AŞK YÜKÜNÜ OMUZLAMAK

Somuncu Baba

Zâtî’nin çizdiği resimde gönül bir akarsuya benzetilmiş¸ kalpteki aşk ise bu akarsuyun üzerinde yanan alevli bir ateş olarak resmedilmiştir. Aşkın hararetli ateşi¸ akarsuyun üzerinde yanmaya devam ediyor.

Mübtelâ-yı aşkınım olmam bu mihnetden halâs


Devletim budur benim etme bu devletden halâs


  Osman Hulusî Efendi (k.s)


 


(Aşk derdine düşmüş¸ aşk ibtilasına uğramışım ama bu aşkın yükünden kurtulmak istemiyorum. Aşkın yükünü çekmeyi kendim için bir fırsat olarak görüyorum. Beni bundan mahrum eyleme.)


Dîvân edebiyatını bir aşk edebiyatı şeklinde tarif etmek hiç de mübalağa sayılmaz. Çünkü bu edebiyat¸ şiir ağırlıklıdır ve şiirin de en başta gelen temalarından biri aşktır. Her Dîvân şairi gönlündeki aşkı sözle¸ şiirle tarif etmeye¸ resimlemeye çalışmış; bunun neticesinde de büyük ve renkli bir aşk edebiyatı doğmuştur. 


Dîvân şairleri aşk hususunda hassastır. Aşka gereken önemi vermeyen ve aşk yolunda çile çekmesini bilmeyen insanların aşk kelimesini ağzına almasına bile tahammül edemezler.


Edebiyatımızda aşk ve çile denince akla ilk gelen şair Fuzûlî’dir. Fuzûlî¸ yalnız Türk dünyası edebiyatının değil¸ dünya edebiyatının da bu sahada en kuvvetli şairlerinden biridir. Onda aşk¸ kemal derecesini bulmuştur. Her şiirinde aşkın hakikî ve mecazî manalarını çağrıştıran izler bulunur Fuzûlî’nin… Bilindiği gibi Leyla ile Mecnun mesnevisi beşeri aşktan ilâhî aşka geçişin macerasını anlatan bir eserdir. Fuzûlî¸ bu eserindeki Mecnun’u âdeta kıskanır bir şiirinde ve onun şöhretinden başka bir şeyi olmadığını haykırır:


Bende Mecnûn’danfüzûn âşıklık istidadı var


Âşık-ı sâdık menem Mecnun’un ancak adı var


Mecnun’un adı çıkmıştır. Asıl âşık benim. Çünkü benim yaratılışımda âşıklık istidadı vardır.


Herkes âşık olamaz. Çünkü âşık olmak kolay değildir. Aşkın çilesi her çileye benzemez. Taşlıcalı Yahya¸ aşkı bir demirden dağı alıp boynunda dolaştırmaya benzetir:


Bir demir dağı delip boynuna almak gibidir


Her kişi âşık olurdu eğer âsân olsa


Aşk¸ bir demir dağı delip boynuna asıp gezmek gibidir. Eğer kolay olsaydı herkes âşık olurdu.


Bu yüzden Fuzûlî aşka gönül vermenin tekin bir yol olmadığını¸ aslında aşkın can için bir âfet olduğunun herkes tarafından bilindiğini söyler:


Dil verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândur


Aşk âfet-i can olduğu meşhûr-ı cihândur


 Bu hususta Fuzûlî’nin kendi tecrübesi de vardır:


Aşk içre azâb olduğun andan bilürem kim


Her kimse ki âşıktır işi âh ü figândur


Aşkın içinde azap olduğunu¸ her âşık olanın ağlayıp inlediğinden bilirim.


Bâr-ı belâ-yı aşka heves kılma Bâkiyâ


Zîrâ tahammül itmeyesünihtimâldür


Şairler Sultanı Bâkî de aşk hususunda tedirgindir ve kendinden emin olamaz: (Aşkın belâlı meyvesine heves etme ey Bakî! Çünkü bu ağır yükü taşıyamayacağından korkarım.)


Nef’î¸ aşkın onulmaz bir dert olduğunu bilenlerden bir şairdir. Bu dert sahibinin çektiklerini ne ailesi ne arkadaşı anlayabilir; ancak Allah ve âşık olan bilebilir:


Çekdiğim derdi ne hem-hâne ne hem-râh bilir


Âşıkım hâl-i dil-i zârımıAllâh bilir


Şair Zâtî¸ aşkın nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalıştığı beytinde karşımıza şöyle bir manzara çıkarır:


Şekl-i aşkı gönlümün levhinde tahrîr eyledüm


Yanar odı bir akarsu üzretasvîr eyledüm


Aşkın şeklini gönlümün sayfasına işledim ve bir akarsu üzerinde alevli bir ateş resmi çizdim.


Zâtî’nin çizdiği resimde gönül bir akarsuya benzetilmiş¸ kalpteki aşk ise bu akarsuyun üzerinde yanan alevli bir ateş olarak resmedilmiştir. Aşkın hararetli ateşi¸ akarsuyun üzerinde yanmaya devam ediyor.


Eşrefoğlu Rumî aşkın nasıl bir şey olduğunu düşünmüş ve insan ile aşk arasındaki macerayı şöyle tarif etmiş:


Bu âlem sanki oddan bir denizdür


Ana kendüyiatmakdur adı ‘ışk


Bu dünya sanki ateşten bir denizdir¸ ona kendini atmanın adı aşktır.


Fuzûlî¸ Su Kasidesi’nde ateş ve su mazmununu çok kullanır; çünkü âşığın gönlü tarif edilmez şiddette yanarken gözündeki yaş hiç eksik olmaz.


İsmail Hakkı Bursevî’nin:


Aşkdır ser-levha-i mecmua-yısırr-ı Hudâ


Mekteb-i irfanda aşk ile iderler ibtidâ


 


beytinde de bahsettiği gibi Allahü Teâlâ’nın kâinatı ve insanları yaratışında aşk vardır. Bu aşk sebebiyle yaratılmıştır dünya. Fuzûlî’nin beytine dönelim şimdi:


Mihnet-i aşk ey dil âsândur diyü çok urma laf


Aşk bir yükdür ki ham bulmuş anun altında kaf


Ey gönül/ya da/ ey dil¸ aşkın mihneti kolaydır diye çok konuşma; aşk öyle bir yüktür ki onun altında kaf ezilmiştir.


Kaf kelimesinin bir anlamı Arap harflerinden biri olan kaf ( ق ) harfidir. Kaf harfi aşk (ﻋﺷﻕ) kelimesinin son harfi ve şekil olarak da bükümlü olduğu için şair¸ hüsn-i talil yoluyla kaf harfinin bile aşkın altında bükülmüş olduğunu ifade ediyor; ama şairin asıl anlatmak istediği bu değildir.


Kaf kelimesinin bir anlamı da dağdır. Fuzûlî¸ Ahzab Sûresi¸ 72. âyete telmihte bulunuyor: “Biz¸ emaneti göklere¸ yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar¸ ondan korktular da onu insan yüklendi. O¸ cidden çok zalim¸ çok cahil bulunuyor.” buyurulmaktadır. İşte göklerin¸ yerin ve dağların o ağır sorumluluktan korktukları fakat insanın yüklendiği aşk budur. 


İnsan iyice düşünürse böyle bir aşk mihnetinin kolay olmadığını anlar. Çünkü bu aşk büyük bir sorumluluk gerektiriyor. Kul ve insan olma sorumluluğu…


Bizim Yûnus¸ aslında aşk için sözü uzatmamak gerektiğini söylüyor ve tek hecelik aşk için şöyle diyor:


 


Dört kitâbın ma’nîsin okudum tahsîl kıldım


Aşka gelicek gördüm bir ulu heceyimiş

Sayfayı Paylaş