ-yı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar; akılla hareke edenin nasîhatini de kendini de kovun¸ biz aşkın pervâsızlığını yardan öğrendik.)


Beyitde ifade edilen vâiz¸ bizim bildiğimiz vâiz değil;  Divân edebiyatının en temel tiplerinden olan¸ akılla hareket eden sofu veya zâhit tipini temsil etmektedir. Divân edebiyatında âşık ve zâhit arasında bir çekişme söz konusudur. Zâhit zühd fiilinin ism-i fâili olsa bile Divân edebiyatındaki ıstılâhî mânâsı tamamıyla başkadır. Daha çok hesaba kitaba dayalı bir ibadet anlayışı güden¸ ibadetini cennet¸ köşk ve hûri hesâbıyla yapan¸ âşığın hâlini bilmediği için onu kâfirlikle suçlayan olumsuz bir tipdir. Zirâ âşık onun değer verdiği her şeyi elinin tersiyle iterek yalnızca ‘Bana seni gerek seni' hakikatine bağlı yaşamaktadır. Hulûsi Efendi'nin ikinci mısrada ifade ettiği ‘bî-pervâ' aşk ancak gerçek aşkın sırrına ermişlerin ulaşacağı makamdır. Zâten sûfînin aşkıd a bu pervâsızlık üzerinedir. Pervâsızlık olumsuz bir ifade iken¸ beyitteki oturduğu mâna itibariyle olumlu olarak anlaşılmalıdır. Pervâsızlıktan kasıt¸ hesapsız ve beklentisiz olmaktır.


 


Her belânın sabrını verdi belâ ihsân eden dostlar belâ ihsan eden


Her kazâya biz rızâyı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar bize belâ ihsan eden her belânın sabrını da verdi. Biz her kazâya rızâ göstermeyi yardan öğrendik.)


Aşk ehli için Allah'dan gelen her şey cana safâdır. Ehl-i aşk ‘Lütfunda hoş¸ kahrında hoş' demeyi bilmelidir. Bu nedenle Hulûsi Efendi belâyı bir ihsân olarak nitelendiriyor. Belâyı ihsân eden Zât¸ sabrı da ihsân etmektedir. Ehl-i aşk ‘lâ yukellifullah' sırrına bağlı yaşamayı ve Allah'ın ona kaldıramayacağı yükü yüklemeyeceği inancını taşır. Ehl-i kalb bir belâya düştüğünde¸ o belânın sabrını ihsân eden Zâtın varlığını düşünür. O Zât ki¸ seni senden daha iyi bilendir. Senin her hâline nigehbân olandır. O Zât ki ‘hablîl verîd' olandır. Sana şah damarından daha yakındır. Hak dostu ihsânın hakkını verdiği gibi¸ sabrederek belânın da hakkını verir.


 


Sâkînin dudağın öpmek dil-berin yanağını dostlar dil-berin yanağını


Her ne var esrâr-ı aşkı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar biz sâkînin dudağını dilberin yanağını öpmek gibi aşkın her ne sırrı varsa yardan öğrendik.)


Divân edebiyatında bazı kavram ve mazmunlar ifadenin ardında bambaşka anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlara vâkıf olmayan bazı kişiler ehl-i kalb olan Hulûsi Efendi gibi şâirleri değerlendirirken yanlışa düşmüşlerdir. Haddizatında bu ifadeleri gerçek anlamında kullanan aşkı ve sevgiliyi dünyevî olarak düşünenler olduğu gibi¸ Hulûsi Efendi gibi tasavvuf ehli nice Hak dostu aynı ifadeleri Allah'a olan aşklarını anlatmak için kullanmışlardır.


Tasavvufta yanak ve dudak mecâzi olarak yokluk¸ vahdet¸ fenâfillah; mânevî feyz ve neşe; kelâm¸ söz¸ Hakk'ın sözü ve sır anlamlarını ifade eder. Mutasavvıfın bu ifadelerle ilgili algısı tamamıyla vahdet eksenlidir. Ona göre¸ göz¸ yüz¸ yanak¸ ben ve zülf gibi tabirler Hakk'a işaret etmektedir. Öyleyse semâda birtakım şiirler dinleyen ve bu yolla vecde gelen sûfî¸ bu şiirlerde insânî bir mâşûk görmemektedir. Onun aşkı insânî aşk değildir. O¸ Hakk'ın âşığıdır ve bu yüzden mutasavvıf¸ göz¸ yüz¸ yanak¸ zülf ve bende Hakk'ı duyar¸ onu talep eder.


 


Hâk-i pâyına Hulûsî yüz koyup dostun dostlar yüz koyup dostun


Biz fedâ-yı cân u başı yârdan öğrendik dostlar yârdan öğrendik


(Dostlar dostun ayağının tozuna yüz koyup¸ biz canı ve başı fedâ etmeyi yardan öğrendik.)


 


Sevgilinin kapısı¸ kapısının eşiği ve ayağının tozu âşık tarafından kutsal kabul edilir. Sevgilinin ayağının tozu âşıkların gözüne sürme olur ve âşıklar¸ sevgilinin yolu üzerine baş koyup¸ canını onun yolunda fedâ ederler. İlk mısradaki ‘dost' kelimesi iki anlamlı kullanılmıştır. İlkinde Hulûsi Efendi ‘dost' ifadesiyle ehl-i aşk için tek sevgili ve yoldaş olan Allah'ı kasdetmiştir. Bütün varlığın kendisine verileceği ve yolunda her şeyin terk edileceği ‘dost' Allah‘ı sembolize eder. Hulûsi Efendi Hazretleri O'nun yoluna can verecek fedâkarlığı gazel boyunca ‘yâr' diye hitâb ettiği şeyhinden öğrendiğini ifade etmektedir.

Sayfayı Paylaş